"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

12.10.2018

Çin-Pakistan İlişkilerinin Esbab-ı Mucibesi: Demir Kardeşlik mi Jeopolitik Ortaklık mı?


Çin-Pakistan ilişkilerinin en önemli özelliklerinden birisi “kararlı ve dayanıklı” olmasıdır. Öyle ki bu ilişki tarzı iki ülke tarafından “demir kardeşlik” olarak tanımlanıyor ve bölgede Pakistan’ın son derece stratejik bir konumda olması bu kardeşliğin dozunu ve gerekçesini giderek daha da önemli hale getiriyor.

Tarihsel olarak bakıldığında Çin’in Pakistan ile bölgede birlikte hareket etmesinin altındaki en önemli sebepler Hindistan ile olan sorunlar, ABD ve Rusya’nın genişlemesine karşı bir dengeleme aracı olması açısından taşıdığı önemdir. Çin-Pakistan ilişkisi bir Hint düşmanlığı etrafında kristalize olsa da onun çok daha ötesinde bir ittifak sistemi olarak görünüyor. Savunmadan ticarete, ticaretten nükleere kadar birçok kritik alanda iki ülke son derece yakın ilişkilere sahip durumda.
Özellikle 11 Eylül’den sonra daha da farklı boyutlarla gelişen bir Çin-Pakistan ilişkilerinden söz edilebilir. Çin; Pakistan'a ekonomik, askeri ve diplomatik destek sağlarken Pakistan Çin'in Müslüman ülkelerle ilişkilerinin geliştirilmesine yardımcı oldu. 

Bir diğer önemli ilişki ise Çin’in 2013 yılında açıkladığı ve tarihin en büyük altyapı projesi olarak adlandırılan “Belt and Road Initiative” (Kuşak ve Yol Girişimi) kapsamında Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) projesidir. 60 milyar doları bulması beklenen proje kapsamında şu ana kadar 20 milyar dolar civarında yatırım yapılmış durumda. Fakat bu yatırımların Pakistan ekonomisinde ortaya çıkardığı problemler Pakistan’ın ciddi bir ekonomik sıkıntıya girmesine neden oldu. Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun inşası için yapılan makine ithalatı, Pakistan'ın cari açığını CPEC inşasının ilk iki yılında yüzde 50'nin üzerine çıkardı. Bu durum da Pakistan’ı ve batı karşıtı görüşleri ile bilinen Imran KHAN’ı IMF ile masaya oturmak zorunda bıraktı. Burada anti parantez bu CPEC yatırımlarının çok abartıldığını düşünenler de var. Toplam yatırım seneye vurulduğunda yıllık 2-3 milyar doları buluyor.

“IMF’nin Pakistan’ı Kurtarması Mantıklı Değil”

IMF, Pakistan ile resmi kurtarma görüşmelerini başlattı ve IMF Başkanı Christine Lagarde bu görüşmelerin Çin'e olan borçlar da dahil olmak üzere Pakistan'ın borçlarının “mutlak şeffaflığını” gerektireceğini söyledi. Çin’in Pakistan’a verdiği altyapı kredilerini uzun süredir eleştiren ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ise Pakistan'ın IMF tarafından kurtarılmasını Çin kredisi ödemesi gerekçesiyle “mantıklı” bulmadığını açıkladı. Görüşmeler olumlu sonuçlanırsa bu kurtarma 1988’den bu yana Pakistan'ın 13. IMF kurtarma planı olacak. IMF en son 2013 yılında İslamabad'a 6 milyar dolar borç vermişti.

Pakistan ekonomisinin son derece yüksek açıkları var. Borcu yeniden yapılandırmazsa, yükün daha da artacağı aşikar. Pekin; 2017-18 yıllarında Pakistan’a 5 milyar dolar borç verdi. Hatta geçen aylarda 1 milyar dolarlık acil bir kredi daha açıldı ancak Pakistan’ın döviz rezervlerinin 8 milyar dolara kadar düşmesi ve en kısa süre içerisinde 10 milyar dolara ihtiyacı olması işleri iyice karıştırdı.

Özellikle 2016 yılının başından bu yana Pakistan’ın cari işlemler açığında önemli bir artış oldu. Pakistan’ın enerji santrallerinin çoğu ithal kömürde çalışıyor ve para bulamazlarsa elektrik kesintilerinin artması da gündemde. Kısacası Imran KHAN eko-politik anlamda çok sıkışmış durumda.


Aslında Khan uzun süre IMF ile masaya oturmamak için alternatif opsiyonlar üzerinde çalıştı. Fakat bu arayış sonuç vermedi. Hatta Pakistan yurtdışında yaşayan bütün Pakistanlılardan hükümete 1.000 dolarlık bir bağışta bulunmalarını istedi ve bu parayla büyük bir baraj yapılacağını taahhüt etti. Devlet fonlarının artık boşa harcanmayacağını göstermek için kamusal anlamda kemerler sıkılmaya başlansa da ekonomiyi dışardan yardım almadan kurtarmaya yeterli değil.

Dışardan yardım meselesinde bir başka önemli ülke de Suudi Arabistan olmuştu. Pakistan heyetinin Suudi Arabistan’da “kredi talebinde” bulunduğu iddia edilse de Suudiler CPEC’de bir rafineri kompleksi ile yer almayı tercih ederek kredi konusunu gündeme getirmediği haberleri yapıldı.

“Pakistan Borç Tuzağına mı Düştü?”

Imran KHAN göreve geldiği ilk anda CPEC'i destekledi ve Çin ile yakın çalışma konusundaki ilgisini dile getirdi. Çin'de yolsuzluğa karşı nasıl mücadele edildiğini öğrenme arzusunu dile getirdi. Hatta bir Çin İşbirliği birimi kurdu ve bu birimi yönetmesi için güvenilir arkadaşı Dr Shahzad Wassem'i atadı. Çin’in Kaşgar’ı, ile 3,000 kilometre uzaklıktaki Gwadar limanını bağlayacak olan proje Çin için son derece önemli olsa da Pakistan’ın bu duruma düşmesi yeniden “borç tuzağı” yorumlarını gündeme getirdi. Çin’in bu şekilde ülkeleri borca sokup daha sonra limanları ve havayollarını uzun süreliğine kiralaması ile beraber artan yorumlar özellikle batı basınında geniş yer buluyor.


Pakistan’ın ABD ile olan ilişkileri de inişli çıkışlı bir seyir izliyor. 11 Eylülün hemen ardından ABD ile Afganistan konusunda askeri bir partner olma yolunda ilerleyen Pakistan bu ilişkide genelde sorunlar çıkardı. ABD, Pakistan'dan olması gerekenden çok daha fazlasını beklerken, Pakistan ise ABD için makul olandan daha az şey yaptı. 2011 yılında ABD ve Çin’in, Pakistan ordusuna askeri yardımı yaklaşık olarak eşit orandaydı. (yüzde 39 ve yüzde 38). 2016 yılına gelindiğinde ise bu rakam Çin'den gelen askeri teçhizatın yüzde 63'ü  geçtiğini gösteriyor. Dolayısıyla Pakistan silah tedarikinde Çin’e bağımlı bir ülke haline gelmiş durumda. Son dönemlerde ABD’nin Pakistan’la yaşadığı anlaşmazlıklar sonucunda 300 milyon dolarlık askeri yardım askıya alınmıştı. ABD; Pakistan’ın bölgedeki radikal hareketlerle yeterince mücadele etmediğini düşünüyor.

“Gwadar Limanının Akibeti Ne Olur?”

Sonuç olarak Çin-Pakistan ilişkilerini Pakistan açısından “zorunluluk”, Çin için ise “jeopolitik” olarak açıklamak mümkün. Pakistan bu ilişkiye zorunlu çünkü gerek Hindistan ile olan problemlerini dengelemek ve gerek ABD’nin baskısına cevap verebilmek için Çin ile yoğun diplomatik ilişkiler içerisine girmiş durumda. Diğer yandan CPEC ile bölgede alternatifi olmayan bir kalkınma ve sanayileşme hamlesini başarmaya çalışıyor. Ancak politik istikrarsızlık, yolsuzluk ve enerji problemleri ülkeyi bir cendereye sokmuş durumda. Çin ise Pakistan’a son iki yılda verdiği 6 milyar dolar ile beraber toplamda 13 milyar dolarlık bir kredi açarken Pakistan’ın içine düştüğü bu durum Pekin’i proje hakkında daha fazla düşünmeye yöneltecektir.

Sri Lanka ve Malezya’nın ardından Pakistan’ın istemeyerek de olsa Kuşak ve Yol Girişimini yeniden düşünmek zorunda olacağı artık netleşti. Pakistan Çin ile birlikte projeyi yeniden revize etmeli ve mali yardımlar konusunda detaylı görüşmeler yapmalı aksi takdirde Sri Lanka’da “Hambantota” limanının başına gelenler “Gwadar” limanının da başına gelebilir.

Bununla birlikte CPEC’in akamete uğramasıyla Kuşak ve Yol Girişimi ciddi bir darbe alacaktır.




Paylaş:

1.10.2018

Hegemonya Arayışından Stratejik Yanılgıya Çin’in Dış Politikasında Söylemsel Yapı


ABD ve Çin arasında süre gelen ticari savaşlar iki ülkenin dış politikasındaki söylemlere de yansıyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin BM’de ve ardından CFR’de yaptığı konuşmalar Çin diplomasisinin bir arayış ve kendisini anlatma derdi içerisinde olduğunu gösteriyor.

Çin’in dış politikası ile ilgili Temmuz 2018’de yazdığım yazıda “Çin, ABD ile devam eden hegemonik mücadelesinde uzun süre diplomatik yolları kullanmayı deneyecektir. Onlar için diplomasi "stratejik ilkenin detaylandırılmış hali" diyebiliriz. Sürekli detay ve müzakere. Şifre bu.” şeklinde yazmışım. Aslında Wang Yi’nin söyleşiler üzerine kurulu bu mekik diplomasisini de bu kapsamda değerlendirmek mümkün. Yi’nin özellikle CFR’da yaptığı söyleşide ilginç ve kritik tespitleri vardı.

“Çin’in Hegemonya Arayışı ABD’nin Stratejik Bir Yanılgısı”

Yi; CFR’daki sözlerine “Geçtiğimiz kırk yılda, her iki tarafın farklı sektörlerinden liderlerin ve insanların çabaları sayesinde, işbirliğimiz uzun bir yol kat etti, gelişmemizi hızlandırdı ve her iki ülkenin insanlarına fayda sağladı.” diye başladı. Ardından iki devlet arasında çeşitli şüpheler ve hatta sürtüşmeler meydana gelebileceğini ve bunun şaşırtıcı olmadığını söyleyen Yi; “Bu panik için bir sebep değil. Önemli olan, bu farklılıkların nasıl görülmesi, değerlendirilmesi ve ele alınması gerektiğidir.” diyerek sürekli diplomasinin altını tekrardan çizmiş oldu.

Konuşmasının belki de en önemli bölümü Çin’in hegemonya peşinde olmadığını söylediği bölümdü. “Çin'in, gelecekte hegemonya arayacağı ve hatta ABD liderliğine meydan okuyacağı, bu hegemonyayı yerinden etmek üzere olduğu çok ciddi bir stratejik yanılgıdır.” Bu stratejik yanılgı meselesi aslında ilk değil. Çin tarafı sürekli şekilde küresel bir hegemonya peşinde olmadığını vurguluyor. Ancak ABD; OBOR ve ŞİÖ gibi yapıların böyle bir gizil amaç taşıdığını düşünüyor. ABD’nin son yıllarda çıkan tüm ulusal güvenlik strateji belgelerinde rakip Çin.

“Çin ABD’ye Meydan Okumayacak”

Wang Yi konuşmasına şöyle devam ediyor “Çin'in tarihsel güçlerden farklı bir gelişme yolunu izleyeceğini çok açık bir şekilde söylemek istiyorum. Çin özelliklerine sahip bir yol. Bu, Çin'in hegemonyayı arayan güçlü bir ülkenin eski yaklaşımlarını tekrarlamayacağı anlamına geliyor. Çin’in Amerika’ya dönüşeceğini düşünmüyorum ve Çin; ABD’ye meydan okumayacak.”Özellikle ABD’nin yerini almayacak vurgusu tam da ticaret savaşlarının alevlendiği bu dönemde konjonktürel bir okumaya tabi tutulmalı diye düşünüyorum.

Yi konuşmasının tam bu bölümünde şöyle bir örnek veriyor “Altı yüz yıl önce, Çinli denizci Zheng He, dünyanın en büyük filosunu Pasifik ve Batı Hint Okyanusu'na götürdü, otuz ülke ve bölgeyi ziyaret etti. Asla fethetmedi. Sömürgeci genişleme yapmakla meşgul olan Batılı güçler için bu düşünülemez ama Çin bunu yaptı." diyerek biz farklı bir yol izliyoruz vurgusunu sürdürüyor.

“Orman Yasasına İnanmıyoruz”

Wang Yi ayrıca konuşmasnda “…zayıfın güçlüye av olduğu ve kazananın her şeyi aldığı orman yasasına inanmıyoruz.” diyerek hem sert bir çıkış yaptı öte yandan liberal düzene de ciddi bir eleştiri getirmiş oldu. Ülkelerin birbirleriyle uyum içinde yaşayabilecekleri ve birbirlerinden öğrenebilecekleri farklı bir dünyaya inandıklarını belirten Yi’nin konuşması “Tarih, biri diğerine kendi sistemini empoze edilmesinde ısrar ederse, büyük olasılıkla bunun işe yaramayacağı ve hatta felaketle sonuçlanacağını göstermiştir. Çin başka modelleri almayacak ve kendi modelini de kimseye dayatmayacak.” diyerek çok eleştirilen Çin devlet sistemi konusundaki yorumlara da sert ancak diplomatik sınırlar içerisinde bir cevap veriyor.

Güney Çin Denizindeki Çin adalarının ve resiflerinin yasadışı bir şekilde işgal edildiğini belirten Yi; bu konuda bölgesel bir konsensüs içerisinde hareket edeceklerini bir kez daha tekrarlamış oldu. Burada bulunan askeri tesislerin savunma amaçlı olduğunu belirterek militarizasyonla hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. Ayrıca Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik iddialarının hiçbir zaman değişmediğini yeni bir şey söylemediklerini belirtti. Terörle mücadele konusunda küresel kampanyanın önemli bir üyesi olduklarını belirten Yi; “Afganistan, Irak ve diğer ülkeler ile barış görüşmelerinin teşvik edilmesi için ABD ve diğer çok taraflı işbirliği mekanizmalarına derinden bağlıyız. Çin ile ABD arasında terörle mücadelede ve terörün finansmanını önleme konusunda etkili işbirliği ve bilgi paylaşımı var.” diyor.

“Uluslararası Sistem % 100 Etkili Değil”

Rusya ile ilişkilere de değinen Yi, bunun son derece normal olduğunu ve başka ülkelerle de askeri tatbikatlar yaptıklarını belirterek Çin’in mevcut uluslararası sistem içerisinde hareket edeceğini söyleyen Yi, “ancak bu sistem %100 etkili değil. Amacımız sistemi değiştirmek değil, reform yapmak.” dedi.

Çin’in Sincan bölgesinde olan şeylerin Çin’in iç işleri olduğunu tekrarlayan Wang Yi; “Çin anayasasına göre hareket ediyor ve din özgürlüğüne saygı gösteriyor. Bölgedeki terörist olaylar, Müslümanların da masum hayatlarına zarar verdi. Hükümet, bölgenin daha istikrarlı hale gelmesine, yasa ve düzeni korumaya yardım etme sorumluluğunu yerine getiriyor. Ne yapılması gerektiğini yapıyoruz. Artık daha fazla terörist saldırısı yok.” dedi.

Çin’in Afrika’daki durumu hakkında gelen sorulara da cevap veren Yi; “Afrika ülkelerine yardımcı oluyoruz, irademizi dayatmıyoruz. Neye ihtiyaç duyduklarını görüyoruz. İnsanların büyüttüğü borç tuzağı sorunu açısından, bu projelerin sosyal ve ekonomik açıdan uygun olmasını sağlamak için Afrika ülkeleriyle çalışıyoruz.” diyerek yapılan eleştirilerin yersiz olduğunu belirtti.

“Bulanık Söylem İnşacı Pratik”


Çin diplomasisinin bu sözleri ve yine medyada yer alan birçok yorum aslında aynı minvalde ilerliyor. “Çin’in bir küresel hegemonya hedefi yok ve bu şekilde yapılan eleştiriler yersiz.” Ancak söylem ve pratiğe bakıldığında farklı bir inşa çabası görmek mümkün. Çin'in Jinping dönemindeki dış politikasını anlamak için Kemer ve Yol İnisiyatifi (BRI), Asya Altyapı ve Yatırım Bankası (AIIB) ve Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklığın (RCEP) iyi anlaşılması gerekiyor. Bu inisiyatiflerin hem fikri hem de politik amaçlarının analiz edilmesi elzem. Hatta bu girişimlerin Çin'in Asya'daki ve ötesindeki rolünü nasıl etkileyebileceğine dair sorular sormak lazım. Bu nedenle Çin’in “bulanık söylem stratejisinin” ABD ile var olan ticaret savaşında pazarlık diplomasisinin bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Aksi takdirde Çin’in bölgesel hegemonya hedefinde olan orta büyüklükte bir güç olduğu argümanını kabul etmek gerekecektir.
Paylaş:

28.09.2018

Chinawood Hollywood’a Karşı: Operasyon Kızıldeniz


Uluslararası ilişkiler ve sinema arasındaki ilişki hep ilgimi çekmiştir. Sinema okuyan ve bir dönem bu sektörle haşır neşir olmuş birisi olarak bu ilişki biçimini incelemek aynı zamanda politika ve sinema arasındaki etkileşimden doğan “semptomatik” ürünlerin etkilerini gözlemlemek açısından önemli bir katkı sağlıyor.

Hollywood film sanayisinin yıllar yılı bu konuda ABD politikalarının bir öncüsü ya da “habercisi” olması herkese tanıdık gelen bir konu olmuştur. Öyle ki ABD dış politikasını Hollywood filmleri üzerinden izlemek ve incelemek her ne kadar eksik olsa da mümkündür. Hatta bu konuda yazılan bazı yüksek lisans ve doktora tezleri de mevcut.

Çin son zamanlarda ciddi bir küresel güç adayı olarak öne çıkınca sinema alanına da el atmış görünüyor. Bu nedenle Çin ve ABD; sinema endüstrisinde de ciddi bir rekabet içine girmeye yakın. Uluslararası İlişkiler ve sinema arasındaki ilişkiden hareketle Çin'in ilk defa ciddi mesajlar verdiği filmi "Operation Red Sea" (Operasyon Kızıldeniz) 2018 yılı içinde 570 milyon dolar hasılat elde etmiş durumda. İşin hem ekonomik hem de sine-politik bir yönü var. Bir yandan "chinawood"inşasına yönelen Çin diğer yandan sinema aracılığıyla "politik mesajlar" veriyor. Filmin yönetmeni daha önce de Mekong Operasyonu filmi ile izlediğimiz Dante Lam.


“Conquer Fear, Conquer All”

2015 Yemen İç Savaşı sırasında 225 yabancı uyruklu ve 600 Çinli vatandaşın tahliyesini konu alan film Yang Rui (Zhang Yi) liderliğindeki 8 kişilik özel kuvvetler ekibinin bölgedeki limitsiz şiddetli muharebe tarzını ve zor bir kurtarma operasyonunu resmediyor. Çin Deniz Kuvvetlerine bağlı bir özel kuvvet ekibinin (Jialong Saldırı Takımı) Yemen'de (filmdeki adı Yewaire) yaptığı operasyonlar ve Zaka isimli terör örgütüne yapılan operasyonlar nefes kesiyor. 140 dakika süren filmin "aksiyon olmayan" sahnesi en fazla 5 dakika. Onun dışında şiddet dozu çok yüksek olan ve özellikle Çin özel kuvvetlerinin bir kasabada terör unsurlarına verdiği mücadele sonucunda tank savaşına dönen "all in one" bir film. Öyle ki filmdeki aksiyon sahneleri tabiri caizse görme ve işitme duyularına saldırıyor. Özel Kuvvetler ekibi filmin hemen başında Somalili korsanlar tarafından rehin alınan bir Çin kargo gemisine kurtarma operasyonu düzenliyor. Buradaki mesaj da önemli. Çin ticari yolunu ve vatandaşlarını koruyacağının işaretini yine uluslararası sular ve ulusal sular ayrımına çok dikkat ederek veriyor. Kargo gemisine yapılan operasyonda özellikle Somali ulusal sularına girmemeye çok özen gösteriyorlar.


Filmin verdiği temel mesajı "vatandaşlarımızı her yerde koruruz ve gerekirse savaşırız." şeklinde özetlemek mümkün. Ancak filmde bu özel operasyonlar için bile izin almaya çalışan bir Çin diplomasisi var. İlgili devlet izin vermeden bölgeye operasyon yapmayan bir "özel kuvvet" yaklaşımı diğer küresel güçler dikkate alındığında kulağa ilginç gelebilir. Burada da tüm "uluslara ve devletlere" saygılıyız mesajını vermiş film.

Filmin bir diğer ilginç mesajı ise "Conquer fear, conquer all" şeklinde. Bunu zaman zaman filmin içinde oyuncular arasındaki diyaloglarda da görmeniz mümkün. Yani "eğer korkuyu yenersek herkesi yenebiliriz" yaklaşımı ihtiyatlı ve tedbirci geleneksel Çin yöntemine çok yakın durmuyor. Burada stratejik bir dönüşümün emarelerini görmek mümkün.

“Die Hard Aksiyonu ile Black Hawk Down Tarzı Muharebe”

Filmin "milliyetçilik" tonu son derece yüksek. Çin'de yapılan savaş filmleri genelde Mao dönemini ya da daha eski dönemleri konu alıyor. Operasyon Kızıldeniz; İkinci Dünya Savaşı ya da komünist devrime odaklanan geleneksel Çin aksiyon filmlerinden bu yönüyle ayrılıyor. Buna düşük yoğunluklu ve yeni dönemin ruhuna (zeitgeist) uygun bir meydan okuma da diyebiliriz.
Film “Die Hard” gibi aksiyon filmleriyle daha fazla ortaklığa sahipken  "Kara Şahin Düştü" filmi ile de büyük benzerlikler gösteriyor. Özellikle kasabada kısılıp kaldıkları sahneler cidden bu filmi hatırlatıyor. Kısacası Chinawood ilk işini çıkarmış gibi görünüyor. Hem Çin Ordusunu yücelten hem de politik mesaj veren bir film. Gururlu bir milliyetçiliğe yönelik ciddi teşebbüsler olsa da film bu konudaki temposunu sürekli düşürerek aksiyon sahneler ile maskelemeye devam ediyor. Kısacası Çin milliyetçiliğini yüksek oktanlı bol şiddetli sahneler ile birleştiriyor.

Film her ne kadar Çin Deniz Kuvvetlerini öne çıkartsa ve milliyetçi karakterini ortaya koysa da klasik Hollywood kahramanlık (heroic) filmlerinden farklı bir omurgaya sahip. Öncelikle filmde öne çıkan bir karakter yok ve bu nedenle başrolde şu oyuncu var diyebileceğiniz biri de yok. Daha çok ekip öne çıkarılmış ve bu da Çin denilince aslında normal karşılanacak bir durum. Operasyon Kızıl Deniz filminin önemi, geleneksel Çin savaş filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz propaganda yüklü tarihselciliği yok ediyor.

“Kara Şahin Düştü Filminin Çin Versiyonu”

Yönetmen Dante Lam’ın "Başkan Xi'nin filmi izlediğini ve çok beğendiğini duydum." şeklindeki açıklamasını da not olarak eklemek gerekiyor. Lam ayrıca "Yükselen bir ritim, etkileyicilik, bu film Black Hawk Down'ın Çin versiyonu. Bence aynı seviyeye çok daha küçük bir bütçeyle ulaştık." (Black Hawk Down, 92 milyon dolara mal oldu, Operasyon Kızıl Deniz ise 70 milyon dolara mal olmuş.) diyerek aslında Hollywood yolunda oldukları konusunu onaylamış görünüyor. Ancak yine de Hollywood’un belirgin etkilerine rağmen özellikle aksiyon sahneleri inanılmaz şiddetli. Burada da Dante Lam’ın danışmanları arasında Hong Konglu ünlü yönetmen John Woo’nun olduğunu hatırlatmak gerekiyor. John Woo’nun filmlerinde de hesapsız bir şiddet arzı endam ediyor.


Filmde kadın karakterlerin de son derece baskın olması bir diğer dikkat çekici durum. Ekipteki tek kadın üye Tong Li karakteri en zor koşullarda mücadele veriyor ve cinsiyetçi bir ayrımcılık ya da vurgulama göze çarpmıyor. Hollywood açısından ince bir ders olabilir.

Sonuç olarak Operasyon Kızıl Deniz filmini klasik bir “semptom filmi”olarak nitelemek mümkün. Yayınlandıkları dönemin ruhunu arayan bu filmlerin seyirci üzerindeki etkisi mevcut toplumsal durumu tahkim etmesi yönünde oluyor. Çin’in ulusal gururunu ortaya koyması ve askere olan güvenini arttırması ise Operasyon Kızıldeniz’in en önemli etkisi gibi görünüyor.

“Operasyon Kızıldeniz” ayrıca büyük anlatılardan uzaklaşan ve bugünün bölgesel çatışmalarına odaklanan bir film. Savaşın doğasının nasıl değiştiğinin ve konvansiyonel yöntemlerin rastgele muharebe stilleri ile nasıl yer değiştirdiğini gösteriyor.

Bir "Çinli Google" (Baidu), bir "Çinli Twitter" (Weibo), bir "Çinli Facebook" (Renren) ve bir "Çinli Uber" (Didi Chuxing)dan sonra Amerikan hegemonyasına direnmeye çalışan bir diğer sektör "Çin Hollywood" u (Chinawood) olabilir mi? Çin, dünyanın en büyük film stüdyosunu - yaklaşık 200 futbol sahası genişliğinde- Çin'in doğu kıyısındaki bir sahil kasabası olan Qingdao'da kurdu. Qingdao Film Metropolis kendini dünyaya açmayı ve film çekmek için küresel bir yapı olmayı hedefliyor. Dalian Wanda Group Yönetim Kurulu Başkanı Wang Jianlin, bunu küresel film ve televizyon sektörünün gördüğü en büyük yatırım olarak niteliyor. Projenin toplam maliyeti: 50 milyar yuan (6,6 milyar Euro). Bunu da bir son not olarak eklemekte yarar var diye düşünüyorum.


“Çin Sularına Girdiniz Derhal Geri Dönün!”

Filmin en vurucu ve mesaj dolu sahnesi ise kesinlikle final sahnesi. Çin Deniz Kuvvetleri Güney Çin Denizine girmeye çalışan yabancı unsurlara "Çin donanması konuşuyor. Çin sularına girdiniz. Derhal geri dönün." şeklinde anons yapıyor ve film bitiyor.
Yoksa bir sonraki film “Operation South China Sea” (Operasyon Güney Çin Denizi) mi olacak?

Ne dersiniz?




Paylaş:

21.09.2018

ABD-Çin ticaret Savaşının Kronolojisi/2018


ABD-Çin arasında başlayan “ticari savaşların” yankıları sürmeye devam ediyor. Çin’in geri adım atması ya da temkinli davranması beklenirken “gümrük tarifeleri” konusunda misillemede bulunan ve bölge ülkeleri ile askeri tatbikatlar yapan Çin stratejik koordinasyon ve yeni bir tür uluslararası ilişkiler türü inşa etme isteğini de artık görünür kılmış durumda.

Ticari savaşların geldiği noktayı daha iyi anlamak için sürecin kilometre taşlarını özetlemeye çabaladım umarım yararlı bir içerik olur.

1 Mart: ABD Başkanı Donald Trump, Çin'den gelen metaller de dahil olmak üzere, tüm çelik ve alüminyum ithalatlarına ilişkin gümrük tarifelerini açıkladı.

22 Mart: Trump, 50 milyar dolar değerindeki Çin mallarına % 25'lik bir gümrük tarifesi uygulayacaklarını açıkladı. Çin; çelik ve alüminyum ile ilgili misillemede bulunacağını duyurdu.

3 Nisan: ABD ticaret temsilcisi tarifelere tabi Çin mallarının listesini açıkladı. Söz konusu endüstri kolları için 60 günlük bir değerlendirme süresi belirlendi.

4 Nisan: Çin; misilleme tarifelerine tabi olan yaklaşık 50 milyar dolar değerinde 100'den fazla ABD malının bir listesini hazırlamaya başladı.

21 Mayıs: ABD ve Çin yapılan görüşmelerden sonra tarifeleri önlemek için ticaret anlaşması taslağını açıkladı.

29 Mayıs: Washington; 50 milyar dolar değerindeki Çin mallarına uygulanan tarifelerin, 15 Haziran'da çıkarılan ürünlerin nihai listesiyle birlikte devam edeceğini duyurdu. Bu hamle oluşmaya başlayan anlaşmayı geçersiz hale getirmeye başladı.

15 Haziran: Trump yeni tarifelere tabi malların son listesini çıkardı. 34 milyar dolar değerindeki Çin ithalatı, 6 Temmuz itibarıyla yeni % 25'lik tarife kapsamına girecek ve 16 milyar dolarlık bir ithalat daha sonra tarifeye eklenecek. Çin, eşdeğer bir tarife oranıyla misilleme yapmaya hazırlanıyor.

18 Haziran: Trump, 200 milyar dolar değerindeki Çin malına % 10'luk bir tarife tehdidinde bulundu.

6 Temmuz: 34 milyar dolar değerinde Çin mallarına uygulanacak tarifenin ilk dilimi yürürlüğe girdi. Çin aynı şekilde cevap verdi.

10 Temmuz: ABD,% 10'luk bir tarifeye tabi tutulabilecek 200 milyar dolarlık Çin mallarının ilk listesini yayınladı.

1 Ağustos: Washington, Pekin'e uygulanan tarife tehdidinin oranını arttırarak, 200 milyar dolar değerindeki Çin mallarına uygulanacak tarife oranını % 10'dan % 25'e çıkarmayı planladığını açıkladı.

3 Ağustos: Çin; Trump tehdit etmeye devam ederse 60 milyar ABD doları değerindeki ürünlere çeşitli oranlarda tarifeler uygulayacağını açıkladı.

7 Ağustos: ABD 16 milyar dolar değerinde Çin malı için olan ikinci tarife diliminin 23 Ağustos'ta yürürlüğe gireceğini açıkladı.

23 Ağustos: ABD, 16 milyar dolar değerindeki Çin mallarına tarife uygulamaya başladı ve Pekin aynı değerde ürüne aynı oranda tarifelerle karşılık verdi.

7 Eylül: Trump; 200 milyar dolar değerindeki Çin mallarına tarifelerin yakında uygulanacağını ve ek olarak 267 milyar dolar değerinde Çin malına da gümrük vergisi getirme planlarının olduğunu açıkladı.

17 Eylül: Trump; Çin'in "uygulamalarını/pratiklerini değiştirmek istemediğini" söyleyerek 200 milyar dolar değerinde Çin mallarına uygulanacak olan % 10'luk tarifeleri açıkladı.

18 Eylül: Çin, "seçim hakkı" bulunmadığını ancak "meşru hak ve çıkarlarını korumak için" yeni tarifelere misilleme yapılmasına karar verdi. Çin; ABD'den ithal edilen 60 milyar ABD doları değerindeki mallar ile ilgili tarifeleri duyurdu.

24 Eylül: 200 milyar dolar değerindeki Çin mallarına ve 60 milyar dolar değerindeki ABD mallarına uygulanacak gümrük tarifeleri yürürlüğe girdi.

12 Ekim: Çin'in ABD ile ticareti, ticaret savaşlarına rağmen ilk üç çeyrekte% 6,5 arttı.

19 Ekim: Bloomberg anketine katılan uzmanların beklentisi Çin'de 3. çeyrek büyümesinin yüzde 6.6 seviyesinde olmasını bekliyordu. Bir önceki çeyrekteki büyüme verisi ise yüzde 6.7'ydi.
Paylaş:

17.09.2018

Çin'in Dış Politikasında İnşacı Manevra: Kuşak ve Yol Girişimi



Çin’in "One Belt One Road" girişimi ya da güncellenmiş adıyla "Belt and Road Initiative" (Kuşak ve Yol Girişimi) tarihteki en iddialı altyapı projesi olup dünya nüfusunun yüzde 65'i ve küresel GSYİH'nın yüzde 40'ı dahil olmak üzere 68'den fazla ülkeyi kapsıyor. Bu inisiyatifi kabaca iki bölüme ayırabiliriz: Kapsadığı alanve projenin ardındaki fikir. 

Kuşak ve yol girişimini en kısa şekilde “Avrasya ve Pasifik'te birbiriyle bağlantılı ticaret anlaşmaları ve altyapı projeleri topluluğu” olarak tanımlamak da mümkün. Karada “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve denizde “21. Yüzyılda Deniz İpek Yolu.

Kuşak ve Yol girişimi yeni liman, otoyol ve demir yolları ile bağlanarak küresel ticareti yeniden şekillendirme hedefine yönelik yoğun bir stratejik erişim isteğini gösteriyor. Dolayısıyla bu proje sadece ekonomik bir proje değil. Ülkelerin kırılgan ekonomileri ve zayıf altyapılarından yola çıkıp diğer güvenlik açıklarını da ele alarak Çin'in dış politikasında "inşacı"bir tasarıyı hedefliyor.  Çin, yirmi yılı aşkın bir süredir hızlı büyümesiyle, boyutuna ve gücüne göre düşük bir diplomatik profil çizdi. Önümüzdeki yıllarda, Çin’in diplomasisi yeni fikirlere ve taktiklere ihtiyaç duyacaktır. Kuşak ve Yol girişimi işte burada önem kazanıyor. Bu girişimi inşacı bir perspektiften incelemek konuyu anlamak açısından yararlı olabilir. Yapan-yapı arası ilişkiden hareketle Çin'in ortaya koyduğu bu maddi gücün ona yüklenen anlamdan daha az önemli olduğunu söylemek mümkün. Burada inşa edilen Çin'in dirilişi, geri dönüşüdür diyebiliriz. 

Ekonomik anlamda Çin’in yeni pazarlara açılma ihtiyacının önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu belirtmek gerekiyor. Diğer yandan politik amaç olarak Çin’in geçmişteki tarihi statüsünü bu proje ile yeniden tesis etmeye çalıştığını söylemek de mümkün. Çin her ne kadar projenin sadece ekonomik amaçlar taşıdığını açıklasa da söz konusu projenin ardında yer alan Çin’i yeniden “merkez ülke” yapma iştahının önemli olduğu görülmektedir.

Projelerin çoğu Asya'da yoğunlaşmasına rağmen Çin girişimi doğal etki alanının ötesinde genişlemiş durumda. Bu da stratejik açıdan ulaşması zor olan bölgelere ulaşmasını ve ticari, politik, güvenlikle ilgili savunmasını daha derin bir alanda kurmasını sağlıyor. Yunanistan'ın Pire limanının büyük bir hissesine sahip olan Çin aynı zamanda Balkanlar'da yoğun bir otoyol inşa faaliyetine girişti. Öte yandan Afrika kıtasındaki ülkeleri demiryolları ile birbirine bağlamakla meşgul. Yine yakın zamanda kuzeyden “arktik” ipek yolunu oluşturmaya çabalıyor ve nükleer buz kırıcı gemilerle Süveyş kanalının önemini azaltacak ve seyahat süresini kısaltan hatlar üzerinde çalışmaya devam ediyor. Yakın zamanlarda nakliye süresini yarı yarıya azaltan bir kargo gemisi seyahati sorunsuz gerçekleştirilmiş durumda.

Jeopolitik Rekabet Kaçınılmaz mı?

ABD'nin paniklemesi biraz da bu yüzden. Rusya ve özellikle İsrail projeye yatırım yapmaya devam ediyor ve artık uzmanlar Kuşak ve Yol girişiminin ekonomik ve politik anlamda bir "game changer" (oyun değiştirici) olduğunu ve olacağını kabul ediyorlar. Dolayısıyla ciddi bir jeo-politik rekabetin yaşanacağını söylemek abartı olmayacaktır.

Kuşak ve Yol girişimi kapsamında ülkelere ihtiyaç duyulan altyapı finansmanı sağlamayı ve uluslararası pazarları Pekin'e bağlayarak küresel ticareti yeniden dizayn eden, şu ana kadar 500 milyar dolarlık bir harcama yapılan "stratejinin" karşısında ABD'nin bir karşı stratejisi yok. Çin'in Kuşak ve Yol girişimi kapsamında çoğunluğu Asya'da olmak üzere 210 milyar dolar düzeyinde yatırım yaptığı tahmin ediliyor.


ABD ile olan ticaret savaşları bağlamında okunduğu zaman, Çin’in özellikle ilk aşamada bölgesel ve daha sonra küresel bir hegemonik dönüşümü politik alanda ŞİÖ, ekonomik alanda ise Kuşak ve Yol girişimi ile başlattığı söylenebilir. Kuşak ve Yol girişimi ilk zamanlarda çeşitli fırsatları barındıran çekici bir model iken artık pek çok ülkenin hoş karşılamadığı bir Amerikan modelinin tek geçerli alternatifi olma yolunda ilerlemektedir.

Batı’nın Yeni Çin Söylemi: “Borç Tuzağı” Diplomasisi

Bir çok analiste göre Kuşak ve Yol girişimi projesi aynı zamanda Çin için büyük bir kumar. Bölgedeki ülkeler birçok sorunla karşı karşıya. Çin bu ülkelerde güvenliği sağlamak zorunda kalabilir. Rusya gibi "derin rakipler" bayrak açabilir. Dolayısı ile Çin'in işi zor. Rusya da Kuşak ve Yol girişiminin kendi nüfuzuna etkisini hesap ediyor. Stratejik açıdan bir denge yakalamaya çalışıyor. Çin'in verdiği kredilerin ve yaptığı yatırımların bir süre sonra siyasi ve ekonomik baskı aracı haline geleceğinden dolayı çekiniyor. Orta Asya, Afrika ve Güneydoğu Asya'da, Kuşak ve Yol girişimin hedef aldığı birçok kilit ülke ekonomik ve siyasi istikrarsızlık ve yolsuzluğa eğilimli gibi görünüyor.

Bununla beraber özellikle Batı basınında son zamanlarda çok çıkmaya başlayan “borç tuzağı diplomasisi” (debt trap diplomacy) başlıklı yazılar mevcut. Bu yazıların temel mantığı Çin’in bölgede kırılgan ekonomilere sahip ülkelere borç verip daha sonra bu borcu ödeyemeyeceği noktada ülkedeki projeleri tamamen satın aldığı şeklinde. Sri Lanka’da yer alan liman projesinde Sri Lanka borcunu ödeyemeyince söz konusu liman Çin tarafından 99 yıllığına kiralanmıştı. Yine Afrika’da Zambiya ve Kenya gibi ülkelerde Çin’in benzer görüşmeleri yürüttüğü iddia ediliyor. Ancak bu örnekler ışığında Kuşak ve Yol girişimini tamamen bir “tuzak” olarak nitelemek hem manipülasyona hem de kolaycılığa kaçıyor.

Büyük ekonomik sorunlar yaşayan Yunanistan’ın Pire limanı örneği bu söyleme karşılık örnek olarak verilebilir. Pire limanı Kuşak ve Yol girişimi projesi kapsamında son derece önemli bir pozisyonda. Çinli firma Cosco Group, 2052 yılına kadar limanın yüzde 66'lık hissesine ve ruhsat haklarına sahip durumda. Ayrıca geçmiş dönemlere göre limanın hareketliliği çok artmış ve giderek de artmaya devam etmektedir. Ancak bu da tabi projenin tamamen “ticari”bir niyet üzerinden hareket ettiğinin kanıtı olarak gösterilemez. Yani buraya da bir şerh koyabiliriz. Bu noktada söz konusu projenin ya da girişimin küresel yapı açısından ortaya çıkardığı fırsatların ve tehditlerin doğru analiz edilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Kuşak ve Yol Girişiminin Güvenliği: Çin’in Askeri Üsleri

Bu arada Kuşak ve Yol girişimi Çin’in terörle mücadele çabalarının önemini de artıracaktır. Girişimin karasal kısmının çoğu Orta Asya'dan geçecek. Bu durum bölgedeki Çinli işçilerin sayısını ve beraberindeki güvenlik risklerini de artıracak bir durum ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle Çinli işçilerin yurt dışında korunması Çin hükümeti için giderek artan bir endişe kaynağı haline gelmiş durumda. Cibuti’de açılan askeri üsse yenileri eklenebilir. Özellikle Afganistan’da bulunan Wakhan koridoru bu anlamda Çin için bir risk kaynağı durumunda. Hatta Çin ve Afganistan’ın burada kurulacak müşterek bir askeri üs konusunda görüşmeler yürüttüğü de bir dönem basına yansıyan konular arasında yer alıyordu. Çin’in özellikle radikalizmin önlenmesi konusunda avantajlar kazanmak için Afganistan ve Pakistan arasında bir mekik diplomasisi yürüttüğü de biliniyor. Ayrıca Kuşak ve Yol girişiminin en önemli koridorlarından birisi olan Çin Pakistan Ekonomik Koridorunda (CPEC) tahminen 13 bin Pakistan askeri güvenlik için görevlendirilmiş durumda. Bu sayının yakın bir zamanda artması bekleniyor.


Aslında dikkatle bakıldığında özellikle Orta Asya’da ve Afganistan’da Çin’in bölgedeki diğer askeri unsurlara güvenlik açısından ihtiyacı olduğu söylenebilir. Mesela Afganistan’da ABD askeri varlığının azalması Çin açısından küresel hegemonya açısından olumlu gibi görünse de öte yandan bölgede radikal unsurların yeniden aktive olması Çin açısından ciddi bir güvenlik sorunu yaratacaktır. Yine aynı şekilde Orta Asya’daki askeri unsurlar ile Çin güvenlik anlamında ortak çalışmaya zorunludur. Yakın zamanda gerçekleşen ve sona eren Vostok 2018 adlı askeri tatbikata Çin askeri unsurlarının katılması da bunu teyit etmektedir. Dolayısıyla Kuşak ve Yol girişiminin uygulanması ciddi bir güvenlik maliyetini de beraberinde getirmektedir. Bu maliyet muhtemelen projenin içinde yer alan diğer devletlerin katkısı ile çözülebilir ancak ciddi istikrarsızlık durumlarında Çin’in müdahaleci bir tavır içine girmesi beklenebilir. 2016 yılında Çin’de onaylanan terörle mücadele yasasının 7. Maddesi, Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ve diğer Çin güvenlik güçleri mensuplarının, ilgili ev sahibi ülke tarafından onaylanması halinde yurtdışında terörle mücadele görevlerini yerine getirmelerine izin veriyor.

Marshall Planı mı Yeni Sömürgecilik mi?

Yine özellikle batı basını tarafından yeni Marshall planıya da yeni sömürgecilik olarak yaftalanan proje ciddi bir baskı altına girmiş durumda. Marshall planı ile karşılaştırmak doğru değil çünkü gerek tarihsel koşullar ve gerek iki proje için harcanan paralar konusunda ciddi farklılıklar mevcut. Marshall planı için ABD tarafından o dönem harcanan para bugünün değeri ile 130 milyar dolar civarında bir rakama tekabül ediyor. Oysa Kuşak ve Yol girişimi için proje tamama erdiğinde ortalama 1 trilyon dolar düzeyinde bir meblağdan bahsediliyor.

Kuşak ve Yol girişimi ile ilgili tartışmalar devam ediyor ve projenin geleceğinde daha da keskinleşerek devam edecek gibi görünüyor. Batı söz konusu projeyi yukarda değinildiği gibi borç diplomasisi, yeni-sömürgecilik ve yeni Marshall Planı olarak itham etmiş durumda. Buna karşılık Çin tarafında da ciddi bir entellektüel hareketlilik söz konusu. Çinli düşünürler, yazarlar,think thankler vs. de konu hakkında sürekli fikri bir üretim içerisindeler. Çin tarafı projenin küresel ihtiyaçlar ve altyapının ilacı olarak görüyor. Ayrıca Çin tarafı Kuşak ve Yol'u Çin'in ilerde gireceği kaçınılmaz jeo-politik rekabet içerisinde elindeki en önemli enstrüman olarak değerlendiriyor. Bunun yanında yeni bir uluslararası ilişkiler türünün inşasında önemli bir unsur olacağını ekliyorlar.

Çin tarafında özellikle kırılgan ekonomiler ile yapılan sözleşmelerde finansal ve endüstriyel anlamda yerel ihtiyaçlara odaklanan daha spesifik sratejiler geliştirilmesi tartışma konularının başında geliyor. Batı, Kuşak ve Yol girişimini bir küresel hakimiyet projesi olarak nitelendirirken Çinli bazı düşünürler kuşak ve yol girişiminin bilinçsiz büyümesinin küresel hakimiyeti elde etmekten ziyade bölgesel hakimiyeti deforme edebilecek konjonktür yaratabileceği konusunda uyarıyorlar. Sonuç olarak Çin'in kuşak ve yol girişimi ile ilgili tartışma platformlarını çeşitlendirmesi ve her ülkeyi eşit bir şekilde dinleyerek var olan sorunlara çözüm araması projenin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi ve söz konusu ülkelerin alt yapı sorunlarına çözüm üretmesi açısından önem taşıyor.

Ülkeler bazında finansal sorunları ile beraber Kuşak ve Yol girişimi, dünyanın ekonomik ticaret tarihini değiştirmeye hazırlanıyor. Tüm bu bölgenin geleceği ve özellikle de Asya'nın yükselişine katkıda bulunacağı muhakkak. Ancak sürecin yine de yoğun analize ihtiyacı var. ABD’nin kuşak ve yol girişimi konusunda kapsamlı bir algı yönetimi yürüttüğünü söylemek mümkün. Çin'in devlet medyasının yanında ana akım ve alternatif medya konusunda yeni stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Söz konusu proje bir ticaret inisiyatifi olmasından ziyade uluslararası güvenliği etkileyecek derecede önemli ancak "tesiri belirsiz"bir karakteristiğe sahip sosyo-politik bir fay hattı görünümünde.

Çin hükümeti bu tarz büyük projeleri finanse etmek için Asya Altyapı ve Yatırım Bankasını ve 40 milyar dolarlık bir İpek Yolu Fonu kurdu. Ancak kuşak ve yol girişimi bölgeler arası politik koordinasyon konusunda sıkıntıları olduğu görülüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü, Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu, Çin-Afrika İşbirliği Forumu ve 16 + 1 platformu gibi mevcut siyasi organizasyonlar projenin yönetişimi konusunda istenen verimi sağlayamıyor.

Çin'in bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselişi yeni fırsatlar ortaya çıkarırken, aynı zamanda ciddi bir güvenlik maliyeti ve Çin ekonomik projelerini ile ilgili niyetler konusundaki endişeleri de büyüten yeni zorluklar getiriyor.


Paylaş:

1.09.2018

Avrasya'da Askeri Stratejik Dönüşüm: Vostok 2018



Avrasya jeopolitik açıdan iki bölgesel güç arasında sıkışmış durumda. ABD’nin “satranç tahtası” olarak tanımlanan bu alana zaman zaman müdahil olması ve “çevrelemek” için yoğun çaba harcaması bölgede yaşanan politik kaosu daha da derinleştiriyor. Küresel siyasette keskinleşen ilişkiler ve var olan konjonktürel durum Çin ve Rusya’yı birbirine yakınlaştırırken aynı zamanda ABD karşıtı güçlü bir blokun oluştuğu görülüyor.

Ancak her şey dışardan göründüğü gibi değil. Rusya ve Çin arasında da bir takım sorunların olduğu biliniyor. Özellikle Orta Asya konusundaki bölgesel nüfuz çekişmesi Çin’in “One Belt One Road” projesi ile daha da gerginleşmiş durumda. Rusya her ne kadar projeye destek verme noktasında bonkör davranırken bir yandan da kendi tarihsel nüfuzunu korumanın hesaplarını yapıyor.

Tam da bu jeopolitik karışıklıkların içerisinde Vostok 2018isimli askeri tatbikata Rusya ve Çin Ordularının katılması Avrasya’da başlayan bu politik ve ekonomik dönüşümün giderek derinleştiğini gösteriyor.



Çin Ulusal Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, Çin ile Rusya arasında Vostok-2018 veya Doğu-2018 olarak adlandırılan ortak askeri tatbikatın bölgesel barış ve güvenliği sağlama yeteneklerini güçlendireceğini belirtmiş durumda. Uzmanlar ortak tatbikatın iki ordu arasındaki derin karşılıklı güven ve pratik işbirliğini yansıttığını, ancak iki tarafın diğer ülkeleri dışlayan veya hedefleyen bir savunma ittifakı oluşturduğu anlamına gelmediğini belirtiyor.

İki ordu 11-15 Eylül tarihleri arasında, Rusya'nın Trans-Baykal bölgesinde Tsugol tatbikat alanında ortak operasyonlar yapacak. Konu ile ilgili “Tatbikat, herhangi bir üçüncü tarafa yönelik değil, herhangi bir bölgesel durumla da ilgili değil” vurgusu yapılıyor. Rus askeri makamlarına göre söz konusu tatbikat yaklaşık 300 bin Rus askeri, 900 tank ve 1000 uçağın yanı sıra Çin ve Moğolistan birliklerinin yer aldığı 1981 yılından bu yana Rusya'nın en büyük askeri tatbikatı olacak. Çin ilk defa yabancı bir ülkede bu denli büyük bir askeri tatbikata katılacak.

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Kıdemli Albay Wu Qian "Tatbikatlar Çin ve Rusya'nın kapsamlı koordinasyonunu sağlamlaştırmayı ve geliştirmeyi amaçlıyor" derken Rusya Savunma Bakanlığı Ağustos ayı sonlarında 10 adet Rus Su-35'i Çin'e teslim edeceğini doğruladı ve “askeri teknolojide Çin-Rus işbirliğine ilişkin çalışma plana göre gidiyor” dedi. Uzmanlar askeri tatbikatların Çin ve Rusya arasındaki karşılıklı anlayışı ve güveni artırmanın iyi bir yolu olduğunu ve askeri bir ittifak oluşturma aracı olmadığını söylüyor.

Tam olarak emin değilim ama bu askeri tatbikat için "NATO'nun en büyük kabuslarından birisi gerçekleşiyor" diye değerlendirebiliriz. Çin Ordusunun 1970'li yıllardan beri sıcak muharebe deneyimi bulunmuyor. Bu nedenle Rusya ile yapılan bu tatbikat önem kazanıyor. Pekin'deki yetkililer, manevralarda 3.200 askerin, 900 tankın ve 30 jetin ve helikopterin yer alacağını açıkladılar.


Aslında bu tatbikat önemli bir jeopolitik dönüşümün de habercisi sayılabilir. Rusya'nın bu tarz tatbikatlarında genelde rakip Çin olurken şimdi bir müttefik olarak bu tatbikatlara katılıyor. 1960'lı yıllarda var olan SSCB-Çin sınır çatışmaları tarihe karıştı. Şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki Ukrayna meselesinden sonra Rusya, Çin'e çok yaklaştı. ABD'nin bir dönemler korkulu rüyası olan bu jeopolitik durum bugün gerçekleşmek üzere. Rusya ve Çin bir anlamda tek kutuplu Amerikan modeline, stratejik bir ortaklık temelinde muhalefet etmek üzere anlaşmış gibiler.

Rusya ve Çin arasında Orta Asya konusundaki anlaşmazlıkların saklı kaldığı aşikar. Ama jeopolitik bir kırılmanın olduğunu söylemek de mümkün. Global Times gazetesinde yazarlar Guo Yuandan ve Liu Yupeng, “Çin askeri birliklerinin Rus askeri tatbikatlarına katılımı, Çin-Rusya kapsamlı stratejik ortaklığının askeri ve güvenlik alanlarında daha da derinleştiğini gösteriyor”diyor.

Bu arada Çin Ordusunun resmi web sayfasında China Daily menşeli bir yoruma yer verilmiş. Başlığı "Askeri tatbikat yanlış yorumlanmamalı". Yapılan tüm askeri tatbikat ve işbirliğine rağmen Çin tarafının aşırı temkinli yaklaşımının da doğru okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu biraz da ABD ile oluşabilecek bir sıcak çatışma riskinden çekinilmesinden kaynaklanıyor.

Sonuç olarak Rusya ve Çin arasındaki yakınlaşma devam ederken Trump’un yeni hamlelerle ticaret savaşlarını gerginleştirmesi beklenebilir. Bu durumun uluslararası güvenliğe etkilerinin de giderek artacağı yorumunu yapabiliriz.

*


Küresel Batı'nın Çin ve Rusya ilişkileri ile ilgili temel olarak iki bakış açısının olduğunu söylemek mümkün. Birincisi ilişkinin bir "imaj" olduğunu ve iki ülke arasındaki uçurumun çok geniş olduğunu savunurken, ikincisi ise Pekin ve Moskova'nın müttefik olduğunu iddia eder. İkinci görüşü savunan mantığın  soğuk savaştan arta kalan bir düşünce ikliminde hareket ettiğini söyleyebiliriz. Onların yaklaşımına göre, dünyanın bütün ülkeleri ya müttefik ya da düşman. 

Çin ve Rusya'nın bir ittifak oluşturduğunu söylemek şu an için zor. İki gücün siyasi ve askeri müttefike dönüştüğü bir küresel düzen çok daha büyük bir etki yaratırdı. Çin ve Rusya gelişmekte olan pazar ülkeleri ve ikisinin de  hedefi hegemonyayı arttırmaktan ziyade kalkınmayı sürdürmektir. Bu iki ülkenin de stratejik bir genişlemeden ziyade ilk aşamada bölgesel bir güç olma hedefi var. 

Birbirleriyle olan işbirliği, temel stratejik öz güven, dış baskıyla bağımsız olarak başa çıkma becerisi ve stratejik hırslara sahip olmadıkları gerçeği bu ülkeleri stratejik müttefik değil ama stratejik ortak yapar. 

Öte yandan filolar kuran, uzay kuvveti kuracağını açıklayan ABD; Rusya ve Çin'i stratejik rakipler olarak tanımlıyor. Hegemonyasını korumanın uğruna küresel ticaretten bile vazgeçebilecek bir hırsa sahip olan bu ülkenin hedefi nedir peki "Stratejik düşmanlık mı?"

*Yazar tarafından 02.09.2018 tarihinde  güncellenmiştir. 

Paylaş:

19.07.2018

Stratejik Rekabetin Küresel Etkileri Üzerine: ABD ve ÇİN




Çin'in karşılaştığı problemleri aşmak için stratejik bir düzeyde "küreselleşmeyi" yeniden düşünmesi gerekiyor. Entegre olmaya çabaladığı sistemi değiştirmek için karşısındaki tarihsel blokun yenilmesi elzem. Bu ise kolay değil. O zaman çözüm manevra mı yoksa meydan okuma mı?

Bundan önceki bir çok örnekte genelde manevrayı bir yöntem olarak kabul eden Çin, sistemik bir değişimin önümüzdeki 20-30 yıl içinde yapay zeka gibi paradigma değiştirici kavramlarla oluşabileceğini değerlendiriyor. Ama bu da güçlü bir argüman değil.

Yapay zekanın bugün geldiği düzeyde nasıl bir katkı sağlayacağı belirsiz. Nasıl bir yöne gideceğini de araştırmaların yoğunluğu ve hedefleri belirleyecek. Çin'in ABD ile olan "küresel mücadelesi"nde unutmaması gereken nokta bu mücadelenin sadece "ticaret" ekseninde olmayacağıdır.

Küresel çapta hegemonik mücadele her zaman politik ve kültürel bir veçheyi de barındırır. Bunlardan yalıtarak "ticaret"alanında savaşırım deme lüksünüz, en azından geçmiş örneklere bakıldığında yok. Yapay zeka gibi devrimsel momentumlar da eninde sonunda üstyapıya bağımlı.

Hasıl-ı kelam böyle bir mücadeleye girişiyorsanız ya da girişecekseniz "politik" bir stratejiniz olmak zorunda. Çin'in politik stratejisinin de "zamanını bekle ve gücünü sakla" temelinde olduğunu düşünüyorum. Sadece ticaret, barışçıl yükseliş ve kazan-kazan modeli çok iyimser.

Yine de Çin’in uzun süre daha “ticaret” alanında bu mücadelesini sürdüreceği görülüyor. Dünya Ticaret Örgütü gibi aslında kendi tarihsel tecrübesine ve ideolojisine uzak olan uluslararası yapıların desteğiyle bu mücadeleyi kazanacağını hesap ediyor. ABD ise bugüne kadar neo-liberal bir iklimde kendisinin işine yarayan bu uluslararası örgütlerin artık ayağında dolandığına ve kendi çıkarlarına hizmet etmediğine inanıyor. Tam da böyle bir kırılma noktasında ilişkilerin nereye gideceği konusunda mebzul miktarda öngörüde bulunulabilir.

Bu iki küresel gücün ilişkilerinin geleceği konusunda bir kaç senaryo ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi Çin'in,  tarifeleri düşürerek ABD mal ve hizmet ithalatını artırması olacaktır. Yani içerideki pazarı daha fazla açacaktır.

İkincisi, Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde ABD ve Çin  müzakere ve politika koordinasyonu geliştirecek ve genişletilecektir. Gelişmiş ülkelerdeki endişelerin giderilmesi için  teknoloji transferi, e-ticaret ve KİT'ler konusunda yeni kurallar getirilecektir.

Üçüncüsü DTÖ küresel ticaretin temel düzenleyicisi olarak hareket etmesine rağmen, belirli ekonomilerin aşırılığı hakkında hiçbir şey yapamayacak. Böylece bugün gördüğümüz ticaret anlaşmazlıkları normalleşecek. Bölgesel ticaret sistemleri popüler hale gelerek artacak.

Dördüncüsü ABD, AB ve Japonya Trans-Pasifik Ortaklığını yeniden canlandırarak yeni anlaşmalar imzalayacaklar. Çin ve ABD kendi yollarına gidecekler ya da gelişmiş ekonomiler Çin'i ticaret ve finansal sistemlerden dışlayacaktır.


Sonuç olarak çok taraflı ticaret sistemi marjinalize olup yok olabilir. Ya da küresel güçler makul çözüm senaryoları üzerinde çalışarak küresel ticareti koruyan çözümlere ulaşabilirler. Rusya ve Çin'i "stratejik rakipler" olarak tanımlayan ABD buna ne der zaman gösterecek. Çin’i rakip gösteren ABD’nin Çin küresel ticaret kurallarını harfiyen uyguladığında kafası karışıyor.

Xiaoping’in “kedinin siyah, beyaz ya da kırmızı olması önemli değildir; önemli olan kedinin fareyi yakalamasıdır.” sözü ABD ve Çin arasındaki ideolojik çelişkilerin üstünü örterken bu alanda oluşabilecek soğuk savaş benzeri bir mücadele alanının silikleşmesine neden oluyor. Belki de ABD’nin en çok hayıflandığı nokta bu olsa gerek.

Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo