"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

30.06.2019

Küresel Rekabette İkinci Ateşkes Dönemi: Trump’ın Israrı Jinping’in Sabrı



Clausewitz’in dediği gibi her çağ kendi savaşını yaratıyor. Küresel sistemde yerleşik olan güç, kendisine meydan okuyan bir güce geleneksel yöntemlerle değil zamanımızın “sınırsız” yöntemleri ile cevap vermeye gayret ediyor. Ticaret savaşlarını da bir bakıma bu bağlamda değerlendirmek iddialı bir önerme olmaz sanırım.

Aslında bunu ABD ve Çin arasında devam eden bir “hibrid savaş” olarak tanımlamak mümkün ancak sisteme olan etkisini kavramak için daha geniş açıdan bakan teorik perspektiflere de ihtiyaç olduğu aşikar.

ABD Başkanı Trump ve Çin Devlet Başkanı Jinping arasında G20 kapsamında Japonya Osaka’da gerçekleşen zirve geçen sene Buenos Aires’te gerçekleşen zirveyi hatırlatıyor. Buenos Aires’te “90 günlük bir ateşkes” kararı alan taraflar bu yıl yapılan zirvede de bir bakıma aynı kararı aldılar. Başlıkta da belirttiğim gibi “ikinci bir ateşkes” dönemi başladı denilebilir.

ABD’nin Çin’e yönelik alerjisi ile ilgili geçmişten birçok örnek verilebilir. Ancak Aralık 2017 yılında yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi somut bulgular arayan araştırmacılar için önemli ipuçları içeriyor. Bu belgede Çin ve Rusya; ABD’ye meydan okuyan “revizyonist güçler” olarak tanımlanıyor. Çin ve Rusya’yı Amerikan değerlerine zıt bir dünya inşa etmekle itham eden belge aynı zamanda Çin’in ABD’yi Hint-Pasifik bölgesinden çıkarmaya çalıştığını iddia ediyor.

Obama döneminde ortaya konulan “pivot-to-asia” tartışmalı bir diplomatik miras olarak her ne kadar bir dengeleme sağlamayı başardıysa da Asya-Pasifik’in temel jeopolitiğini gözden kaçırmış gibi görünüyor.

Trump’ın ortaya koyduğu tutarsız ve sert yaklaşım ise “dengenin” tamamen kaçtığını gösteriyor. Trump’ın Mart 2018’de “ticaret savaşları iyidir” diyerek başlattığı yaklaşım inişli/çıkışlı bir seyir çizerek bugüne kadar geldi. 10 Mayıs 2019 tarihinden sonra ise son derece gerilimi yüksek bir döneme girdi.

Huawei; ABD İçin Ulusal Güvenlik Tehdidi mi?

Osaka’da yapılan Trump ve Xi zirvesinin en önemli sonucu Trump’ın Huawei ile ilgili yaklaşımı oldu. Bir süre önce “ulusal güvenlik tehdidi” olarak görülen ve birçok yaptırıma uğrayan Çin’li dev Telekom şirketi Trump’ın yaptırımların gevşetileceği kararı ile birlikte kısa da olsa bir nefes almış görünüyor. Ancak Huawei hala ABD Ticaret Bakanlığının “listesinde” ve Trump bu konu ile ilgili somut şeyler söylemekten kaçındı. Trump ayrıca "Huawei; birçok ABD teknoloji ürünü için önemli bir müşteri." dedi.

Bu arada Huawei ile ilgili değişen tutumundan dolayı özellikle ABD’li şahinler tarafından Trump’ın yoğun bir eleştiriye tabi tutulduğuna da belirtelim.

Öte yandan ticaret savaşlarının ateşi düşse de devam edeceği görünüyor. Zaten Trump hali hazırda uygulanan tarifelerin devam edeceğini ve müzakerelerin seyrine göre karar verileceğini de eklemiş bulunuyor.

 Bu noktada Trump'ın seçimlere yönelik bir hamle yaptığını da göz ardı etmemek gerek. Bu arada Trump; Çin'in ABD'den muazzam boyutlarda tarım ürünü alacağını açıklarken bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda Çin tarafından tatmin edici bir cevap henüz gelmedi.

ABD ve Çin Stratejik Ortak Olur mu?

Çin tarafından devlet destekli şirketler ve Çin pazarının açılması ile ilgili herhangi bir taahhüt ya da bir açıklama yapılmadığı anlaşılıyor. ABD tarafından da bu konular ile ilgili bir açıklama yapılmadı.

Bütün bu haberlerin yanında ABD Senatosu, 2020 yılı için Tayvan'ın savunma yeteneklerini iyileştirmesi ile ilgili 2020 National Defence Authorisation Act (NDAA) isimli yasayı geçirdi.

Ama en ilginci de Trump’un Çin ile ilgili bir soruya “ABD ve Çin stratejik ortak olabilir.” şeklinde cevap vermesi oldu. Son dönemde tüm stratejisini Çin’i çevrelemeye çabalayan ve bunun üzerine ciddi bir diplomatik tahkimat yürüten bir ülkenin Başkanı bu açıklamayı neden yapar sorgulamak gerekiyor. Sadece basit bir pazarlık aracı ya da seçimlere yönelik bir hamle olarak okumak ne kadar sağlıklı bilemiyorum. Fakat burada Trump’ın söylemleri ile ABD Dış Politikasının temel tercihleri arasında “tutarsız” bir salınım olduğunu söylemek mümkün.

Beyaz Saray’da bulunan bazı üst düzey danışmanların Çin ile olan ilişkileri medeniyet çatışmasına benzetmelerinin üzerinden henüz fazla zaman geçmemişken Trump’ın bu “uzlaşmacı tonu” sorgulamaya değer. Yeni Savunma Bakan Vekili Mark Esper bile birkaç gün önce “Çin’in uzun dönemli bir rakip” olduğundan dem vurdu. Trump Çin ile olan ilişkilerin “ticaret anlaşmasının” yapılmasından sonra stratejik ortaklık düzeyine çıkacağını düşünüyorsa o zaman Kuşak ve Yol gibi projeler ile ilgili yaklaşımını da açıklasa daha somut bir yaklaşım olurdu. Tüm ilişki modelini sadece “ticaret anlaşmasına” indirgemesi kafa karıştırıcı.

“Çin Tarafında İhtiyatlı Bir İyimserlik Mevcut”

Çin tarafında ise ticaret savaşlarını gerilimli bir düzeyden normal haline çevirmenin “temkinli sevinci” yaşanıyor. Jinping’in “diyalog her zaman çatışmadan iyidir” şeklindeki açıklaması da bunu teyit ediyor.

Çinli diplomat Wang Xiaolong, Huawei hakkında sorulan bir soruya “Elbette bu sözler yürürlüğe girdiğinde bunu memnuniyetle karşılayacağız” dediğini de aktaralım. Çin tarafında ihtiyatlı bir iyimserlik mevcut.

Trump’ın “acelem yok ama işler iyi görünüyor.” şeklinde attığı tweet aslında uzun soluklu bir ticaret savaşlarının bizi beklediğini gösteriyor.  

Sonuç olarak bu zirveden çıkan kararlar Çin’e verilen bir imtiyaz olarak yorumlanabilirken ABD’nin bunun karşılığında ne kazandığı sorusuna verilecek bir “cevap” en azından şimdilik bulunmuyor.
Paylaş:

13.05.2019

Güney Asya’da Hibrit Tehdit: Gwadar Saldırısı ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun Güvenliği


Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yer alan stratejik liman kenti Gwadar'da Pearl Continental oteline gerçekleştirilen saldırı bölgede Çin'e ait "küresel projelerin" güvenliğini bir kez daha gündeme getirdi.

Pakistan Ordusundan yapılan açıklamaya göre otelde gerçekleşen saldırılar sonrası yapılan operasyonda üç saldırgan ölü ele geçirildi.

Saldırıyı üstlenen Belucistan Kurtuluş Ordusu; saldırının hedefinin "Çinliler ve yabancı yatırımcılar olduğunu" açıkladı. Saldırıyı söz konusu örgütün “Majeed Tugayı’nın” yaptığı belirtiliyor.

Bu arada saldırının ardından liman kentinde güvenliğin artırıldığı ve Çinli liman çalışanları ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru kapsamında yer alan projelerde çalışanların korunması için özel düzenlemeler yapıldığı haberleri geliyor.

Pakistan Başbakanı Imran Khan; "Bu girişimler, özellikle Belucistan'da yer alan ekonomik projelerimizi ve ülke refahımızı sabote etmeye çalışan çabalardır." derken bölgede Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ve 60 milyar dolarlık Çin Pakistan Ekonomik Koridorunun (CPEC) en önemli unsuru Gwadar limanı yer alıyor.

Belucistan Kurtuluş Ordusunun Hedefi ÇİN

Söz konusu Pearl Continental oteli yabancı misafirler ve özellikle Çin'in bölgedeki projelerde yer alan çalışanları tarafından kullanılıyor. Bu saldırı Çin menşeli hedeflere yapılan üçüncü saldırı.

Daha önce Karaçi'de Çin konsolosluğuna ve geçen sene Ağustos ayında Çin'li mühendisleri taşıyan otobüse bir saldırı yapılmıştı. Söz konusu saldırıları da Belucistan Kurtuluş Ordusu üstlenmişti.

Örgütün yayınladığı bir videoda “Çin'in sömürü düzeni Pakistan ordusu tarafından Beluci sivilleri acımasız bir şekilde sindirmek için destekleniyor. Çin ve Pakistan, Belucistan'dan ayrılmalı ya da daha fazla saldırıya hazır olmalıdır." mesajı paylaşılırken özellikle Çin’in ve Çin-Pakistan ekonomik koridorunun hedef alınması dikkatleri çekiyor.

Bölgede Çin’in varlığına karşı çıkan tek örgüt BLA değil. Balochistan Liberation Front (BLF) (Belucistan Kurtuluş Cephesi) isimli örgüt zaman zaman yayınladığı videolarla Çin varlığına karşı çıkıyor. Yine Beluci menşeli farklı gizli grupların olduğu da söyleniyor. Uzmanlar Beluci örgütlerin çok parçalı bir yapıda olduklarını ve birbirleri ile anlaşamadıklarını da belirtiyor.

Güney Asya’da Çin’e Açılan Hibrit Cephe

Gwadar'da Pearl Continental oteline yapılan saldırıyı Çin ve Pakistan'a karşı yapılan ciddi bir meydan okuma olarak yorumlamak mümkün. Bu kadar yüksek güvenlikli bir hedefe saldırılması küçümsenecek ve kolay bir iş gibi görünmüyor.

Uzmanlar saldırganların denizden bot ile geldikleri olasılığı üzerinde dururken, söz konusu bölgede Pakistan özel kuvvetlerinin ciddi manada asker bulundurduğunu da eklemek gerekiyor. Sayıları 15 bini bulan asker ve polis sayısının güvenliği sağlamada yeterli olamadığı görülüyor.

Öte yandan Çin'in Karaçi Konsolosluğuna yapılan saldırıdan sonra yazdığım yazıda Belucistan'ın Çin ve karşıtı ülkeler arasında bir "cephe"ye dönüşebileceği üzerinde durmuştum. Vekil unsurlar üzerinden tansiyonu giderek artan çatışmaların hibrit bir savaşa doğru evrildiği görülüyor. Ekonomik koridorun güvenliği tehlikeye girdikçe Çin'in de bölgede yeni hamleler yapması olasılığı artıyor.

Belucistan Kurtuluş Ordusunun eylemlerini son dönemlerde özellikle sansasyonel düzeye çekme çabaları ve Çin’i spesifik olarak hedeflemeleri akla küresel mücadelede taraf olan muhatapları getiriyor. Acaba Belucistan küresel güç mücadelesinin cephe hatlarından biri olabilir mi? Çin’in Gwadar limanı ile enerji sevkiyatının merkezine yerleşmesi ve özellikle Hürmüz boğazına olan yakınlığı bölgede egemen olan unsurları endişelendiriyor.(http://www.hussoloji.com/2018/11/cpec-ve-pakistanda-cin-yatirimlarinin.html)

Hibrit Savaş denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Rusya Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov tarafından ortaya konulan ve "Gerasimov Doktrini" olarak bilinen yaklaşıma göre klasik savaşın kuralları temelinden değişti. Doktrine göre stratejik ve politik hedeflere ulaşma yolunda askeri olmayan unsurların etkinliği giderek artmış durumda.

Bu savaş türünde harekat alanı ile ilgili her şey birbiri içine girmiş durumda. Mesela Frank Hoffman 2007 yılında yazmış olduğu Conflict In The 21st Century: The Rise Of Hybrid Wars adlı çalışmasında devletler arasındaki klasik savaşların; sivil, asker, organize şiddet, terör, arasında kesin ayrımların olmadığı hibrit savaşlar ile yer değiştirdiğini yazar.

Güney Asya’da terör örgütlerinin aktive olması ve DAEŞ örgütünün son zamanlarda bölgede eylemlerini arttırması gibi bulgular bölgenin hibrit bir savaş merkezine dönüşme riskini de ortaya çıkardı.

Stratejik anlamda bu durumdan en çok zarar görecek ülke ise Çin. Bölgede yer alan milyar dolarlık yatırımları ve çevre ülkelerle olan ilişkileri ciddi bir hibrit tehdit ile karşı karşıya.

Çin Ne Yapmalı?

Hem İran'a hem de Afganistan'a sınırı olan Belucistan, Pakistan’ın en fakir bölgelerinden birisi olmasına rağmen bol miktarda doğal gaz ve çeşitli maden rezervlerine sahip.

Ayrılıkçı hareket yıllardır Pakistan merkezi hükümetine karşı savaşıyor. Gaz ve ulaştırma altyapısına saldıran örgütün uzun süren sessizliğini Çin menşeli hedeflere saldırmak için bozması akla bazı sorular getiriyor.

Burada dikkatle not edilmesi gereken iki önemli husus şu sanırım. ABD-Çin arasında devam eden ticari müzakerelerin başarısızlığa uğraması ve Pakistan’ın dün IMF ile masaya oturup anlaşması. Öte yandan bu saldırının ABD ve Hindistan gibi ülkelerin bölgedeki stratejik çıkarlarına “uygun” olduğunu, en azından Çin’in hegemonyasını sınırlaması açısından, söylemek mümkün.

Çin’in Karaçi konsolosluğuna yapılan saldırı da geçen sene G20 zirvesinin hemen öncesinde yapılmıştı.

Gwadar saldırısı aynı zamanda uluslararası medyada tercih edilen ilginç bir tutumu da gözler önüne serdi. BBC'nin; terör saldırısını gerçekleştirenler için "silahlı adamlar" (gunmen) terimini kullanması medyanın haberi yayınlama biçimi ile ilgili akla bazı sorular getirdi.

BBC gibi bir haber kurumunun Gwadar saldırısını silahlı adamlar düzeyinde organize bir vakaya indirme çabası ve terör saldırısı olarak yazamaması söylemsel bir sınırlama içerisinde sıkıştığını gösteriyor.

Uzmanlar Çin’in Pakistan’da bulunan yatırımları konusunda geri adım atmayacağını ve yüksek bir risk iştahına sahip olan Çin’in söz konusu yatırımlarının güvenliğini sağlama noktasında yeni önlemler alabileceğini belirtiyor.

Tabii bölgenin bu saldırı sonrasında daha da fazla “güvenlikleştirilmesi” sorunu çözer mi bu da tartışılması gereken bir başka konu.

Gwadar saldırısı sonrasında Çin'in bölgede askeri bir üslenmeye gitmesi olasılıklar arasında sayılabilir. Gwadar'ın hem ticari hem de askeri bir üsse dönüşme olasılığı aynı zamanda Hint-Pasifik'teki güvenlik dengelerini de değiştirecektir.
Paylaş:

1.05.2019

Hibrit Savaş ve Çin'in Deniz Milisleri



Çin'in "deniz milisleri" olarak bilinen "balıkçı tekneleri" Güney Çin denizinde yaşanan gelişmeler sonrasında daha çok gündeme gelmeye devam ediyor.

Özellikle Pentagon'un bu teknelere "savaş gemisi" muamelesi yapacağını açıklaması Güney Çin Denizinde tansiyonun giderek yükseleceğini gösteren önemli bir işaret.

Çin'in "üçüncü deniz gücü" olarak tanımlanan bu teknelerin Çin Deniz Kuvvetleri ve Çin Sahil Güvenliği ile koordineli hareket ettiği belirtiliyor. Çin iddiaları kabul etmezken bazı uzmanlar bu balıkçı teknelerinin askeri unsurlar olduğu konusunda ısrarcı.

 “Denizde Gerilla Savaşı”

Filipinler ordusu Ocak ayından bugüne Thitu Adası'nın yakınlarındaki Sandy Cay bölgesinde 275 gemi tespit etmiş durumda. Bazı uzmanlar bu yaklaşımı "guerrilla warfare at sea" (denizde gerilla savaşı) şeklinde yorumluyor.

Ancak Çin'in Filipinler elçisi Zhao Jianhua aynı fikirde değil ve iddiaları reddederek bu teknelerin “hiçbir şekilde silah bulundurmayan" balıkçı tekneleri olduğunu belirtiyor.

Uzmanlar; bu tür "milislerin" bölgesel iddiaların vurgulanması, keşif faaliyetleri yapılması ve tartışmalı alanlara erişimin zorlaştırılması gibi stratejik hedefleri teşvik etmek için kullanıldığını söylüyor.

Pek çok tekne uydu navigasyonuyla donatılmış olduğu için gemi konumlarını takip edip iletebiliyor ve denizde istihbarat toplayıp rapor edebilme kapasitesine sahip. Hatta Erickson ve Kennedy’ye göre milis tekneleri; diğer birimleri izlemeye, kısa mesajları iletmeye yarayan ve mürettebatın Çince karakterleri yazabileceği bir tablet ekranına sahip olan Çin'in Beidou navigasyon uydu sistemine sahip.

James Kraska ve Michael Monti’nin 2015 yılında yayımladığı The Law of Naval Warfare and China’s Maritime Militia (Deniz Savaşı Kanunu ve Çin’in Deniz Milisleri) isimli makale konuya hukuki bir perspektiften baktığı için son derece aydınlatıcı.

Kraska ve Monti’ye göre bu milisler Çin tarafından organize edilen ve daha çok istihbarat toplama ve iletişim konusunda yardımcı olan, donanmanın hedeflerine yönelik işe yarar bilgiler üreten donanımlı (eğitimli) bir balıkçı teknesi ağı.

“Hibrit Sivil Deniz Kuvvetleri”

Çin’in balıkçı tekneleri konusundaki ısrarı deniz savaşı kanununda balıkçı teknelerinin savaşa dahil olmadıkları sürece korunmaları ve savaş dışı tutulmaları hususuna dayanıyor.

Kraska ve Monti’ye göre Çin; Güney Çin Denizi'ndeki jeopolitik iddialarını desteklemek için dünyanın en büyük sivil balıkçı teknesi filosunu işletiyor. Hibrit Sivil Deniz Kuvvetleri olarak adlandırılan bu milisler aynı zamanda Japonya ve Vietnam'a karşı zorlayıcı deniz diplomasisini destekleme konusunda da önemli bir rol oynuyor.

Çin'de iki yüz bin balıkçı teknesi olduğu ve bu sektörde 14 milyon insan istihdam edildiği tahmin ediliyor. Ancak bu amaçla kullanılan 23 bin civarında balıkçı teknesi olduğu iddia ediliyor. Deniz milisleri Çin savaş gemilerine lojistik destek de sağlıyor.

Örneğin iddialara göre söz konusu gemiler Çin’in Güney Çin Denizi’nde bilinen yapay adalarını inşa etmek için inşaat malzemeleri sağlıyor. (1990’lardan bu yana en az 2.65 milyon ton.)

2012 yılı Haziran ayında Hainan eyaletinde bulunan ve devlet tarafından işletilen Baosha Fishing Corp.'un yöneticilerinden He Jianbin, Global Times gazetesine verdiği bir röportajda Çin devletini balıkçıları Çin milislerine dönüştürmeye çağırmış;

“Güney Çin Denizi'ne 5.000 Çinli balıkçı gemisi koysak, 100.000 balıkçı olur. Ve hepsini milis yapıp onlara silah verirsek, Güney Çin Denizi'ndeki tüm ülkelerin birleşik kuvvetlerinden daha güçlü bir askeri gücümüz olur. Her yıl mayıs ve ağustos ayları arasında, balıkçılık faaliyetlerinin olmadığı dönemlerde bu balıkçıları/milisleri balık avlama, askeri operasyonlarda beceri kazanma, ve güney Çin denizinde yaşanan problemleri çözmeyi sağlamaları konusunda eğitmeliyiz.” diyor. (Miles Yu, Inside China: Armed Fishermen, Washington Times)

Bu görüşler her ne kadar ilginç olsa da resmi bir söylem değil. Şu ana kadar bu balıkçı teknelerinin “silahlandırıldığı” yönünde somut bir kanıt bulunmuyor. Bu nedenle söz konusu teknelerin “savaş gemisi” olarak değerlendirilmesi amacını aşan bir değerlendirme olarak görünüyor.

“Zorlayıcı Olmayan Bir Diplomasi Yöntemi”

Çin; Vietnam, Filipinler, Malezya, Endonezya ve Brunei ile var olan gerginlikler arttıkça, deniz milislerini açık çatışma riski olmadan kullanarak zorlayıcı olmayan bir gri yöntem benimsiyor. Bu aynı zamanda barış döneminde bölgedeki hegemonik yaklaşımını tahkim etmesine de yarıyor.

Çin, Senkaku Adaları konusunda yaşanan anlaşmazlık hususunda da Japonya'ya karşı aynı stratejiyi kullanıyor.

Örneğin 8 Eylül 2010'da Çinli bir balıkçı teknesi Senkaku Adaları yakınında iki Japon Sahil Güvenlik gemisine çarptı. Geminin kaptanı Zhan Qixiong ve on dört mürettebatı, Japonya Sahil Güvenliği tarafından gözaltına alındı. Denizciler iki hafta sonra serbest bırakıldı ancak olay Çin-Japonya ilişkilerine ciddi hasar verdi.

 “Halk Savaşı ve Çin Deniz Milisleri”

Çin deniz milislerinin felsefi temeli, sivil ve askeri yapıların entegre olduğu “halk savaşı” kavramına dayanıyor. Pekin Büyükelçiliğinde eski bir askeri ataşe olan Dennis J. Blasko deniz milislerinin “halk savaşı kavramının modern şartlar altındaki bir uzantısı olduğunu öne sürüyor."

Çin; balıkçı teknelerinden oluşan milis yapısının bölgesel hegemonya amacındaki stratejik hedefi desteklemenin daha az kışkırtıcı bir aracı olabileceğine inanıyor.

Çin’in deniz milisleri, balıkçı tekneleri ile deniz kuvvetleri arasındaki çizgiyi bulanıklaştırma riskini de beraberinde getiriyor. Bu nedenle uluslararası deniz hukuku kapsamında yapılacak değerlendirmeler ilerde yaşanabilecek ihtilaflar açısından son derece önem taşıyor.

 “Gri Bölge Operasyonları ve Tanımlanamayan Askeri Unsurlar”

Balıkçı tekneleri olduğu için karşılarındaki unsurları şaşırtan bu yapıların gri bölge operasyonlarında kullanıldığını iddia eden uzmanlar teknelerin "bir lahana" gibi bölgeyi çevrelediğini belirtiyor.

Bir bakıma tartışmalı bölgelere askeri unsurların sızması noktasında geliştirilmiş bir strateji olarak tanımlanabilir.

Tanımlanamayan bu askeri unsurların faaliyetleri bir anlamda dördüncü nesil savaş konsepti içerisinde ya da hibrit savaş yaklaşımı açısından değerlendirilebilir.

Pekin’in deniz milisleri bölgede gelecekte yaşanacak olası deniz savaşlarında önemli bir rol oynayacak şekilde pozisyon almış durumda. En azından iddialar bu yönde olduğunu gösteriyor.

Pentagon’un “savaş gemisi muamelesi yaparım” açıklamasını da hesaba kattığımız zaman balıkçı tekneleri ve savaş gemileri arasındaki çizginin giderek silikleştiği ve hibrit harbin konvansiyonel harp yaklaşımlarına giderek daha fazla nüfuz ettiğini söylemek mümkün.

ABD-Çin arasında Güney Çin denizinde ileride yaşanacak olası bir askeri sürtünmede bu balıkçı tekneleri daha çok gündeme gelebilir. Bu nedenle yasal pozisyonlarının netleştirilmesi iki büyük güç arasında yaşanabilecek yanlış anlamalara da mahal vermeyecektir.

Paylaş:

29.04.2019

Alternatif Bir Küreselleşme Modeli Olarak Kuşak ve Yol Girişimi: Jinping’ten Yönetişim ve Şeffaflık Vurgusu


Kuşak ve Yol Girişiminin ikinci büyük zirvesi Pekin’de yapıldı. Birçok ülkeden devlet liderleri düzeyinde katılım gözlenirken ABD ve Hindistan gibi ülkeler zirveye “soğuk” yaklaşarak temsilci göndermedi ya da düşük düzeyde katılım sağladı.

Jinping’in 2013 yılında açıkladığı Çin'i; Asya, Avrupa ve ötesine bağlamak için İpek Yolu'nu yeniden inşa etme planı, Çin’in jeopolitik amaçlarına hizmet ettiği ithamı ile karşı karşıya. Öte yandan ekonomisi kırılgan gelişmekte olan ülkelerin “borç tuzağına” (debt trap) batıp Çin’in etkisi altına gireceği iddiaları da sürekli olarak dile getiriliyor.

Üç gün devam eden söz konusu zirve projenin finansal altyapısının çeşitlendirilmesi ve daha şeffaf hale getirilmesi vaadiyle sonuçlandı. Üç günlük zirveden sonra yayınlanan ortak açıklamada finansal sürdürülebilirlik, kirlilik kontrolü ve yolsuzlukla mücadele çabaları üzerinde duruldu.

Üç gün içinde milyar dolarlık anlaşma imzalanırken Portekiz, Avusturya, Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur ve Tayland anlaşmaya ilk defa imza atan ülkeler oldu.

Bu arada Xi Jinping, Pekin'de düzenlenen Kuşak ve Yol Girişimi ikinci büyük zirvesinin (BRF) açılış töreninde bir konuşma yaptı.

Jinping konuşmasında ABD ile devam eden ticaret geriliminden bahsetmezken, çekişmeye konu olan bazı unsurlardan bahsetti. Ayrıca Çin'in para birimi Yuan'ı sabit tutma sözü verdi.

“Endişeleri Giderme Eğilimi Ağır Bastı”

Jinping; 2017 yılındaki ilk zirvede yaptığı konuşmaya göre daha kısa ve somut konulara odaklandı. Daha çok Kuşak ve Yol Girişimi ile ilgili yapılan eleştirilere yanıt verme eğilimi vardı. Jinping uluslararası kural ve standartlara uyacağı mesajını da özellikle vurguladı.

Jinping'in konuşmasının, ABD Başkanı Donald Trump tarafından Jinping'in "yakında" Beyaz Saray'ı ziyaret edeceğini açıklamasından birkaç saat sonra yapıldığını da not olarak eklemekte yarar var.

Kuşak ve Yol Girişiminin özel bir kulüp olmadığını belirten Jinping projenin yalnızca Çin'in çıkarlarına hizmet etmekle kalmayacağını, aynı zamanda çok taraflılığı da artıracağını vurguladı.

Katılımcı ülkelerin iletişimini ve pratik işbirliğini arttırmayı hedeflediklerini belirten Jinping; kazan-kazan sonucu ortak bir gelişme sağlandığını vurguladı ve korumacılığa karşı mücadele sözü verdi.

“Jeopolitik Amaçların Meşrulaştırıldığı İthamı”

“Her şey şeffaf bir şekilde yapılmalı ve yolsuzluğa sıfır tolerans göstermeliyiz.” diyen Jinping’in bu sözü özellikle borç tuzağına düştükleri iddia edilen ülkelere verdiği anlamlı bir mesaj olarak yorumlandı.

Öte yandan ABD ve Hindistan gibi ülkeler Kuşak ve Yol Girişiminin; Pekin’in jeopolitik amaçlarını meşrulaştırmasına yardımcı olduğunu ve katılımcı ülkeler tarafından yapılan altyapı yatırımlarının bir “borç tuzağı” yarattığını vurguluyorlar. Çin ise bunu reddediyor ve söz konusu ülkelerin bu yatırımlar ile beraber geliştiğini ve ürettiğini belirtiyor.

Jinping; 2017 yılında yapılan ilk zirvede Kuşak ve Yol Girişimini desteklemek için 380 milyar Yuan (56.43 milyar dolar) destek sözü verirken bu konuşmada herhangi bir destek miktarı açıklamadı.

“Belirsizliklerin Dünyasında Ortak Refah Modeli”

Öte yandan zirveye katılan çeşitli ülkelerin liderleri de girişim ile ilgili konuştu. Pakistan Başbakanı Imran Khan "Kuşak ve Yol Girişiminin belirsizliklerin dünyasında işbirliği ve ortak refah modeli" sunduğunu söyledi.

BM Genel Sekreteri António Guterres ise, söz konusu girişimin "herkes için daha adil ve müreffeh bir dünya yaratılmasına ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin tersine çevrilmesine katkıda bulunmak için anlamlı bir fırsat sunuyor" dedi.

Malezyalı lider Mahathir Mohamad Kuşak ve Yol Girişimine “tam destek” verirken Putin; "Kuşak ve Yol Girişiminin Avrasya bölgesinde uyumlu, sürdürülebilir bir ekonomik gelişme ve ekonomik büyüme sağlayacağını" vurguladı.

Putin ayrıca Pekin’de yaptığı bir konuşmada Kuşak ve Yol Girişiminin “parlak bir geleceği” olduğunu söylerken Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ilkelerini koruma çabalarını ve küresel ekonomik istikrarı koruma çabalarını temsil ettiğini belirtti. Putin’in bu sözleri dikkatle not edilmeli diye düşünüyorum.

“…Büyük Bir Deniz Bile Er ya da Geç Kurur.”

Jinping’in konuşması ve zirve sonrası yapılan ortak açıklama birlikte değerlendirildiğinde Çin’in dünyaya ama özel olarak ABD’ye verdiği mesaj Kuşak ve Yol Girişiminin her şeye rağmen devam edeceği oldu.

Konuşmanın ana hatlarına bakıldığında girişim ile ilgili endişelerin giderilmeye çalışıldığı, projenin “yönetişimi” doğru kurgulanırsa ve yolsuzluğun engellenmesi halinde “işlerliğin” artacağı beklentisi dışa vuruldu.

Bununla beraber çok taraflı ticarete yapılan vurgu da not edilmeli. Korumacılık ve tek taraflı eylemler ise reddedildi. Ticaret anlaşması olsa bile ABD-Çin arasındaki sorunların bitmeyeceği aşikar. Özellikle Kuşak ve Yol Girişiminin devam eden gelişimi ve ABD'nin söz konusu girişim ile ilgili şüpheleri iki ülke ilişkilerinde sürtünmeyi arttıracaktır.

Jinping’in konuşmasının belki en önemli mesajlarından biri Kuşak ve Yol Girişiminin kapsayıcılığına yaptığı şu vurguydu; "Büyük nehirler ve okyanuslar derindir çünkü tüm sulara açıktır. Akarsular ve nehirlerin akışı kesilirse, büyük bir deniz bile er ya da geç kurur."
Paylaş:

19.04.2019

Niyetler Ve Gerçekler: Kuşak Ve Yol Girişiminin Sistemik Dönüşüme Etkisi Üzerine


Asya, Avrupa ve Afrika’yı kara ve deniz yolları ağı ile birbirine bağlamayı amaçlayan Kuşak ve Yol Girişimi (BRI)  Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından 2013 yılında harekete geçirilen milyarlarca dolarlık bir girişim. 25-27 Nisan tarihlerinde Çin’de yapılacak ikinci büyük zirve öncesinde söz konusu girişimin artıları ve eksileri küresel siyaset gündeminde yer bulmaya devam ediyor.

Kuşak ve Yol Girişimi; Güney Amerika'dan Kuzey Kutbu'na kadar geniş bir alanı kapsayacak şekilde genişliyor ve otoyol, liman, enerji santrali ve altyapı ağı kurma planlarını içeriyor.

Çin söz konusu projeyi barışçıl yükselişinin mührü olarak değerlendirirken uluslararası sistemin diğer ağırlıklı unsurları aynı fikirde değil. Girişimin gelişmiş olmayan ülkelerde bir borç baskısı yarattığı (debt trap) ve bir süre sonra Çin’in bu ülkelerin altyapılarına ve hammadde kaynaklarına el koyabileceği endişesi dile getiriliyor.

Pentagon ise eleştiriyi bir adım daha ileriye götürerek Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden “belirleyici bir deniz gücü” oluşturmayı amaçladığını düşünüyor.

ABD donanmasından Amiral John Richardson'a göre Çin belirleyici bir deniz gücü oluşturmak için ulusal gücünün diplomatik, ekonomik, askeri ve sosyal unsurlarını harmanlıyor.

Richardson; Çin ve Rusya'nın eylemlerinin sadece ABD'ye yönelik olmadığını bununla beraber tüm uluslararası sistemin normlarını kendilerine daha uygun hale getirmek için yeniden tanımlamaya çalıştıklarını iddia etmiş.

Çin’in Stratejik Hamleleri ve Uluslararası Güvensizlik

Richardson ayrıca söz konusu ülkelerin eylemleri uluslararası güvenliği baltalıyor. Bu eylemler "güvensizliği" besliyor ve en hayati ulusal çıkarlarımıza zarar veriyor diyerek sözlerine nokta koymuş.

Çin'in ve düşük yoğunluklu olsa da Rusya'nın ortaya koyduğu eylemlerin ABD'nin domine ettiği bir uluslararası sistemi onaylamadığı konusuna katılmak mümkün. Ancak bu eylemlerin sistemi dönüştürmeyi amaçlayan bir çabaya dönüşüp dönüşmeyeceği noktasında gri alanlar mevcut.

Hem Çin hem de Rusya'nın iç yapılarından kaynaklanan bazı kaygıları olduğu görülüyor. Aslında buna benzer bir kaygının 11 Eylül sonrasında farklı bir şekilde olsa da ABD'de de olduğunu söyleyebiliriz.

"Make America Great Again" yaklaşımının muteber olması şaşırtıcı değil. 11 Eylül’den sonra ABD’de yaşanan travma sonrasında içerde politik söylemlerin sert bir düzlemde konsolide olması ve bunun uluslararası sisteme yansıması ABD siyaseti açısından beklenen bir durumdu.

Trump başa geldikten sonra stratejik rakip olarak gördüğü Çin ve Rusya’ya karşı ciddi bir kampanya başlatırken öte yandan kendi müttefiklerine karşı da söylemlerini “pazarlık unsuru” olarak kullanmak adına olsa bile sertleştirdi.

Aslında Trump’un bu söylemleri Çin ve Rusya’nın özlemini çektiği çok kutuplu uluslararası sistemin ortaya çıkmasına ve kristalleşmesine yardımcı oluyor.



Kapasitenin Artması ve Hegemonyanın İçerden Dışarıya Taşması

Çin ve Rusya’da içerde yaşanan kırılmalar ve ülkelerin kırılganlığı dışardaki söylemlerine ve uluslararası sistemin yapısına yansıyor ve etkiliyor. Bu nedenle ABD menşeli değer ve ilkelerin baskın olduğu bir uluslararası sistem Çin ve Rusya tarafından bölgesel bir temelde yeniden şekilleniyor.

Bölgeciliğin ve münhasır bir sistemik yaklaşımın onore edildiği çok kutuplu ancak "ticari geçirgenliği" yüksek bir yapı inkişaf ediyor.

Kuşak ve Yol Girişimini Çin’in içerden dışarıya taşan “kurumsal kapasitesi” olarak değerlendirmek mümkün.

Bu kapasite aynı zamanda içerde yaşanabilecek bir takım huzursuzlukları tahkim ederken öte yandan hegemonik ve askeri unsurlarını tüm dünya üzerine dağıtmak için elverişli bir araç olarak ortaya çıkıyor.

Hülasa demek istediğim içerden ideolojik, kültürel ve stratejik olanın taşması dışarda olanı ve sistemi dönüştürüyor.



Mackinder ve Mahan’ın Stratejilerini Bütünleştirmek

Kuşak ve Yol Girişiminin ana hatlarına bakıldığında Mackinder ve Mahan’ın ünlü stratejilerini aynı potada erittiğini söylemek mümkün.

Mackinder’in Avrasya’ya (heartland) hakim olan dünyaya hakim olur ve Mahan’ın denizlere hakim olan dünyaya hakim olur düsturları Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi içerisinde yer alan karada “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve denizde “21. Yüzyılda Deniz İpek Yolu” konsepti ile uyumlu görünüyor.

Ancak hakim olma ya da hegemon olma kavramı sadece ticari bir takım oluşumlarla açıklanabilecek bir vakıa değil. Söz konusu bu hatlar üzerinde askeri ve siyasi bir “egemenlik” tesis edilmiş değil.

ABD ve Çin arasında devam eden rekabet muhtemelen bu soruya bir yanıt verecek. Çin; Kuşak ve Yol Girişiminin güvenlik sorunlarını çözmek için ya projeyi bir üst seviyeye çıkararak yoğunlaştıracak ya da bölgesel bir düzeye çekerek iddiasını azaltacak.

Her iki durumda da uluslararası sistemin ciddi bir dönüşüm sürecine girdiği ve sistemi domine eden unsurların arasındaki ittifakların eridiği yeni bir dönemin belirdiğini söylemek mümkün.

Kuşak ve Yol Girişimi beliren bu yeni dönemin Çin tarafından hegemonize edilip edilemeyeceğini test eden en önemli projelerden birisi olacak.  
Paylaş:

15.04.2019

Çin’in İçişlerine Karışmama Politikası ve Sudan


Sudan’da cereyan eden olaylar Arap Baharı ayaklanmalarının ardından bölgedeki ikinci nesil sokak gösterileri olarak değerlendirilirken, Çin yıllardır uyguladığı “içişlerine karışmama” (non-interference policy) politikasını sürdürmeye kararlı görünüyor. Enerji ve hammadde sağlama konusunda ciddi bir bağımlılığı bulunan Afrika kıtasındaki fay hatlarında başlayan bu kırılmalar Çin’i uzun süredir uyguladığı bu stratejisini gözden geçirmesine neden olabilir.

Geçen yıl Aralık ayından bu yana Sudan, kötüleşen ekonomik koşullar ve temel malların fiyat artışları konusunda protestolara tanık olmaya başladı. Yaklaşık dört aydır süren gösteriler sonucunda ülkeyi uzun süredir yöneten Ömer el Beşir devrilirken yerine kurulan geçici askeri konseyin başına önce savunma bakanı General İbn Auf daha sonra ise General Abdel Fattah al-Burhan’ın geçmesi küresel gündemin gözünü bir anda Sudan’a çevirmesine neden oldu.

Al-Burhan’ın göreve geldikten sonra ilk iş olarak Sudan istihbaratının başındaki isim olan Salah Abdallah Gosh’un istifasını kabul etmesi ve yerine General Abu Bakr Mustafa’yı ataması dikkat çekti. Ordu ve istihbarat kurumlarında gerekli düzenlemeleri yapacağını duyuran geçici askeri konsey iki yıl sürebilecek bir geçiş dönemini öngörürken göstericiler “devrimi koruyun” sloganları ile birlikte sokakları terk etmemeye kararlı gibi görünüyor. Gösterileri organize eden muhalefet gruplarını “Sudanese Congress Party”, “The Sudanese Professionals Association”, “The Freedom and Change Alliance” şeklinde sıralamak mümkün.

İkinci Arap Baharı mı?

Sudan'daki hareketlenmeyi Arap Baharının geciken bir sonucu olarak değerlendirenler var. Ancak dinamikler biraz farklı gibi görünüyor. Arap Baharının yaşandığı yıllarda politik talepler daha fazla ön plandaydı. Burada ise ekonomik kaygılar daha baskın görünüyor.

Abdel Fattah al-Burhan Sudan'da herhangi bir dini ya da siyasi gruba uzak, tarafsız birisi olarak gösteriliyor. En son yurtdışı görevlerinden birisi ise Çin'de askeri ataşelik.

Göstericiler askeri konseyin yalnızca koruyucu olarak görev yaptığı bağımsız bir hükümet istiyor.

“Bekle ve Gör”

Sudan’da gerçekleşen olaylar sonrasında Çin’in tepkisi ise her zaman olduğu gibi “bekle ve gör” politikasına uygun bir şekilde oldu. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Lu Kang “Sudan'daki durumun nasıl değiştiğine bakılmaksızın Çin'in Sudan'la dostane işbirliği ilişkilerini sürdürmeye ve geliştirmeye devam edeceğini” söyledi.

Lu; "Çin her zaman diğer ülkelerin içişlerine müdahale etmeme ilkesine bağlı kalıyor ve Sudan'ın iç işlerini idare etme ve ulusal barışı ve istikrarı koruma yeteneğine sahip olduğuna inanıyor." diyerek içişlerine karışmama prensibini bir kez daha vurguladı.

Çin, 1980'li yıllardan beri petrol endüstrisi, liman ve yol yapımı ve elektrik enerjisi projelerinde Sudan ile birlikte çalışıyor. Çin’in büyük petrol projelerinin çoğunun Güney Sudan'da olduğunu not olarak ekleyelim. Sudan’da hükümet, 2011’de ülkenin ikiye ayrılmasından sonra petrol alanlarının çoğunun kaybının üstesinden gelememiş, ekmek ve yakıt fiyatları da dahil olmak üzere yaşam maliyetinin artmasının önüne geçemediği için olayların gerçekleştiği değerlendiriliyor.

Çin’in Afrika’daki En Önemli Pazarı Sudan

Sudan, Çin’in Arap Afrika’daki en önemli pazarlarından birisi. Ayrıca Sudan bölgenin en büyük Çin silahı alıcıları arasında yer alıyor. Pekin; Sudan'ın bağımsızlığını kazandığı 1959 yılından bu yana Sudan ile diplomatik ve politik ilişkilere sahip. 2003 yılındaki Darfur krizinin ardından ve Beşir'e tutuklama kararı çıkarılmasına rağmen Çin uzun zaman Beşir'in arkasında durdu.

Pekin hala bir dış politika doktrini olarak “diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmeme” konusundaki tutumunu sürdürüyor, ancak yorum ve uygulamanın daha esnek olması gerektiği konusunda geniş kapsamlı bir konsensüs var. Cibuti’de askeri üs kurulması, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında belirli yerlerin güvenliğinin sağlanması noktasında Çin daha proaktif bir politikaya yönelirken temel prensip olarak “non-interference” hala önemli bir ağırlığa sahip görünüyor.

Pekin her ne kadar Sudan ve protestolar hakkında yüksek oktanlı bir açıklama yapmasa da bölgeyi yakından izlemeye devam edeceğini söylemek mümkün. Bu noktada Arap Baharı sürecinde Çin’in verdiği tepkileri değerlendirebiliriz. Arap Baharı sırasına başlarda bekleyen Çin, Libya ve Suriye’nin düştüğü durumun ardından eleştirinin dozunu arttırmıştı.


Buradan hareketle Çin’in "içişlerine karışmama politikasını" esnetebileceği ve yeniden değerlendirmeye tabi tutabileceği öngörüsü yapılabilir.
Paylaş:

2.04.2019

Tarihsel Blok Çatlarken: ABD-Çin Geriliminde Avrupa Cephesi


Çin’in hegemonya söyleminde çok önemli bir yere sahip olan Kuşak ve Yol Girişimi Çin’i Afrika, Avrupa ve ötesine bağlayan tarihin en iddialı altyapı projesi olarak ön plana çıkıyor. Hem karada hem denizde uzanan kolları ve varış noktaları ile dünyayı bir ağ gibi sarmayı hedefleyen projenin yeni hamlesi İtalya üzerinden Avrupa kıtasına uzandı.

Batı tarafından sürekli şekilde eleştirilen Kuşak ve Yol Girişimi, Çin’in ülkeleri bir borç tuzağına (debt trap) sürüklediği noktasında itham ediliyor. Çin ise karşılıklı kazanç ve ortak kader şeklinde formüle ettiği ve dış politikasında inşacı bir manevraya neden olan bu projeyi temel küresel yaklaşımının temeli haline getirmiş durumda.

ABD-Çin geriliminde özellikle Kuşak ve Yol Girişimini hedef alan bu eleştirilerin ortasında Çin’in İtalya ile bir mutabakat anlaşması imzalaması gerek ABD gerekse Brüksel cenahında ciddi bir endişeye neden oldu. İtalya ile imzalanan bu mutabakat Çin'e Avrupa'da ilişkilerini ilerletme konusunda büyük bir imkan sunarken aynı zamanda ABD ile var olan gerilimli ilişkisinde de manevraya dönük önemli bir avantaj sağlayacaktır.

Anlaşma önemli çünkü İtalya; Portekiz'in ardından (Geçen Aralık ayında Portekiz de girişime dahil oldu) Kuşak ve Yol Girişimini kabul eden ikinci ülke. Öte yandanG-7 üyesi olup da anlaşmayı imzalayan ilk ülke.

Avrupa-Atlantik Çatlağı Büyüyor

Jinping’in 21-23 Mart tarihlerinde Roma’ya yaptığı resmi ziyarette imzalanan anlaşmanın bilim, teknoloji, tarım, çelik, yiyecek içecek, medya, kültür gibi alanlarda mali boyutu 20 milyar Euro’ya varacak bir ekonomi yaratması bekleniyor.

Batılı güçler Çin’in İtalyan limanlarındaki faaliyetlerinin ve varlığının bir çok güvenlik sorununa yol açabileceği gibi AB ve NATO’nun da tehlike altında olduğu konusunda uyarıyor. Çin ve İtalya'nın anlaşması Avrupa-Atlantik arasındaki çatlakları büyütüyor.
Özellikle ABD tarafından gelen işaretler kaygı dolu. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Garrett Marquis, İtalya’yı Amerika’nın ticari rakibi hakkında uyararak “Bu girişimi onaylamak, Çin’in yırtıcı yatırım yaklaşımına meşruiyet kazandırıyor ve İtalyan halkına bir fayda getirmiyor” dedi.

Benzer bir endişe Avrupa’da da var. Xi’nin ziyaretinden bir hafta önce, Avrupa Komisyonu Çin’i “ekonomik bir rakip” ve “alternatif yönetim modellerini destekleyen sistemik bir rakip” olarak tanımlayan ve Pekin’in küresel hedeflerine karşı birleşik bir cepheye çağrı yapan bir bildiri yayınladı.(https://ec.europa.eu/commission/sites/betapolitical/files/communication-eu-china-a-strategic-outlook.pdf) Yine geçen eylül ayında Avrupa Parlementosu tarafından yayınlanan bir karar Çin’in büyük programı altındaki altyapı projelerinin, katılan Avrupa ülkeleri için “büyük borçlar yaratabileceğini” vurguladı.

“ABD Kendi Borçları Hakkında Endişelenmeli!”

Bugüne kadar yaklaşık bir düzine AB ülkesi (Yunanistan, Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Portekiz, Slovakya) Kemer ve Yol Girişimi ile ilgili resmi anlaşmalar imzaladı. Ancak hiçbiri İtalya’nın AB’deki ekonomik ağırlığı veya siyasi önemi ile rekabet edebilecek durumda değil. Bu nedenle İtalya’nın bu girişimde yer alması girişimin geleceği konusunda ve ABD-Çin geriliminde önemli bir noktada duruyor. İtalya AB'deki dördüncü en büyük ekonomi (Almanya, İngiltere ve Fransa'dan sonra) ve dünyada sekizinci.

İtalya Başbakanı her ne kadar anlaşmanın bağlayıcı olmadığını ve telekom teknolojisini içermediğini söylese de Çin’e özellikle Cenova ve Trieste limanları ile ilgili altyapı imtiyazları verilecek. Yapılan anlaşmanın mimarlarından biri olan İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanlığı devlet müsteşarı Michele Geraci, en az iki diğer Avrupa ülkesinin daha İtalya'yı takip etmesinin beklendiğini dile getirirken ABD’nin İtalya’yı borç tuzağına düşmesi konusunda uyarmak yerine Çin’e olan kendi borçları hakkında endişelenmesi gerektiğini söylüyor.

Geraci ayrıca; “Bu bir rekabet, bu yüzden kıskançlıklarını anlıyorum. Yunanistan değiliz, biz İtalyayız… 1,7 trilyon dolarlık bir ekonomiyiz. Borç tuzağına nasıl düşebiliriz? Malezya, belki Pakistan, Sri Lanka'da olur ... ama İtalya'da olamaz.” diyerek İtalya’ya olan güvenini de ortaya koyuyor.

Çin’in Israrlı Stratejisi ve Avrupa’nın Bölünme Korkusu

Çin’in proje kapsamında Avrupa’daki faaliyetleri aslında yeni değil. Çin zaten demiryollarına, limanlara ve çelik fabrikalarına yapılan yatırımlarla Doğu Avrupa’ya girmişti. Özellikle Yunanistan ve Pire limanı ile hızlanan bir ritimden bahsetmek mümkün. Buradaki faaliyetler aynı zamanda 28 üyeli Avrupa Birliği içinde ekonomik duruma dayalı bir bölünme korkusunu da ortaya çıkardı.

Çin’in Yunanistan, Polonya ve Portekiz’de giderek artan etkisi ve bunlara şimdi G7 üyesi olan İtalya’nın katılması ekonomik sonuçlarının yanında ciddi politik sonuçlar da üretecektir. Çin’in Avrupa ülkelerini tek tek ele aldığı bu strateji bir yandan Çin’e ekonomik avantaj sağlarken aynı zamanda Avrupa içinde zihni bir bölünmüşlük de ortaya çıkarmıştır.

Avrupalı liderlerin kafası bu noktada karışırken özellikle Macron ve Merkel’in İtalya’yı eleştiren bir noktadan projeye onay veren bir tutuma evrilmeleri de bir başka önemli gelişme oldu. Basın toplantısında konuşan Merkel, Kuşak ve Yol Girişimini Avrupalıların katılmak istediği önemli bir proje olarak nitelendirirken şerhini de koyarak ilişkilerin karşılıklı olması gerektiğini belirtti.

Avrupalı liderlerin Çin karşıtı çıkışlarını da bu bağlamda değerlendirmek isabet olabilir. Avrupa ülkeleri Kuşak ve Yol Girişimi konusunda esnek bir politik tutuma geçerken bu projeden nasıl bir kazanç sağlayacakları üzerine daha fazla yoğunlaşmış durumdalar.

Avrupa'da Çin ile ilgili son dönemde yaşanan bu "hızlı" gelişmeleri küresel hegemonya mücadelesi bağlamında değerlendirecek olursak; ABD'nin müttefikleri ile olan "sorunlu" ilişkileri ve yükselen bir güç olarak Çin'in pozisyonu bir tetiklemeye neden olmuş görünüyor.

Bu tetiklenme bir yandan "Batı" adı altında kategorize edebileceğimiz tarihsel blokta çatlakların derinleştiğini ortaya koyarken öte yandan Çin'in sistemik mücadelede "cephe" sayısını arttırma hedefine de işaret ediyor olabilir. Sonuç hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır.

İtalya'nın Çin'in Kuşak ve Yol Girişimine katılması ABD'ye küresel hegemonya açısından çok ciddi bir uyarıdır. Pekin'den Lizbon'a uzanan böyle bir Avrasya ticaret bloku, ABD'nin domine ettiği ekonomik sistem için bir tehdit olarak algılanacaktır.

Kaynaklar:

Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo