"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

31.01.2019

Ticaret Savaşlarında İkinci Perde: "Mutabakat Şimdi! Rekabete Devam"


ABD ve Çin arasında devam eden ticaret savaşlarına 90 günlük bir ara (ateşkes) verilmişti. Söz konusu sürenin sonuna doğru yaklaşırken iki ülke heyetleri bu sefer ABD’de bir araya geldiler. Robert Lighthizer başkanlığındaki ABD ekibi ve Liu He başkanlığındaki Çin delegasyonu ticaret savaşlarına bir nokta koyma niyetiyle toplandı.

Lighthizer ve Liu arasındaki görüşmeler, Donald Trump ve Xi Jinping'in Aralık ayında yapılan G20 zirvesinde geçici bir ateşkes kararı almasından bu yana iki ülke arasında planlanan ikinci büyük toplantı. İki ülkenin orta düzey yetkilileri bu ayın başlarında Çin'de bir araya gelmişti.

Toplantıdan hemen önce Çin tarafından “yabancı yatırımlar” ile ilgili bir yasal düzenleme yapılacağı bilgisi medyada yansıyınca bu hareket Çin tarafının “ticaret savaşlarına” bir son verme konusunda iyi niyet beyanı olarak değerlendirildi. Trump’un Çin ile bir anlaşma yapılması için son tarih olarak verdiği 1 Mart’tan önce Çin tarafı özellikle ekonomik büyümede yaşanan durgunluk nedeniyle endişeli görünüyor.

Bu nedenle son görüşmelerde olumlu bir mutabakata varma eğilimi ağırlıklı gibi görünse de gerilimin tırmanması ihtimalini kolayca ötelemek mümkün değil. ABD-Çin arasında devam eden bu gerilimi sadece ticaret savaşları bağlamında okumak son derece indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Bunun da ötesinde ideolojik bir karşılaşma ve stratejik rekabetin olduğunu söylemek de mümkün.

İki ülke arasında hali hazırda devam eden bir Huawei krizi var. Öte yandan ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğünün “Dünya Çapında Tehdit Değerlendirmesinde” Rusya ve Çin’in uluslararası sistemi ve bölgesel güvenlik dinamiklerini şekillendirmeye çalıştığı tespiti ABD cenahında Çin ile ilgili algının giderek “soğuk savaş” konsepti içerisine doğru akmaya başladığının bir göstergesi olarak okunabilir.
Geçenlerde Davos toplantısında George Soros’un Çin ile ilgili tespiti ise neo-liberal kanadın Çin algısı ile ilgili önemli ipuçları barındırıyor. Soros; "Çin dünyadaki tek otoriter rejim değil, ama şüphesiz en zengin, en güçlü ve yapay zeka konusunda en gelişmiş olanı" derken bu bakış açısının ABD elitleri açısından bir “önleyici önlem” çağrısı olduğunu anlamak zor değil.

ABD'nin Çin’in devlet destekli şirketleri için sübvansiyonları ortadan kaldırmak ve fikri mülkiyet hırsızlığını önlemek gibi Çin'in iş yapma biçiminde önemli değişiklikler yapması konusunda ısrar etmesi muhtemel görünüyor.

Çin hükümetinin ABD'nin talep ettiği bazı hususlar konusunda adım attığına dair işaretler de söz konusu. Pekin; fikri mülkiyet korumaları konusunu güçlendirecek ve Çinli olmayan şirketlerin pazar erişimini artıracak yeni bir yasa için zaman çizelgesini hazırlamış görünüyor.

Ancak yine de bu görüşmelerden verimli bir mutabakat çıkacağı noktasında şüpheler var. Çin tarafının söz konusu toplantı gündemi ile ilgili kilit unsurlar konusunda nasıl bir yaklaşımı olacak “net” belli değil. Ayrıca ABD tarafında yer alan delegasyonun da uyum sorunu var. Lighthizer daha sert bir tutum takınırken, Mnuchin daha iyimser ve kısa vadeli anlaşmalar yapılması konusunda da müsamaha gösteriyor.

Bu arada Çin'in daha fazla çiftlik ürünü almayı teklif ettiğini de not olarak ekleyelim. Hatta bir hafta önce Çin; 7 milyon ton ABD buğdayı almayı düşündüğünü açıklamış bulunuyor.

Huawei krizine gelince Meng Wanzhou’nun son durumu ile ilgili özellikle ABD tarafı, konunun ticaret savaşların kapsamında değil ayrı değerlendirilmesini istiyor. Fakat Çin delegasyonunun ülkeye henüz geldiği anlarda ABD tarafından Wanzhou’ya banka sahtekarlığı ve fikri mülkiyet hırsızlığı konusunda yapılan ithamlar durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmiş durumda.

Meksika sınırına örülmesi planlanan duvar ve ABD hükümetinin kapanması gibi konular nedeniyle iyice sıkışan Trump’un ise Çin ile yapılacak bir mutabakata ciddi bir ihtiyacı var gibi görünüyor.

Toplantı ile ilgili henüz net bir açıklama yapılmış değil ancak mutabakat sağlansa bile ABD-Çin ilişkilerinde var olan stratejik rekabetin hangi yöne savrulacağı sorusu önemini korumaya devam edecek.

Çin söz konusu görüşmelerde sağlanacak bir anlaşmaya daha sıcak bakarken, ABD tarafının ise “stratejik bir kafa karışıklığı” yaşadığını söylemek mümkün.


Anlaşma kısa vadede ABD için bir “galibiyet” olabilir ancak uzun vadede küresel hegemonya mücadelesinin yeni bir aşamaya geçeceğini söyleyebiliriz.
Paylaş:

29.01.2019

Çin-İsrail İlişkileri ve ABD: Tarihsel Blokta "Haifa Limanı" Çatlağı


Ocak ayının hemen başında İsrail’i ziyaret eden John Bolton’un İsrail Başbakanı Netenyahu’ya, Çin’in Haifa limanı yatırımı ile ilgili kaygılarını iletmesi ve projenin iptali için yaptığı baskı gözleri Çin-İsrail ilişkilerine çevirdi.

Söz konusu liman ihalesini Shanghai International Port Group isimli Çinli firma kazandı ve yapımı 2021 yılında sona erecek. Shanghai International isimli firma aynı zamanda 25 yıl bu limanı işletme hakkına da sahip. Söz konusu proje var olan limanın genişletilmesini içeriyor. 

Aslında projeyi Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında değerlendirmek gerekiyor. Ortadoğu üzerinden Doğu Akdeniz’e açılan Haifa limanı hat olarak Yunanistan’daki Pire limanı (Bu liman da Çinli firmalar tarafından satın alındı) ile birleşince ciddi ve önemli bir jeo-stratejik hat ortaya çıkmış olacak.

Böyle bir hattın oluşumuna ise İsrail ile geçmişten günümüze derin bir muhabbete sahip olan ABD kesinlikle karşı çıkıyor. Bu karşı çıkış sadece stratejik bir evham değil bilakis Bolton; "Çin’in bu liman yatırımı ile Ortadoğu’ya daha fazla yerleştiğini, yerini sağlamlaştırdığını ve bu tarz stratejik pozisyonları istihbarat amaçlı kullanabileceğinden şüphe duyuyor." 

Bu şüphesini de İsrail devlet ricaline aksettirdiği son dönemde yoğunlaşan haberlerden anlaşılıyor.

Hatta The Jerusalem Post gazetesi ABD 6.filosunun Haifa limanındaki operasyonlarını değiştirebileceğini de yazmış durumda. Söz konusu filo limanı lojistik anlamda sık kullanıyor. 

Çin tarafı ise bu konuda stratejik bir tavır takınmaya devam ediyor. ABD donanmasına ait filoların Hong Kong limanı gibi bölgeleri lojistik açıdan kullanmasına ses çıkarmayan Çin yönetimi en son Kasım 2018’de USS Ronald Reagan’ın Hong Kong limanına uğraması ile ilgili, ilişkilerin kritik bir seviyede seyretmesine rağmen, sorun çıkarmadı.

Konu ile ilgili Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hua Chunying; ABD’nin normal ticari ilişkileri ulusal güvenlik gerekçeleriyle karalamaya çalıştığını belirtirken, ABD’nin nereye bakarsa baksın orada düşman gördüğünü ekledi.

Aslında bu baskılar yeni değil geçmiş dönemlerde de İsrailliler Çin’e erken uyarı ve radar sistemleri satmak istemelerine rağmen ABD buna karşı çıkmıştı. Hatta İsrail’in Çin’e o dönem ciddi miktarda bir tazminat ödediği de biliniyor. Bütün bunlar Çin-İsrail ilişkilerinde ABD’nin ciddi bir çatlak olarak ortaya çıktığını gösteriyor.

Çin her ne kadar İran ve İsrail arasında diplomatik anlamda mükemmele yakın bir ahenk yakalamış olsa da ABD baskısının artması ile beraber özellikle İsrail ile ilişkilerini yeniden gözden geçirebilir. The Jerusalem Post’un haberine göre İsrail içerisinden bir cenahın da ABD ile benzer görüşlere sahip olduğu biliniyor. Ancak resmi yaklaşım ile ilgili net bir yaklaşım henüz ortaya çıkmadı. İsrail’in bir önceki Çin büyükelçisi Matan Vilna’nın anlaşmayı “yeniden düşünmeliyiz” dediğini not olarak ekleyelim. Onun gerekçesi de yine bu limanın bir “ulusal güvenlik unsuru” olduğu yönünde.

ABD tarafından İsrail’e Çin ile ilgili yapılan eleştiriler Bolton'dan sonra da devam etti. 15 Ocak’ta bu sefer Dan Brouillette, İsrail'i özellikle Çin'den yapılan dış yatırımlar için sıkı tarama prosedürleri uygulamaya çağırdı.

İsrail Çin’i stratejik bir rakip olarak değil tam tersine ideal bir ticaret ortağı olarak değerlendiriyor. Ya da Kuşak ve Yol Girişiminin kapsayıcı etkisinin dışında kalmak yerine onu değerlendirmek ve işin merkezinde yer almak istiyor da denebilir. İsrail bölgede hem siyaseten hem de güvenlik açısından çeşitli riskler ile karşı karşıya bu nedenle ABD’nin de Suriye’den çekildiğini iddia ettiği bir konjonktürde Çin ile ilişkileri geliştirmeyi daha rasyonel ve pratik buluyor olabilir.

Tabi burada İsrail’in diplomatik anlamda ABD’ye olan bağımlılığı ve ilişkilerin genelde ortak çıkarlar etrafında modellendiğini unutmamak gerekiyor. İsrail bu gerçekliği dışarda tutup Çin ile sadece “ekonomik” ilişkileri geliştirerek Çin’in Doğu Akdeniz için farklı alternatifleri değerlendirmesini de engellemeye dönük bir strateji inşa etmeye çalışıyor olabilir.

Soğuk Savaş sırasındaki Sovyet-Amerikan mücadelesine benzer şekilde, Washington ve Pekin de kontrol ve himaye alanlarında rekabet ediyor.

Burada Çin açısından çok önemli olan nokta ise ABD ile çok derin bağlara sahip olan bir ülkenin Çin ile yakınlaşması aynı zamanda ABD’nin Çin ile olan gergin ilişkilerinde Çin’e bir avantaj sağlayacağıdır. Çin böylece ABD’ye çok yakın olan müttefiklerini etkileyerek bu rekabet mücadelesinde ciddi bir motivasyon kazanabilir.

Öte yandan bu ilişki tarzı Çin’in “hegemonya peşinde koşmadığını” teyit etmesine ve ABD’nin en yakın müttefikleri ile bile stratejik işbirliğine girerek ABD’ye bir mesaj verdiğine de işaret edebilir.

Ya da ABD ve İsrail’in uzun yıllardır inşa ettiği tarihsel bloku parçalamaya dönük gizil bir stratejik adım olarak da değerlendirilebilir.

Kontrol alanları üzerindeki mücadeleler daha geniş bir ticaret savaşına ve hatta askeri güç kullanımına yol açabilir.

Sözün özü ekonomi ve politika arasındaki bariyerler parçalanırken ideolojik ve stratejik yaklaşımlar silikleşmeye başlıyor.

Çin-İsrail arasındaki ilişkilerin daha kapsamlı bir ortaklık modeline dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu şu an için “imkansız” olarak cevaplansa da ilerde Ortadoğu’nun geleceğini kimin şekillendireceği sorusu önemini korumaya devam edecek gibi görünüyor. 
Paylaş:

15.01.2019

ABD-ÇİN İlişkilerinde Tayvan Düğümü


Xi Jinping’in Tayvan'ı “ana kara” ile birleşmesi için Hong Kong modelini izlemeye çağırması ve ABD’nin Tayvan’a silah satışına izin veren bir anlaşmayı 2018 yılı içerisinde onaylamış olması, Tayvan boğazında yeni bir krizin habercisi olabilir.

Trump yönetiminin 2018 yılı içinde Tayvan Seyahat Anlaşması ve Asia Reassurance Initiative Act (ARIA) dahil olmak üzere birtakım anlaşmaları onaylaması Çin tarafından derin bir endişe ile karşılandı. Washington’un söz konusu anlaşmaları onaylaması aynı zamanda 2017 Aralık ayında yayınladığı ulusal güvenlik belgesi ile bağlantılı olarak okunabilir.

Washington bu yaklaşımı ile Tayvan’a verdiği resmi desteği teyit ederken, Çin bu adımları bir çevreleme (containment) olarak algılıyor.

Çin Sertleşiyor

Tayvan konusunda bu adımların atılmasının ardından Çin tarafının tepkileri 2019 yılı ile birlikte artmaya ve sertleşmeye başladı. Jinping’in Tayvan’a ana karaya bağlanması için çağrı yapması ve gerekirse silahlı güçlerin kullanılabileceğini belirtmesi Çin’in kararlılığını teyit eden bir çıkış olarak yorumlanıyor. Akabinde Jinping’in Çin ordusuna “savaşa hazır olun” şeklinde verdiği muğlak ancak bir o kadar anlamlı talimat ise yine bu resim içerisinde okunabilir.

Xi’nin açıklamasında yer alan “Boğazın iki yakasındaki siyasi bölünme nesilden nesile aktarılamaz… Hiç kimse ve hiçbir güç Tayvan’ın Çin’in bir parçası olduğunu ve boğazın her iki tarafının da Çin’e ait olduğu tarihsel ve meşru gerçeğini değiştiremez…” şeklindeki açıklamalar Çin tarafındaki kararlılığı anlatmaya yetiyor.

Fakat bu yaklaşımı Çin’in klasik bir dış politika “retoriği” olarak kabul edenler de var. Ancak konu retoriğe indirgenecek kadar basit değil. Çünkü Çin’in genel stratejisi koşullar olgunlaşana kadar beklemek üzerine kurulu. Bir başka önemli nokta ise sadece Tayvan konusunda kesin, sert ve değişmeyen bir yaklaşım içerisindeler. Bunun yanında Tayvan ile ilgili sürpriz gelişmeler olması halinde askeri bir cevap verebilecekleri konusunda çok net ve kararlı bir duruş içerisinde görünüyorlar.

Mao’nun Tahmini, Tayvan’ın Kaderi

Konu ile ilgili 1975 yılında Mao ve Kissinger arasında geçen şu görüşme de Tayvan konusunda Çin tarafının stratejik yaklaşımı hakkında bir fikir verebilir. 21 Ekim 1975 yılında Pekin’de geçen konuşmada;

MAO: Onun (Tayvan) sizin ellerinizde olması daha iyi. Eğer şimdi bana geri verecek olsanız, onu istemezdim, çünkü istenir bir şey değil. Çok fazla sayıda karşı devrimci var orada. Bir yüz yıl sonra isteyeceğiz (elleriyle işaret ederek) ve onun için savaşacağız.

KISSINGER: Yüz yıl değildir.

MAO: (Elleriyle işaret edip hesaplayarak) Söylemesi güç. Beş yıl, on, yirmi, yüz yıl. Söylemesi güç.

Mao’nun bu yaklaşımı Çin’in de Tayvan konusunda uzun soluklu bir stratejiyi benimsediğini gösteriyor. Muhtemelen Jinping de Tayvan konusunda açıklama yaparken bunu hesap etmiştir. Zaten ana karaya bağlanma konusunda herhangi bir tarih vermesinden kaçınması konu ile ilgili uzun soluklu bir tarihlendirme düşündüğünü teyit ediyor. Burada Jinping’in “Bağımsızlık Tayvan’a derin bir felaket getirecektir…” sözü özellikle not edilmeli.

Tayvan tarafı ise Jinping'in bu çağrısını sert bir şekilde karşıladı ve Tayvan'ın bağımsızlığına saygı duyulmasını istedi.

Tayvan'lı lider Tsai'nin durumu da kritik. 2020 seçimlerinde işi zor. En son yerel seçimlerde KMT isimli eski iktidar partisi Tayvan’ın güneyinde büyük başarılar kazandı ki bu partinin Çin ile daha olumlu bir diyalogu olduğuna dair işaretler var. Tsai’nin partisinin giderek gerilemesi nedeniyle “şahinleşmesi” olası. Zaten Xi’nin açıklamasının ardından Tsai de uluslararası toplumu göreve çağıran bir takım açıklamalar yaptı.


Tsai’nin 1992 yılındaki konsensüsün dışına çıkacağı ve sertleşeceğine yönelik emareler giderek artmaya başlıyor. Seçimler öncesi böyle bir gerginliğin olması Tsai’ye sandıkta istediği etkiyi sağlayabilir.

“Bir Ülke İki Sistem”

Jinping’in Tayvan’a yaptığı çağrıda ana kara ile birleşme konusunda “bir ülke iki sistem” modelinin benimseneceğini de belirtmesi bir başka tartışmaya neden oldu. Bu model hali hazırda Hong Kong ve Macau’da kullanılıyor. Ancak verimliliği konusunda birçok soru işareti bulunuyor.

Hatta Çin bu konuyu açıklığa kavuşturmak için 2014 yılında bir “White Paper” yayınlayarak endişeleri gidermeye çalıştı.

Bu arada Tayvan’da birleşme ile ilgili yapılan bir ankette Tayvanlıların yüzde 80'inden fazlası hayır derken yalnızca yüzde 13'ü birleşme yönünde oy kullandı. Tayvan’da özellikle Çin’in “ayrılıkçı” olarak tanımladığı akım son derece güçlü. Tsai’nin Demokratik Gelişim Partisi de (Democratic Progressive Party) bu akımı sandığa yansıtan parti olarak biliniyor.

ABD-Çin İlişkilerinin Test Alanı: Statüko mu Çatışma mı?

ABD 1979 yılından beri Çin’in “One China Policy” adındaki Tek Çin politikasını desteklemekle beraber anlaşmazlığın gelecekte belirtilmeyen bir zamanda barışçıl bir şekilde çözülebileceğini varsaydı. Bununla beraber Trump’un her ne kadar Tayvan ve Güney Kore’ye ABD tarafından verilen destek konusunda bir takım şüpheleri olsa da 2017 yılından bu yana stratejik yaklaşımın Tayvan lehinde dönüşüm geçirdiği söylenebilir.

ABD’nin Tayvan kartını daha verimli bir şekilde kullanmayı stratejik ajandasına not ettiği görülüyor. Ancak bunun hangi seviyede olacağı ve olası bir çatışmaya yol açıp açmayacağını öngörmek şu aşamada zor.

ABD-Çin ilişkilerinin stratejik analizi bağlamında bütün tarafların statükoyu sert bir şekilde değiştirmekten kaçınmaları akıllıca gibi görünüyor. Ancak geçmişten günümüze Çin'in Tayvan ile ilgili görüşünün değişeceğini düşünmüyorum. Yani ekonomiyi tehlikeye atmayalım gibi bir ikileme düşmezler, askeri müdahale tercihi her zaman masada olacaktır. Ama bu opsiyon statükoyu korumak amaçlı güçlü bir pazarlık kozu olarak da kullanılabilir.

Global Times gazetesinde çıkan bir makalede Tayvan ile ilgili şu yorum oldukça ilgi çekici: “…birleşmeyi teşvik etmek için Halk Kurtuluş Ordusu Tayvan Boğazındaki askeri krize cevap vermek, oradaki askeri tesisleri yok etmek ve dış askeri müdahaleleri önlemek gibi çeşitli planlar konusunda hazırlık yapmalı. Stratejik ABD baskısı karşısında, barışçıl kalkınma yaklaşımı sırıtmak ve buna tahammül etmek demek değildir. Provokasyonla karşı karşıya kalan Çin, tüm dış güçlerin Çin'in temel çıkarlarına saygı göstermesi gereken kurallar koymak için bazı bedelleri ödemekten korkmamak konusundaki tutumumuzu kesinlikle netleştirmelidir…”

Çin medyasında ve kamuoyunda Tayvan konusunda sert bir tutum olduğu görülüyor. Ancak yine de Çin devlet aklının statükoyu korumak yönünde bir tutum alması beklenebilir.


Burada Çin’in siyasi tarihine başvurulursa 1978'de Çin’in Japonya ile toprak anlaşmazlığı konusu gündeme geldiğinde Deng Xiaoping şunları söylüyor: “Eğer bu jenerasyonu sorunu çözmesi için yeterli bilgeliği yoksa böyle bir konuyu geçici olarak rafa kaldırmak doğru olur. Gelecek nesillerin daha fazla bilgeliğe sahip olacağına ve sonunda her iki taraf için de kabul edilebilir bir yol bulacağına eminim..."


Deng'in bu pragmatik (ve aynı zamanda stratejik) yaklaşımı Çin devlet eliti açısından Tayvan konusunda yol gösterici olabilir.
Paylaş:

2.01.2019

Yüzyılın Rekabetinde ABD ve Çin: “Çatışma Bir Tercih Ama Zorunluluk Değil”


Henry Kissinger’in 2012 yılında Foreign Affairs için yazdığı “The Future of U.S.-Chinese Relations” isimli makale günümüz ABD-Çin ilişkileri ve bu ilişkinin sistemik etkileri üzerine önemli tespitler içeriyor. Bu makale ile beraber Kissinger’ın yazdığı Dünden Bugüne Çin isimli kitap konu ile ilgili ABD cenahında yazılan tecrübe ve bilgi kaynaklı en önemli eserlerden ikisi olarak gösterilebilir.

Başlıkta da görüldüğü gibi Kissinger ABD-Çin ilişkilerinin “çatışmaya” dönük bir işaret verdiğini kabul etse de bunun sadece bir “tercih” meselesi olduğunu belirtiyor. İki ülke arasındaki “üstünlük” mücadelesini kaçınılmaz olarak görürken bu mücadelenin mantıklı ve diplomatik bir çerçeve içine oturtulması gerektiğini öneriyor.

Çatışma Beklentisi Yeni Normal mi?

Hem ABD hem de Çin tarafında “işbirliği” ile ilgili dile getirilen beylik lafların giderek klişe olmaya başladığı ve Graham Allison’un Tukidides tuzağı benzetmesi ile beraber ortaya koyduğu “çatışma” beklentisinin yeni normal olduğu bir gündem, ilişkilerin güç mücadelesine indirgendiği belirsiz bir döneme girildiğini gösteriyor. Özellikle ABD tarafında yazılan bazı kitaplar bu çatışma algısını giderek kuvvetlendiriyor. Peter Navarro’nun “Death by China” ve Michael Pillsbury’nin yazdığı “The Hundred-Year Marathon: China's Secret Strategy to Replace America as the Global Superpower” isimli kitapların ABD devlet elitini, özellikle de Başkan Trump’ı etkilediği biliniyor.

ABD’li stratejik düşünürler Çin’in iki uzun vadeli hedefi takip ettiğini iddia ediyor: ABD’yi Batı Pasifik’ten uzaklaştırmak ve Asya’yı Çin’in ekonomik ve dış politika çıkarlarına riayet eden bir blok olarak birleştirmek. ABD tarafından yazılan güvenlik raporları özellikle Çin’in adalar yoluyla bölgede egemenliğini tahkim eden bir yaklaşımı benimsemeye başladığı konusunda kaygılı bir profil çiziyorlar.


“ABD Değerlerine Zıt Bir Dünya”

2017 yılının sonuna doğru yayınlanan ABD Ulusal Savunma Strateji Belgesine göre; “Çin ve Rusya, Amerikan güvenliğini ve refahını aşındıran bir yaklaşımla Amerikan gücüne ve çıkarlarına meydan okuyor. Ekonomileri daha az özgür ve daha az adil.” Belgenin bir başka yerinde ise şu ifadeler dikkat çekiyor; “Çin ve Rusya, kritik altyapımızı ve komuta kontrol mimarimizi tehdit edebilecek gelişmiş silahlar ve yetenekler geliştiriyorlar. Her yıl, Çin gibi rakipler yüz milyarlarca dolar değerinde ABD’ye ait fikri mülkiyeti çalıyorlar.”

ABD strateji belgesinde en dikkat çeken detaylar ise şu cümlede; “Çin ve Rusya, ABD değerlerine ve çıkarlarına karşı zıt bir dünya oluşturmak istiyor. Çin, Birleşik Devletleri Hint-Pasifik bölgesinden çıkarmak, devlet güdümlü ekonomik modelinin kapsamını genişletmek ve bölgeyi kendi lehine yeniden düzenlemek istiyor.”

Kissinger makalesinde “Elbette, güçlerin yükselişi tarihsel olarak sıklıkla yerleşik ülkelerle çatışmaya neden olmuştur. Ancak koşullar değişti. 1914’te bir dünya savaşına bu kadar içten giden liderlerin, dünyanın sonunda nasıl olacağını bilmeleri durumunda bunu yapmaları şüphelidir.” diyerek total bir savaş ihtimalinin çok zor olduğu tespitini yapıyor.

ABD-Çin arasındaki ilişkilerin bir çatışmaya evrileceği tahmininde bulunan isimlerden biri, SSCB yıkıldıktan sonra tarihini sonunu ilan eden Fukuyama. “Karl Marx'ın söylediği bazı şeylerin doğru olduğu ortaya çıkıyor. Aşırı üretim krizi gibi. Ancak liberal düzenin makul rakibi sosyalizm değil, Çin'in devlet kapitalizmi modeli olacak..." diyen Fukuyama    ABD ve Çin'in sıcak bir çatışmaya gireceği konusunda da endişeli. Bunun Kuzey Kore üzerinden, Güney Çin Denizindeki bir çatışma ya da Tayvan üzerinden ortaya çıkabileceğini düşünüyor.

Uzun Süreli Çatışma Huzursuz Edici Sonuçlar Doğurur

Kissinger; Soğuk savaş konusundaki benzetmeler ile ilgili ise “Çin Rusya değil. Çağdaş Çin aksine dünya ekonomisinde dinamik bir faktördür. Tüm komşularının ve ABD de dahil olmak üzere Batılı sanayi güçlerinin çoğunun ana ortağıdır. Çin ile ABD arasındaki uzun süreli bir çatışma, dünya ekonomisini herkes için huzursuz edici sonuçlarla değiştirecek.” yorumunu yapmış.

Kissinger; Çin tarafında resmi söylemin hegemonik mücadele yaklaşımını hiçbir zaman dillendirmediğini ancak Çin’in yarı resmi basınında ve araştırma enstitülerinde, ilişkilerin işbirliğinden ziyade hesaplaşmaya yöneldiği teorisine destek vermek için yeterli materyal bulunduğunu belirtiyor. Burada iki ülkenin birbirini algılama problemi üzerinde de durmak gerekiyor. Çünkü Çin’in bölgesel güvenliği ile ilgili attığı adımlar bir “hegemonya” yaklaşımı olarak algılanabilirken keza ABD’nin de bölgede bulunan müttefikleri ile yaptığı işbirliği Çin tarafından bir çevreleme (containment) olarak algılanabiliyor.

ABD tarafı Çin’i “yükselen bir güç” olarak nitelendirirken Çin, kendisini yükselen bir güç olarak değil, iki bin yıl boyunca bölgede baskın olan ve sömürgeciler tarafından geçici olarak yerinden edilmiş bir güç olarak görüyor. Aslında ABD ve Çin arasında ilişkilerin bu kadar sürtünmesinin temelinde bu algı boşluğunun ciddi bir rol oynadığını söylemek mümkün.


“Sınırlı Bütçe, Sınırsız Diplomasi”

Kissinger’a göre gerçek bir çatışmada, her iki taraf da birbirine feci zarar verecek yeteneklere ve ustalığa sahip bu nedenle her iki ülkenin de önemli bileşenleri oldukları uluslararası düzeni inşa etme konusunda daha istekli olmaları gerektiğinden dem vuruyor.

Çin’in en büyük stratejik korkusu, Çin’in çevresinde Çin’in topraklarına dokunabilecek ya da kendi iç kurumlarına karışabilecek askeri konuşlamalar yapılması iken ABD'nin en büyük korkusu ise Asya-Pasifik'ten çıkarılmak.

Bu noktada Kissinger şunu öneriyor;  “Washington’un yapması gereken, bütçe kısıtlamalarına dayanan bir savunma politikasını sınırsız ideolojik amaçlara dayanan bir diplomasi ile birleştirmek.”

Kissinger’ın 2012 yılında yazdığı makaleden günümüze gelirsek John Mearsheimer’ın ABD-Çin ilişkileri ile ilgili The Great Delusion isimli kitabında yaptığı tespitlere değinmeden geçmek olmaz. Mearsheimer "...Bugün ABD’nin yükselen bir Çin’e ya da Britanya’nın I. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda yükselen bir Almanya’ya nasıl baktığını düşünün. Amerikan liderleri, Çin’in gelecekteki niyetlerini kesin olarak bilemezler...." diyerek neo-realist bir çözümleme yapıyor.

Ve şöyle devam ediyor: "...Çin de ABD’nin kendisine karşı saldırgan niyetleri olabileceğinden korkacaktır. Tıpkı Almanya'nın büyük savaştan önce Britanya'nın niyetlerine güvenmediği gibi..." Ancak Mearsheimer da geleneksel bir savaştan daha çok Tayvan üzerinden gelişebilecek bölgesel bir savaş olasılığından bahsediyor.
Çin’in 2015 yılında yayınladığı China’s Military Strategy belgesinin hemen girişinde ise şu ifadeler dikkat çekiyor: 

“Günümüz dünyasında, çok kutupluluk ve ekonomik küreselleşmeye yönelik küresel eğilimler yoğunlaşıyor ve hızla bir bilgi toplumu ortaya çıkıyor. Ülkeler, paylaşılan kader topluluğuna giderek daha fazla bağlanmaktadır. Barış, kalkınma, işbirliği ve karşılıklı yarar, zamanımızın karşı konulmaz bir gerçeği haline gelmiştir.”
Paylaş:

26.12.2018

Jeopolitik Yalnızlığın Stratejik Çıkmazı: Afganistan’a Barış Gelir mi?


Bugün Afganistan’ın bulunduğu topraklar yüzyıllar boyunca süper güçlerin müdahale ettiği çok önemli stratejik bir alanda bulunuyor. Bu nedenle sürekli çatışmanın ve çekişmenin merkezinde olan bu bölgede barışın yeniden inşası ciddi bir küresel politik mesele haline gelmiş durumda.

2001 yılından bu yana devam eden savaşta Taliban’ın Afganistan’ın hemen hemen yarısını kontrol eder duruma gelmesi, Taliban’a muhalif olan güvenlik yaklaşımını dönüştürmeye başladı.

ABD Başkanı Donald Trump; bugün Taliban’ı müzakere masasına getirmek için Pakistan’ın yardımını istiyor. Amerika'nın Taliban’la yaptığı müzakerelerin tarihi, 1990’ların ortasına kadar uzanıyor. İki taraf arasındaki algı boşluğu nedeniyle her ne kadar Pakistan diyalogu kolaylaştırsa bile, bu çabalar Amerika’yla Taliban’ın dünya görüşleri arasındaki uçurum yüzünden hep hayal kırıklığına uğradı.

Trump’un geçen hafta Afganistan’da bulunan 14.000 ABD askerinin yarısını çekme kararı almasının ardından bölgede ciddi bir hareketlenme başlamış gözüküyor. Bu geri çekilme Taliban'a bir alan yaratarak bölgenin yeniden bir çatışmanın içine çekilmesine neden olabilir mi? Donald Trump’un bu ani kararı Kabil'deki müttefikleri, diplomatları ve yetkilileri şaşırtmış durumda. Söz konusu çekilmenin yaz aylarında olabileceği ama kesin bir karar alınmadığı belirtiliyor. Ayrıca asker çekme kararının Mattis’in istifa nedenleri arasında olduğu da iddia ediliyor. Savaşın başından beri ABD 2.400'den fazla askerini kaybetti ve bu en uzun savaşta 900 milyar dolardan fazla para harcadı.

Trump’un bu çıkışı tam da Taliban'la 17 yıllık savaşı sona erdirmek için yapılan müzakerelerin yenilenmesi sırasında geldi.



Taliban ile Görüşmeler “Üretken”

ABD’nin baş müzakerecisi Zalmay Khalilzad’ın, Taliban ile BAE’de yapılan görüşmelerin “üretken” olduğunu belirtmiş olması önemli. Amerika’nın yeni müzakerecisi Zalmay Khalilzad, Afganistan siyaseti için özel donanımlı, yetenekli ve deneyimli bir diplomat. Trump zorlu bir iş için doğru kişiyi seçmiş gibi ancak Khalilzad bile ABD ile Taliban arasındaki görünürdeki farklılığın üstesinden gelemeyebilir.

Bundan önce de bu tarz girişimler olmuştu ancak bu sefer taraflarda ilginç bir “umut” belirtisi var. Tabi asıl soru bunun ne kadar süreceği? Sürecin bu sefer üretken olmasının temel nedenlerinden birisi Taliban lideri Mullah Haibutullah Akhunzada’yı temsil eden bir delegasyonun ve Sirajuddin Haqqani ile Quetta Shura’dan temsilcilerin de görüşme masasında bulunmalarıydı. Kısacası Taliban’ın tamamı masada temsil edilmiş görünüyor.

Yapılan görüşmelerde ayrıca Pakistan ve Suudi Arabistan’ın da olması görüşmelerin daha stabil yürümesi açısından önem taşıyor. Diğer yandan önümüzdeki dönemde Taliban ile yapılacak olası anlaşmanın kalıcı olması açısından bu iki aktörün görüşmelerde bulunması elzem gibi görünüyor.

Görüşmelerde dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise Taliban’ın resmi Afgan hükümeti ile görüşmeyi kabul etmemesi oldu. Bu çok önemli çünkü Taliban’ın bir yandan ABD ve bölge ülkeleri ile aynı masada görüşmeler yaparken Afgan hükümetinin buna dahil olmaması diplomatik açıdan özellikle Afgan hükümeti için sorun teşkil ediyor.

Geçmiş dönemde Obama; başa geldiğinde ABD birliklerinin geri çekilmesi için bir zaman çizelgesi bile belirlemişti ancak Trump'ın bu konuda yanlışa düşmediği görülüyor. En azından çekilme ile ilgili net bir tarih vermiyor. Çünkü Obama’nın askerleri hem Irak hem de Afganistan’dan tarih vererek çekmesi DEAŞ ve Taliban’ın bir anda güçlenmesi ve alan kazanmasına yaramıştı.

Kilit Aktörler: Pakistan, Suudi Arabistan ve BAE

Taliban’ın toplantı sırasındaki talepleri; yabancı birliklerin geri çekilmesi, ardından mahkumların serbest bırakılması ve Taliban liderliğinde bulunan isimlerin uluslararası yaptırımlar listesinden çıkarılması olduğu belirtiliyor. Bunun sınırlı bir ateşkes ve Afgan hükümetiyle doğrudan müzakere yolunu açacağına inanıyorlar. Her iki tarafın şartlarını ve taleplerini uzlaştırmak hala zor bir görev gibi görünmekle birlikte, kilit aktörler olarak BAE, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın katılımıyla ortaya çıkan iyi niyet atmosferi, bir sonraki süreçte ilerleme sağlamak için yeterli manevra alanını sağlamış durumda.

Amerikan birliklerinin çekilme kararının Trump yönetimi tarafından açıklanmasıyla Taliban; taleplerinin bir kısmı konusunda başarı kazanmış gözüküyor.

Taliban konusunda teferruatlı bir deneyime sahip olan serbest gazeteci Sami Yousafzai, “Bu görüşmeleri takip ederken ilk kez iyimser hissediyorum” diyor. Yousafzai, iyimserliğinin bir başka nedeninin Taliban başkanı Mullah Haibatullah Akhundzada ile doğrudan temas halinde olan Taliban temsilcilerinin toplantıya katılımı olduğunu söylüyor.

Üst düzey Taliban temsilcilerinin katılımı dışında, Suudi Arabistan'ın gelmesi, Taliban'ın kilit destekçisi olduğuna inanılan Pakistan'a bu sefer olumlu bir rol oynamaya yönelik baskıyı daha da arttırmış durumda.

ABD’nin stratejik hamlelerinden birisi, Pakistan’ın Arap dünyasındaki destekçileri ve dostları olan Suudi Arabistan ve BAE’nin toplantıya katılmasını sağlamak oldu. Bu; ABD, BAE ve Suudi Arabistan'dan Pakistan'a üç yönlü baskı yaratıyor. Taliban için de bölgede olumlu baktığı! üç aktör Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ısrar etmesi üzerine müzakere masasına gelmekten başka çaresi yok gibi görünüyor.



Chunying: “…siyasi uzlaşmayı teşvik etmek tek gerçekçi yol…”

Çin, Taliban’la düzgün ilişkilere sahip olduğuna inanılan bir diğer ülke. BAE’de yapılan müzakerelerden sadece birkaç gün önce, Çin dışişleri bakanı Afganistan'da barışı tartışmak üzere Kabil'deki Pakistanlı ve Afgan mevkidaşlarıyla toplantılar yaptı. Çin'in Afgan barışına herkesten daha fazla ihtiyacı var. Çünkü Kemer ve Yol Girişiminin bir parçası olan milyarlarca dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun (CPEC) bölgede barış olmadan mümkün olamayacağı aşikar.

Çünkü ABD’nin bölgeden çıkması kısa süre içerisinde bölgenin yeniden kaotik bir politik ortama dönmesine neden olarak Çin’in özellikle CPEC projesinin güvenliğini tehlikeye atabilir. Bu arada Pakistan'ın yeni Dışişleri Bakanı Şah Mehmood Qureshi, Afganistan'daki gelişen politik dinamikleri tartışmak için 25 Aralık 2018'de Çin'e gitti. ABD'nin bölgeden askerlerini çekeceğini belirtmesinin ardından “hararetli” görüşmeler artmış görünüyor.

Qureshi, Çin'e gelmeden önce Afganistan ve İran'a uğradı. Çin'in ardından Moskova'ya geçecek.

Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hua Chunying, görüşmelerden sonra yaptığı açıklamada, "Her iki taraf da askeri araçların Afganistan sorununu çözemediğine ve siyasi uzlaşmayı teşvik etmenin tek gerçekçi yol olduğuna inanıyor." dedi.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçen yıl barış ve bölgesel istikrarın sağlanması için yakın müttefiki Pakistan ve Afganistan'ı içeren üçlü bir mekanizma başlatmıştı. Platformda, üç komşu ülke arasında güvenlik ile ekonomik ve siyasi işbirliğinin desteklenmesi hedefleniyor. Pekin, Afganistan’daki istikrarsızlığın devam etmesinin özellikle Çin’in Sincan bölgesinde sıkıntılara yol açacağından endişe duyuyor.

Afganistan’da Pax-Sinica? Mümkün mü?

“Afganistan ve Pakistan’ın barış çabalarını destekliyoruz ve Taliban’ı barış sürecine katılmaya çağırıyoruz” diyen Wang, Afganistan’da barışı sağlamak için Afganistan, Pakistan ve Çin arasındaki işbirliğinin önemli olduğunu söyledi.

Çin televizyonu CGTN’ye konuşan Eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai; ABD’nin barış müzakerelerine yönelik çabalarının Afgan hükümetinin bağımsız olarak rol alması halinde başarılı olacağını söylüyor ayrıca Şangay İşbirliği Örgütü'nün isyanla mücadelede ve Afganistan'da barışı inşa etme noktasında yapıcı bir rol oynayabileceğini de ekliyor.

Afganistan şu anda ŞİÖ’de gözlemci üye ve önümüzdeki süreçte teşkilata katılma olasılığı yüksek görünüyor. Karzai'ye göre, Çin ve Rusya gibi bölgedeki süper güçler Afgan barış sürecinde etkili rol oynayabilir.

Bölgenin ticari ve diplomatik hakimiyetini pekiştirdikten sonra Çin'in, özellikle Pakistan'ın Belucistan Eyaletindeki güney sahilinde askeri varlığını genişleteceği iddia ediliyor. Afganistan’da Taliban’ın lehine yaşanan gelişmeler ve Belucistan bölgesinde Çin’e yönelik saldırıların artması durumu Çin açısından daha da elzem kılabilir.

Çin’in bölgede güvenliği sağlamak açısından temel hedefinin Güney Çin Denizi'ndeki Çin askeri tesisleri ile Cibuti’deki deniz üssü arasında kesintisiz bir bağlantı sağlamak olduğu iddia ediliyor. Ancak bu mümkün olur mu tahmin etmek zor.


 “ABD’nin yardımıyla ABD’yi Afganistan’dan Çıkarmak”

2015 yılından bu yana Afganistan’da 42 ABD askerinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Ghani kısa süre önce, 28.000'den fazla Afgan polisinin ve askerinin 2015'ten bu yana öldüğünü, bunun daha da yükselebileceğini söyledi. Ancak Ghani’nin özellikle güvenlik bürokrasisinde yaptığı atamalar Afganistan’ın Taliban ile savaşma konusunda “istekliliğini” göstermesi açısından önemli. Tabi bunu görüşmelerde bir koz olarak kullanma olasılığı da mevcut.

Trump’un asker çekme kararının ardından Afganistan cumhurbaşkanı Muhammed Ghani’nin baş danışmanı Fazel Fazly’nin "Tavsiyede bulunan, eğiten ve yardım eden birkaç bin yabancı birliğin çekilmesi güvenliğimizi etkilemeyecek, son dört buçuk yıl içerisinde güvenliğimiz tamamen Afganların elindedir ve nihai amaç ANDSF’in topraklarını kendi başlarına savunmak için ayaklarının üzerinde durmasıdır.” diye tweet atması Afgan devlet elitinin kendine olan özgüvenini göstermesi açısından önemli.

2015'teki ölümünden kısa bir süre önce, Pakistan’ın İstihbarat Servisi (ISI) eski başkanı ve “Taliban’ın babası” olarak adlandırılan Hamit Hamid Gul, bir televizyon röportajında ​​şöyle diyor: “Bir gün, tarih ISI’nın ABD’nin yardımıyla Sovyetler Birliği’ni Afganistan’ın dışına çıkardığını ve yine ISI’nın ABD’nin yardımıyla ABD’yi Afganistan’dan çıkardığını söyleyecek.” ABD bu çekilmeden pişman olur mu olmaz mı cevabı zor bir soru. Ancak buradaki güç boşluğunun doldurulacağı su götürmez bir gerçek.

Tabi Afganistan’ın Irak ve Suriye’nin kuzeyinde olduğu gibi bir çatışma alanına dönüşmesi durumunda bölgedeki güçlerin söz konusu Afgan hükümetiyle güvenlik alanında işbirliği yapması da gündeme gelebilir ki o zaman stratejik çıkmaz daha da keskinleşecektir.

Afganistan gibi kaotik bir bölgede sorunlar çözüme kavuşmadan askerlerin geri çekilmesi küresel terörizme hizmet edebilecek kontrol edilemeyen alanları yeniden yaratabilir. Bu nedenle özellikle bölge ülkelerinin Afganistan’da barışı inşa etme konusundaki çabaları belirleyici olacaktır.

ABD Baş müzakerecisi Khalilzad’ın attığı tweetlere bakılırsa bir sonraki hareketi, Taliban ile görüşmelere destek sağlamak için bir Afganistan sivil toplumuna söz konusu görüşmeleri anlatan ve meşruiyet çabası arayan toplantılar düzenlemek. Özellikle gençlik temsilcileri ve siyasi parti liderleriyle buluşması bu konuda verimli olabilir. Sadece her şeyi kapsayan bir süreç Afganistan'da kalıcı barış ve istikrar için sağlam bir temel sağlayacaktır.

Bir yerde okumuştum “ABD savaşları kaybetmez sadece ilgisini yitirir” diye.

Sanırım bu sefer ABD’nin büyük ilgisi olmasına rağmen savaşı kaybediyor.

Bölgenin yeniden kaotik bir duruma evrilmesi ABD’nin stratejik çıkarlarına hizmet eder mi etmez mi bunu zaman gösterecek.

Sonuç olarak jeopolitik bir yalnızlığa gömülmüş olan Afganistan bu stratejik çıkmazdan çıkabilir mi?


Asıl soru da bu. 
Paylaş:

18.12.2018

Xi Jinping'in Konuşması: Endişeli Bir Meydan Okuma



Çin devlet Başkanı Xi Jinping; Çin’in ekonomik reformlarının ve açılımının 40. yıldönümünde son derece önemli bir konuşma yaptı. Konuşma önemli çünkü ABD ile son zamanlarda işbirliğinden çatışmaya giden çelişkili bir süreç yaşanıyor ve Çin’in küresel ekonomik iştahı ile ilgili eleştiriler giderek keskinleşirken Çin devlet ricalinin bu konuda “alarmist” bir tavır takındığı dikkatlerden kaçmıyor.

Bu alarmist tavır Çin’in “meydan okuyan” tonda cevap vermesine neden oldu. Jinping konuşmasında Çin’in ekonomik ilerleyişi konusunda övgü dolu sözler söylerken somut projeler konusunda yorum yapmadı. Konuşmanın ardından piyasalarda beklenen bir canlanma olmaması söz konusu konuşmanın yeterince ikna edici olmadığı şeklinde yorumlanıyor. Özellikle Asya borsalarında yaşanan aşağı yönlü eğilim de buna bir delil olarak gösteriliyor.

“Devlet Destekli İşletmelere Tam Destek”

Bence konuşmanın en önemli kısmı Jinping’in “devlet destekli işletmeleri” savunduğu bölümdü. Özellikle ABD yönetimi ile yaşanan en büyük sürtüşmelerden birisi de bu konu üzerine odaklanıyor. Daha çok genel yorumlar yapan Jinping’in somut ve örneklere dayalı açıklamalar yapmaması dikkat çekti. Bunun yanında “Çin Komünist Partisi” vurgusu konuşmanın hemen her bölümüne hakimdi. Konuşma retorik yönü ağır basan ve detaylarla ilgilenmeyen genel bir söylev görüntüsü verdi.

Jinping konuşmasında; 4 Mayıs Hareketinin (4 Mayıs 1919’da Pekin’de öğrencilerin öncülük ettiği anti-emperyalist, kültürel ve politik bir hareket) hemen ardından ÇKP’nin kurulmasını, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasını ve ekonomik reform yaklaşımının ortaya koyulmasını Çin’in modernleşme tarihinin en önemli köşe taşları olarak belirtiyor. Yine “Çin karakteristikli sosyalizm” vurgusu da konuşmanın gündeminde önemli bir yer tuttu. Özellikle güçlü bir devlete, büyük ve güçlü devlet kuruluşlarına yapılan vurgu genel yaklaşımın değişmediğini gösteren önemli bir noktaydı.

“Stratejik Meydan Okuma”

Jinping; "kimse Çin halkına neyin yapılması gerektiği veya yapılmaması gerektiğini dikte edecek konumda değil." derken bu sözlerin muhatabının kim olduğunu anlamak zor değil. Geçtiğimiz dönemde Mike Pence’in Çin’e yönelik sert konuşması, G20 zirvesinde alınan ateşkes kararı ve Huawei sorunundan sonra Jinping’in bu konuşması adeta meydan okuyan bir yanıt gibiydi. Bu aynı zamanda kamuoyuna yönelik bir hamle olarak da okunabilir.

Çin stratejik aklı tarihsel tecrübesine bakıldığı zaman kendisine yönelik tehditleri bir “wei qi” (go) oyunu gibi değerlendiriyor. ABD tarafından hamle hamle kuşatılan Çin, karşı hamleler için söylemsel bir tahkimat yapıyor. Bu konuşma da özellikle “…dikte edemez…” savı ile uluslararası sistemde kendisinden üstün bir gücü tanımadığını deklare ediyor.

Jinping, Çin’de kültür devriminin sonuçlarını yaşamayan ilk yönetici kuşağı temsil ediyor. Bu nedenle Xiaoping gibi temkinli bir yaklaşıma sıkı sıkıya bağlı olduğuna dair emareler azalıyor. Daha militarist ve ulusal desenler taşıyan politik yaklaşımı Çin’in artık “geri adım” atmayacak bir noktada olduğuna dair. Bu da her ne kadar her konuşmasında “hegemonya” peşinde olmadıklarını açıklasa da soru işaretlerinin kaybolmasına yetmiyor.

“Gücünü Gizle Uygun Zamanı Bekle”

Xiaoping’in inzivaya çekilmeden önce üst düzey liderlere yazdığı talimatnamede “dikkatle gözlem yap, durumumuzu güvenceye al; işleri soğukkanlılıkla hallet; gücümüzü gizle ve uygun zamanı bekle; dikkat çekme ve asla liderlik iddiasından bulunma.” diye yazdığı biliniyor. Deng'in liderlikten ayrılmadan önce verdiği bu talimatlar aslında Çin'in geleneksel stratejisinin nasıl bir ihtiyatlılıkla hareket ettiğini ama aynı zamanda kendine has güçlü bir hegemonik dürtüye sahip olduğunu gösteriyor.

Dikkat çeken bir diğer nokta da Çinli liderlerin genellikle ideolojiye değil Çin’in kadim değerlerine başvurması. Deng Çin’in eninde sonunda yükselerek diğer güçlerle çatışacağını tahmin ediyordu. Israrı ise "uygun zamanın beklenmesi" yönünde.

Jinping bu “uygun zamanın gelmediğine” emin olsa da Çin devlet ricalinin Xiaoping’in talimatnamesinde sözünü ettiği “soğukkanlılıkla hallet” noktasında endişeli bir yaklaşım içerisinde olduğunu gösteriyor.

Konuşmasında “reformun her adımı ve açılım kolay değildir. Gelecekte her türlü risk ve zorluklarla ve hatta hayal edilemez şiddetli fırtınalarla karşı karşıya kalacağız.” diyen Jinping bu endişeyi uygun zamanın beklenmesi için güçlü bir söyleme dönüştürmeye çalışıyor.

Bu uygun zamanın bir çatışmaya mı yoksa büyük uyuma kapı aralayan bir işbirliğine mi dönüşeceğine ise tarih karar verecek gibi görünüyor.

Paylaş:

30.11.2018

“CPEC” ve Pakistan’da Çin Yatırımlarının Güvenliği: Belucistan Sorunu



Çin ve Pakistan arasında süregelen ilişkiler giderek kuvvetlenmeye devam ederken bölgedeki Çin yatırımlarının güvenliği yeni sorunlar ile karşı karşıya kalmış durumda. Geçmiş yıllardan bu yana radikal hareketlerin hedefi olan Çin, kısa süredir Pakistan’da ayrılıkçı hareketlerin de hedefi haline geldi.

Karaçi’de Çin konsolosluğuna yapılan saldırı ve onun öncesinde Ağustos ayında Çinli mühendisleri taşıyan otobüse yapılan intihar saldırısı gösteriyor ki bölgede CPEC kapsamında yatırımlarını arttıran Çin “vekil unsurların” öfkesini arttırmış durumda. İki saldırıyı da üstlenen Belucistan Kurtuluş Ordusu, Belucistan adını verdikleri bölgenin bağımsızlığı için savaşıyor.  İran, Pakistan ve Afganistan arasında dağılan Beluciler Pakistan ya da Fars etnik kimliğinden farklı bir etnik kimliğe sahipler. İran, Belucilerin örgütsel hareketlerine sıkı bir kontrol getirmiş durumda ve bu nedenle daha çok Pakistan içerisinde aktif konumdalar.

Pakistan bu saldırıların arkasında Hindistan’ın olduğu şüphesini zaman zaman dile getiriyor. NYT'nin haberine göre Karaçi'de yapılan saldırının ardından Belucistan Kurtuluş Ordusu ile ilintili olduğu iddia edilen bir twitter hesabından "üyelerinin konsolosluğa yapılan saldırıda şehit olduğu" açıklaması yapıldı. Söz konusu hesaptan ayrıca "Çin kaynaklarımızı sömürüyor" tweeti de atıldığı belirtiliyor.

Pakistan’ın kuruluşunda yer alan etnik unsurlar; Pencabiler, Beluciler, Patanlar, ve Sindiler olarak sayılabilir. Bunlar arasında özellikle Beluciler ve Patanların kurucu idareye karşı muhalif bir tavır içinde olduklarını söylemek mümkün. Belucistan bölgesinin hem Hint okyanusuna kıyısı olması hem de Hürmüz boğazına yakınlığı bölgeyi aynı zamanda jeo-stratejik bir pozisyon içine itmiş durumda.


ABD’de yayınlanan “Armed Forces Journal”ın Haziran 2006 sayısında Belucistan ayrı bir ülke olarak gösterilmişti. Bu da Pakistan için durumun vahametini ortaya koyuyor. Çin’in büyük önem verdiği Gwadar limanı da bu bölgenin kıyısında bulunuyor. Bu nedenle bu limanın güvenliğini sağlamak Çin için çok önemli. Pakistan özel kuvvetleri tarafından korunan limanın güvenliğini sayısı binlere ulaşan birlikler sağlıyor.

Belucistan Kurtuluş Ordusunun eylemlerini son dönemlerde özellikle sansasyonel düzeye çekme çabaları ve Çin’i spesifik olarak hedeflemeleri akla küresel mücadelede taraf olan muhatapları getiriyor. Acaba Belucistan küresel güç mücadelesinin cephe hatlarından biri olabilir mi? Çin’in Gwadar limanı ile enerji sevkiyatının merkezine yerleşmesi ve özellikle Hürmüz boğazına olan yakınlığı bölgede egemen olan unsurları endişelendiriyor.

Carnegie-Tsinghua Merkezinden Shi Zhiqin ve Lu Yang yazdıkları bir makalede “Çin, yalnızca Pakistan hükümeti ile görüşmenin geleneksel yolunu terk etmeli ve yerel topluluklarla iletişime geçmelidir. Böylece daha fazla insan CPEC'ten yararlanabilir.” diyor. 

Çinli yetkililerin Beluci ayrılıkçılarla CPEC’i korumak için “gizlice” görüşmelerde bulunduğuna yönelik Financial Times haberi ise daha sonra Pakistanlı ve Çinliler tarafından yalanlandı.

Belucilerin bölge ile ilgili asıl endişesi, Çin’in yaptığı yatırımlar sonrasında bölgedeki demografik yapının değişeceği korkusu. Hatta özellikle Gwadar limanının olduğu bölgede topraklarını yabancı yatırımcılara satan Belucilerin sayısının hızla arttığı belirtiliyor. Beluciler etnik yapının değişmesinden dolayı Pakistan’ın bu projeyi bir kaldıraç olarak kullandığından şüpheleniyorlar.


Pakistan’ın bu bölgede kalkınmayı sağlayabilmesi için “Belucistan” sorununu çözmesi gerekiyor. Çin’in burada artacak güvenlik problemlerine nasıl bir refleks göstereceği ise bir başka önemli soru. Çıkarlarını korumak için Cibuti örneğinde olduğu gibi askeri üsler kurma noktasına gelir mi ya da Pakistan ile ortak bir askeri strateji içerisinde olur mu bunu zaman gösterecek.
Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo