Kemal Sunal'ın başrolünü oynadığı  "Sahte Kabadayı"  filminde yan rollerde olmasına rağmen akıllarda kalan "tiradı&q...


Kemal Sunal'ın başrolünü oynadığı "Sahte Kabadayı" filminde yan rollerde olmasına rağmen akıllarda kalan "tiradı" ile bir anda yeşilçam izleyicilerinin favorilerinden biri haline gelen Dikiştutmaz Sabri ve "...dinleyin ulan develer…" diyerek başlayan senfonisi zannımca yeşilçam sinemasındaki en sağlam sekanslardan birisidir.

Bazen insan Sabri abi kadar rahat olmak istiyor. Bu nasıl bir özgüven patlamasıdır ki bir yandan Arnavut diye hitap ettiği adamına votka+erik talimatı verirken diğer yandan attığı dikişin sökülemezliği konusunda tirad atabiliyor. Aynı zamanda bir strateji ustası ki kendisine "babanın oğlu kemal geliyor" dendiğinde, General Clausewitz rahatlığında "burası karışacak vaziyet alın" öngörüsünde bulunabiliyor. Kabadayılar arasındaki en güçlü stratejik zeka kesinlikle Sabri abide var. Bu arada “vaziyet alın” dedikten sonra adamlarının kapıya doğru hareket etmeleri ve belirli pozisyonlar almaları da bu arkadaşların General Sabri abi tarafından sıkı bir harp eğitiminden geçtiklerini teyid ediyor.



Dikiştutmaz Sabri karakterine can veren kişi Hasan Ceylan. 1922’de doğan Ceylan yüzme ve bisiklet hakemliği gibi sporlar ile uğraştıktan sonra 1950 yılında Barbaros Hayreddin Paşa filmi ile sinemaya atıldı. Birçok filmde rol alan Ceylan’ın en dikkat çeken rolü ise James Bond serisinin 1962 yapımlı İstanbul’da çekilen filmindeki rolüdür. Rusya’dan Sevgilerle (From Russia With Love-1962) isimli filmde bir Rus ajanını oynayan Hasan Ceylan belki de aynı performansla devam etse küresel anlamda bir yardımcı oyuncu olabilirdi.

Her neyse Dikiştutmaz Sabri’nin bu kabadayılar sıralamasında ciddi bir önceliği olduğu kesin. Her ne kadar Babanın oğlu Kemal ile dalaşmasının ardından ve daha çok ayağındaki nasırın verdiği acıdan mütevellit bu ligde son sıralara düşüyor. Ama filozofik tiradı ile kabadayılar arasında edebi anlamda öne çıkan isimlerden birisi.

“…Dinleyin ulan develer. İstanbul’da en büyük benim. Baba takımının da haracını kestik. Bize posta koyacak kimse kalmadı. Benim attığım dikişi kimse sökemez o kadar. Arnavut! Votkamla eriği çalıştır ulen. Varsa bu dikişi sökecek çıksın görelim…” 

Sabrinin adamlarından birisi: “Sabri abi Babanın oğlu kemal ve adamları geliyor…” 

Bunun üzerine Dikiştutmaz Sabri’den tarihi çıkış şu şekilde konuşmaya dönüşüyor: “Haa Demek dikişlenmeye geliyor. Burası karışacak vaziyet alın!...”


Akademik yazmak ya da bir diğer anlamıyla bilimsel yazmak son derece zordur. Zordur çünkü bilimsel kurallar içerisinde kalarak bunun ya...


Akademik yazmak ya da bir diğer anlamıyla bilimsel yazmak son derece zordur. Zordur çünkü bilimsel kurallar içerisinde kalarak bunun yanında biçimsel kurallara da uymak insan zihnini cendereye alan bir süreç ortaya koymaktadır.

Akademik yazım denince akla "tez" ve "makale" gelmektedir. Ben bu yazıda daha çok akademik yazımın nasıl olması gerektiği üzerinde durmak istiyorum. Bilimsel makaleler hakemli dergiler tarafından yayınlanmakta ve belirli biçim şartlarına tabidir. Tezler ise yine belirli biçim şartlarına tabi olan ve üniversitelere verilen paper olarak tanımlanabilir. Ben daha çok makale üzerinde duracağım.

Makale yazmak için öncelikle bir problem bulmak gerekmektedir. Bu problemle ilgili varsayımlarınız, okumalardan ve araştırmalarınızdan çıkardığınız bir takım bulgular ya da literatür taraması yaptıysanız biriktirdiğiniz metinden anlamlı bir çıktı üretmek zorundasınız. Ortaya koyacağınız önermeler aynı zamanda bilimsel iddialarınıza dayanak olacaktır.

Ben genelde akademik bir makale yazarken şu süreci takip ediyorum. Bir outline(taslak) hazırlayarak yazacağım makale konusunda disiplinli bir yol haritası çıkarıyorum. Makalenin konusunu oluşturan temel problem nedir? sorunun yanıtını bulduktan sonra, olası makale başlıklarını sıralıyorum. Daha sonra okuma yapılacak başlıkları belirleyerek konuyla ilgili literatürde neler yazılmış araştırıyorum ve bunları önem sırasına göre sıralıyorum. Bunu yapmak size önemli bir zaman kazandıracaktır. Biriken verileri analiz ettikten sonra, Başlık-Özet-Üç Alt Başlık-Sonuç şeklinde taslağı yeniden yapılandırıyorum. Örneğin sonuç kısmına "..şu şu çıkarımlar yapılabilir. Şu şu konuya da değinilebilir..." şeklinde notlar alarak makalenin tutarlı ve bütüncül bir yapıda olmasına dikkat ediyorum.

Tabi konuyu mutlaka teorik bir çerçeveden ele almak makalenizin bilimsel olma özelliğini güçlendirecektir. Teorik çerçeve+örnek çalışma (case) tutarlı ve sağlam bir mantık örgüsüne dayalı çalışmalar ortaya koymanız konusunda elinizi rahatlatacaktır. Söz konusu teorik çerçeveye hakim iseniz alanınızda var olan bir örnek üzerinden çözümleme yapmanız daha kolay olacaktır.

Türkiye'de bilimsel yayın sayıları maalesef küresel düzeyin çok altındadır. Yapılan yayınların bir çoğu teorik bir kafa karışıklığı yaşamaktadır. Bu nedenle sadece literatür tarayıp onları makale içerisine ekleyerek oluşturulan yayınlardan bir verim beklemek yersizdir. 

Akademik yazmak disiplinli ve planlı bir hazırlık sürecinden sonra ortaya konabilecek bir eylemdir. Bu nedenle akademik kişilerin yazarken şunu aklından çıkarmaması gerekmektedir. Okuduğunuz kadar sorgulamak ve düşünmek size akademik bir derinlik katacak ayrıca alanınızın felsefi boyutunu takip etmek bu derinliği genişletecektir.

Yazmak sıkıntılı bir uğraştır. Çoğu zaman kelimelerle aranızda soğuk bir savaş vardır. Tefekkür dünyanızı kelimelerle ifade etmek, kla...


Yazmak sıkıntılı bir uğraştır. Çoğu zaman kelimelerle aranızda soğuk bir savaş vardır. Tefekkür dünyanızı kelimelerle ifade etmek, klavyeyi yumruklamaya kadar varan bir zihin yorgunluğuna sebebiyet verir. Bu yüzden yazmayı bırakmak, vazgeçmek yazar için rutin bir eylemdir. Yazarın başının üstünde sürekli esen bir poyraz gibidir bu vazgeçme dürtüsü.

Çünkü kolaydır.

Yazar, elinde oltayla balık tutmayı bekleyen sabırsız bir ben-a adem gibidir. Kelimelerin oltaya takılması ne kadar uzarsa yazar için sabırsızlığın verdiği elem de o kadar artar.
Oysa her yazarın işini kolaylaştırmak için önünde duran en işlevsel şey okumaktır. Sürekli ve sadece okumak.

Ama zihni felç edecek seviyede değil tam tersine daha fazla düşünerek ve sorgulayarak okumak.

Sanırım bir de sözlükler.

Dilin zenginliğini gösteren bu hazineleri sonuna kadar sömürmek bir yazarın en önemli eylemidir.

Sözcükleri iyi kullanan ve yazdıklarını metot ve süzgecinden geçiren, yazdıklarını tutarlı ve dirençli bir çerçeve içine oturtmuş olur.

Tefekkür dünyası sonsuz bir genişliğe sahip bir zihniyet evrenini temsil eder. Burada düşünülenleri ifade edebilmek ve daha fazla yoğunlaşarak düşünmek yazının değerini ortaya koyar. Yazı bir anlamda "konuşmak" ile ifade edilemeyen şeylerin üzerinde daha fazla düşünme fırsatı bularak ortaya koymanın da bir aracı haline dönüşür.
Sözün özü, yazar sözlük kullanmalı, kültürüne yabancı değil dost olmalı ve içinde bulunduğu düşünce ve zihniyet evreninin neresinde neyi bulacağını bilmelidir.


Bunlar belki iyi değil ama tutarlı yazmanın gerekleridir.

  "Blog Yazarlığı"  uzun süredir tartışılan bir kavram. Milenyumun başında web tasarım, html vs. derken wordpress ve blogger gibi...

  "Blog Yazarlığı" uzun süredir tartışılan bir kavram. Milenyumun başında web tasarım, html vs. derken wordpress ve blogger gibi yapıların devreye girmesi ile "blog yazarlığı"ciddi bir içerik üretim merkezi haline geldi. Ardından başlayan furya ile beraber Dünya'da ve Türkiye'de blog yazarlarının sayısı ciddi bir düzeye ulaştı. Fakat Türkiye'de "blog yazarlığı" daha çok web, teknoloji, moda ve yemek" etiketleri üzerine yoğunlaşarak asıl önemli bir alan olan "haber, gündem, siyaset" gibi mecraları önemsemediler. Ya da bu tarz netameli alanlara yaklaşmak istemediler. Bir de mikro-blogging olayının twitter ile zirveye çıkmasının ardından zaten blog yazarlığı dönüşüm geçirerek minimal boyutları benimsemeye başladı.
      Bu işin minimal seviyelere ineceği konusunda daha önce de çok defa yazmıştım. Fakat şunu da eklemek gerekiyor ki okur "kaliteli içerik" konusunda mikro-makro ayrımı yapmıyor. Özellikle belirli alanlara yoğunlaşan blogların yazılarında bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu nedenle blog yazarları, mikro-blogging alanlarında var olmaya devam ederek asıl mecra olan blog sayfalarındaki kaliteli içeriklerini korumalı, çoğaltmalı ve yayınlamalılar diye düşünüyorum. Bu sayede alternatif bir medya olabilme iddiasının altı da doldurulmuş olur. 
    Demokratik toplumlarda insanların günlük söylem bulutunun içine dahil olmasının en basit yöntemlerinden birisi blog yazarlığıdır. Bunu facebook ve twitter üzerinden de yapabilirsiniz ancak kaliteli içerik ile beraber araştıran, düşünen ve sorgulayan yazılar günlük söylem bulutunun işlevini olumlu anlamda iyileştirecektir.
     Bu bağlamda 2005 yılından beri çeşitli mecralarda blog yazarı olarak var kalmaya çalıştım. Hussoloji.blogcu.com, www.hussoloji.com, www.ulihaber.com gibi adreslerde blog yazmaya çalıştım. Ancak takdir edersiniz ki domain ve host masrafları zamanla bana mantıksız gelmeye başladı. Mantıksız gelmesinden ziyade özellikle wordpress ile yaşadığım sorunlar ve görsellik-seo gibi konularda çözüme ulaştıramadığım konular nedeniyle "blogger" platformuna geçmeye karar verdim. Son olarakwww.hussoloji.com adlı blog sayfamın iyice yavaşlaması ve buna karşılık hosting firmasının ilgisizliği beni "blogger"a geçmeye mecbur etti.
        Blogger tercihimin altında yatan en önemli nedenlerden birisi Google destekli olması. Hem seo açısından ve hem de şablonlarının html tabanlı olması bana kolaylık sağlıyor. Ayrıca "ücretsiz" olması ve alan adınızı buraya yönlendirebilmeniz zannımca büyük nimetler. Sonuçta blog sayfaları ticari birer işletme olmadıklarına göre gelir-gider tablosunda "gider" kısmına da gerek yok. 
       Bundan mütevellit artık yazdığım bütün mecraları yeni "blogger" sayfamla birleştiriyorum. Bir bakıma motivasyon ve odak noktamı akademik anlamda uğraş verdiğim uzmanlık alanım olan Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları alanına yoğunlaştırmak istiyorum. Zaten bilen bilir genelde "dünya gündemine" odaklanan yazılar yazmayı tercih ediyorum. Bu blog sayfası ile beraber hem akademik anlamda zihnimin taze ve fizibl kalmasını sağlamayı aynı zamanda da fonksiyonel bir iletişim-etkileşim ortamı yaratabileceğimi düşünüyorum. 
    Ayrıca akademik çalışmalarımı da kişisel sayfama taşıyarak buradan sunmak gibi planlarım mevcut. 
       Umarım hem benim hem de okuyucular için verimli bir blog sayfası olur. 

1 Mart 2014 günü Çin'in güneybatısında yer alan Kunming şehrinde 8 kişilik saldırgan bir grup, tren istasyonuna saldırarak 29 kişiy...


Uygur sorunu ve çin
1 Mart 2014 günü Çin'in güneybatısında yer alan Kunming şehrinde 8 kişilik saldırgan bir grup, tren istasyonuna saldırarak 29 kişiyi öldürdü ve 143 kişiyi yaraladı. Xinhua Haber Ajansı ise olayın faili olarak SincanAyrılıkçı Hareketini gösterdi ve saldırganların Uygur Türkleri olduğunu iddia etti.


Çin'de özellikle Han Çinlileri ile Uygur Türkleri arasında ciddi bir gerilim bulunuyor. Uygur Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Sincan Özerk Bölgesi 1759 yılından beri Çin'in yönetimi altında. Nüfusu 20 milyon olan bölgenin 8 milyonu Uygur Türklerinden oluşuyor.

Bölgede Çin'in pamuk üretiminin yüzde 90'ı yapılmakta ve bu nedenle önem arz etmektedir. Son zamanlarda ciddi bir ekonomik yükseliş içerisinde bulunan Çin'in içindeki etnik sorunları çözme konusunda önemli bir ivme içine girdiğini söylemek yerinde olsa da bu konuda gösterilen çabaların henüz amacına ulaştığını söylemek zor.

Çin’e karşı Uygur Türkleri 1950, 1953, 1958, 1962, 1965 ve 1968 yıllarında defalarca özgürlükleri için mücadeleye kalkmış ancak bu itirazlar kanlı şekilde önlenmiştir. Pekin yönetimi yaşanan olaylara göre ABD’de yaşayan Dünya Uygur Forumu Başkanı Rabia Kadir’i suçlu bulmuştur. ((Çin'in Doğu Türkistan Sorunu ve Uygurlar-http://politikaakademisi.org/cinin-dogu-turkistan-sorunu-uygurlar/))

Çin yönetimi, Doğu Türkistan İslami Hareketi gibi son derece marjinal bir iki grubun eylemlerini bahane ederek Uygur Türklerinin kültürel otonomi talebini “terörizm” ile özdeşleştiriyor. Pekin, ABD’nin “terörle küresel savaş” konseptiyle uyumlu olacak şekilde bölgeyi neredeyse yeni bir Afganistan ya da Çeçenistan olarak resmediyor. ((Çin'in Yumuşak Karnı:Doğu Türkistan Sorunu-http://www.usakanalist.com/detail.php?id=416))

Çin devleti sosyalist idealler ve ulusa bağlılık temelinde azınlık kültürlerini asimile etme yoluna gitmektedir. Sincan bölgesinin dışarı açılma konusunda son derece önemli olması ve burada başlayacak bir isyan hareketinin domino etkisi ile tüm ülkeye yayılmasından çekinen yönetim son derece sert yöntemlere de başvurabilmektedir.

Sincan bölgesinde 1990’lar boyunca dini faaliyetler sınırlandırıldı, camiler kapatıldı, namaz ve oruç gibi dini ritüellerin yerine getirilmesi -özellikle öğrenciler ve kamu çalışanlarının- engellendi, 18 yaşının altındakilere din eğitimi yasaklandı ve eğitimde ateist politikalara geri dönüldü. ((http://www.usakanalist.com/detail.php?id=416))

Çin devleti bölgedeki nüfus yapısı üzerinde de oynamaya çalışmaktadır. Han Çinlilerinin sayısını arttırmaya çabalayan Çin devleti ülkenin başka noktalarından Sincan'a Han Çinlisi göndermektedir. Ayrıca bölgede ciddi bir gelir dengesizliği de mevcuttur.Uygurların yoğun olarak yaşadığı Hotan (% 96) ve Kaşgar (% 90) gibi kentler, bölgedeki zenginlikten en az yararlanan yerleşim merkezleri iken Han Çinlilerinin büyük çoğunluğu oluşturduğu Urumçi (% 75) ve Karamay (% 75) gibi kentler ise pastadan büyük payı kapan bölgelerdir. ((http://www.usakanalist.com/detail.php?id=416))

Uygur sorunu göstermektedir ki Çin demokratikleşmenin sancılarını yaşamaktadır. Uygur Türklerini asimile etmeye çalışan bir Çin yerine Uygur Türklerinin taleplerini dikkate alan bir entegrasyon modeli geliştirmek şarttır. 11 Eylül 2001'de yaşanan olaylardan sonra Çin, Uygur sorununu terör sorunu çerçevesinde çözmeye çalışmış ve durumu Afganistan ve Çeçenistan örnekleriyle anlatmayı denemiştir. Oysa örnekler arasında benzerlik bulunmamaktadır. Bunun yanında Çin'de yapılan bir ankette yüzde 96 ile Çin devletinin Sincan bölgesinde terörle mücadele etmesi onaylanmış ancak yüzde 66 gibi bir oran da sorunun çözümü için yasaların restore edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca ankete katılanların yüzde 66'sı sorunun ekonomik sebeplere bağlı olmadığını belirtmiştir.Bu arada yüzde 53 gibi bir oran devlet ile bölge arasında müzakereler ve görüşmeler yürütülmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. ((http://thediplomat.com/2014/04/how-chinese-think-about-terrorism/))

Bir de son not olarak Uygur bölgesinin ciddi bir kaya gazı potansiyeline sahip olduğunu eklemek gerekiyor. ((Süleyman Seyfi Öğün-http://yenisafak.com.tr/yazarlar/SuleymanSeyfiOgun/turkiye-cin-iliskileri-ve-uygur-sorunu/50017))

Rusya ve Çin arasında deyim yerindeyse sandviç gibi sıkışan ve ekonomik sorunlarına rağmen bölgesel entegrasyon konusunda adımlar atmas...

Moğolistan ve Siyaset

Rusya ve Çin arasında deyim yerindeyse sandviç gibi sıkışan ve ekonomik sorunlarına rağmen bölgesel entegrasyon konusunda adımlar atması halinde ciddi gelişmeler sağlayabileceği düşünülen Moğolistan son yıllarda önemli bir potansiyel ortaya koymaktadır.


Ülkeler arasında bölgesel ticaret ittifakları kurmak hem ilgili ülkelerin rahatlamasına, büyümesine ve refahında ciddi kazanımlar sağlamasına yardımcı olmaktadır. Moğolistan'ın bölgede sandviç gibi sıkışmış olması kendisi açısından bir dezavantaj gibi gözükse de aslında ciddi fırsatlar da yaratmaktadır. Ciddi mineral kaynaklarına sahip olan Moğolistan bu kaynakları ihraç edecek pazarlar bulma arayışı içerisindedir. AB ve ABD gibi ihraç pazarlarına ulaşma çabasının yanında Moğolistan'ın kendi bölgesinde Rusya, Çin ve Güney Kore gibi ülkelere ulaşmaya çalışması kendisi açısından çok daha önemlidir.

İç piyasası çok sınırlı olan Moğolistan'ın dışarıya açılması ülkenin ekonomisi açısından son derece hayati bir meseledir. Üç milyonluk bir tüketici nüfusa sahip olan Moğolistan'a bu rakam yetmemektedir.

Moğolistan ayrıca Rusya ve Çin arasındaki ticari ilişkiye bir köprü vazifesi de görebilmelidir. Bu anlamda iki ülke arasındaki ulaşım kanalları çeşitlendirilebilir ve bu ulaşım üzerinden ciddi bir ticari potansiyel yaratılabilir. Enerji nakil hatları projeleri ortaya konulabilir ve bunun yanında tren ve kara yollarında yatırımlar yapılması halinde bu noktada da önemli kazanımlar elde edilebilir.

Sonuç olarak Moğolistan her ne kadar bölgesel olarak olumsuz bir lokasyona sahip gibi gözükse de ciddi bir potansiyelin tam ortasında durmaktadır. Özellikle enerji nakil hatları üzerinde kurabileceği hakimiyet ve mineral kaynaklarını bölgeye ihraç edebilecek bir sistem kurması halinde önemli bir ekonomik büyüme sağlayacaktır.