"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

19.04.2019

Niyetler Ve Gerçekler: Kuşak Ve Yol Girişiminin Sistemik Dönüşüme Etkisi Üzerine


Asya, Avrupa ve Afrika’yı kara ve deniz yolları ağı ile birbirine bağlamayı amaçlayan Kuşak ve Yol Girişimi (BRI)  Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından 2013 yılında harekete geçirilen milyarlarca dolarlık bir girişim. 25-27 Nisan tarihlerinde Çin’de yapılacak ikinci büyük zirve öncesinde söz konusu girişimin artıları ve eksileri küresel siyaset gündeminde yer bulmaya devam ediyor.

Kuşak ve Yol Girişimi; Güney Amerika'dan Kuzey Kutbu'na kadar geniş bir alanı kapsayacak şekilde genişliyor ve otoyol, liman, enerji santrali ve altyapı ağı kurma planlarını içeriyor.

Çin söz konusu projeyi barışçıl yükselişinin mührü olarak değerlendirirken uluslararası sistemin diğer ağırlıklı unsurları aynı fikirde değil. Girişimin gelişmiş olmayan ülkelerde bir borç baskısı yarattığı (debt trap) ve bir süre sonra Çin’in bu ülkelerin altyapılarına ve hammadde kaynaklarına el koyabileceği endişesi dile getiriliyor.

Pentagon ise eleştiriyi bir adım daha ileriye götürerek Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden “belirleyici bir deniz gücü” oluşturmayı amaçladığını düşünüyor.

ABD donanmasından Amiral John Richardson'a göre Çin belirleyici bir deniz gücü oluşturmak için ulusal gücünün diplomatik, ekonomik, askeri ve sosyal unsurlarını harmanlıyor.

Richardson; Çin ve Rusya'nın eylemlerinin sadece ABD'ye yönelik olmadığını bununla beraber tüm uluslararası sistemin normlarını kendilerine daha uygun hale getirmek için yeniden tanımlamaya çalıştıklarını iddia etmiş.

Çin’in Stratejik Hamleleri ve Uluslararası Güvensizlik

Richardson ayrıca söz konusu ülkelerin eylemleri uluslararası güvenliği baltalıyor. Bu eylemler "güvensizliği" besliyor ve en hayati ulusal çıkarlarımıza zarar veriyor diyerek sözlerine nokta koymuş.

Çin'in ve düşük yoğunluklu olsa da Rusya'nın ortaya koyduğu eylemlerin ABD'nin domine ettiği bir uluslararası sistemi onaylamadığı konusuna katılmak mümkün. Ancak bu eylemlerin sistemi dönüştürmeyi amaçlayan bir çabaya dönüşüp dönüşmeyeceği noktasında gri alanlar mevcut.

Hem Çin hem de Rusya'nın iç yapılarından kaynaklanan bazı kaygıları olduğu görülüyor. Aslında buna benzer bir kaygının 11 Eylül sonrasında farklı bir şekilde olsa da ABD'de de olduğunu söyleyebiliriz.

"Make America Great Again" yaklaşımının muteber olması şaşırtıcı değil. 11 Eylül’den sonra ABD’de yaşanan travma sonrasında içerde politik söylemlerin sert bir düzlemde konsolide olması ve bunun uluslararası sisteme yansıması ABD siyaseti açısından beklenen bir durumdu.

Trump başa geldikten sonra stratejik rakip olarak gördüğü Çin ve Rusya’ya karşı ciddi bir kampanya başlatırken öte yandan kendi müttefiklerine karşı da söylemlerini “pazarlık unsuru” olarak kullanmak adına olsa bile sertleştirdi.

Aslında Trump’un bu söylemleri Çin ve Rusya’nın özlemini çektiği çok kutuplu uluslararası sistemin ortaya çıkmasına ve kristalleşmesine yardımcı oluyor.



Kapasitenin Artması ve Hegemonyanın İçerden Dışarıya Taşması

Çin ve Rusya’da içerde yaşanan kırılmalar ve ülkelerin kırılganlığı dışardaki söylemlerine ve uluslararası sistemin yapısına yansıyor ve etkiliyor. Bu nedenle ABD menşeli değer ve ilkelerin baskın olduğu bir uluslararası sistem Çin ve Rusya tarafından bölgesel bir temelde yeniden şekilleniyor.

Bölgeciliğin ve münhasır bir sistemik yaklaşımın onore edildiği çok kutuplu ancak "ticari geçirgenliği" yüksek bir yapı inkişaf ediyor.

Kuşak ve Yol Girişimini Çin’in içerden dışarıya taşan “kurumsal kapasitesi” olarak değerlendirmek mümkün.

Bu kapasite aynı zamanda içerde yaşanabilecek bir takım huzursuzlukları tahkim ederken öte yandan hegemonik ve askeri unsurlarını tüm dünya üzerine dağıtmak için elverişli bir araç olarak ortaya çıkıyor.

Hülasa demek istediğim içerden ideolojik, kültürel ve stratejik olanın taşması dışarda olanı ve sistemi dönüştürüyor.



Mackinder ve Mahan’ın Stratejilerini Bütünleştirmek

Kuşak ve Yol Girişiminin ana hatlarına bakıldığında Mackinder ve Mahan’ın ünlü stratejilerini aynı potada erittiğini söylemek mümkün.

Mackinder’in Avrasya’ya (heartland) hakim olan dünyaya hakim olur ve Mahan’ın denizlere hakim olan dünyaya hakim olur düsturları Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi içerisinde yer alan karada “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve denizde “21. Yüzyılda Deniz İpek Yolu” konsepti ile uyumlu görünüyor.

Ancak hakim olma ya da hegemon olma kavramı sadece ticari bir takım oluşumlarla açıklanabilecek bir vakıa değil. Söz konusu bu hatlar üzerinde askeri ve siyasi bir “egemenlik” tesis edilmiş değil.

ABD ve Çin arasında devam eden rekabet muhtemelen bu soruya bir yanıt verecek. Çin; Kuşak ve Yol Girişiminin güvenlik sorunlarını çözmek için ya projeyi bir üst seviyeye çıkararak yoğunlaştıracak ya da bölgesel bir düzeye çekerek iddiasını azaltacak.

Her iki durumda da uluslararası sistemin ciddi bir dönüşüm sürecine girdiği ve sistemi domine eden unsurların arasındaki ittifakların eridiği yeni bir dönemin belirdiğini söylemek mümkün.

Kuşak ve Yol Girişimi beliren bu yeni dönemin Çin tarafından hegemonize edilip edilemeyeceğini test eden en önemli projelerden birisi olacak.  
Paylaş:

15.04.2019

Çin’in İçişlerine Karışmama Politikası ve Sudan


Sudan’da cereyan eden olaylar Arap Baharı ayaklanmalarının ardından bölgedeki ikinci nesil sokak gösterileri olarak değerlendirilirken, Çin yıllardır uyguladığı “içişlerine karışmama” (non-interference policy) politikasını sürdürmeye kararlı görünüyor. Enerji ve hammadde sağlama konusunda ciddi bir bağımlılığı bulunan Afrika kıtasındaki fay hatlarında başlayan bu kırılmalar Çin’i uzun süredir uyguladığı bu stratejisini gözden geçirmesine neden olabilir.

Geçen yıl Aralık ayından bu yana Sudan, kötüleşen ekonomik koşullar ve temel malların fiyat artışları konusunda protestolara tanık olmaya başladı. Yaklaşık dört aydır süren gösteriler sonucunda ülkeyi uzun süredir yöneten Ömer el Beşir devrilirken yerine kurulan geçici askeri konseyin başına önce savunma bakanı General İbn Auf daha sonra ise General Abdel Fattah al-Burhan’ın geçmesi küresel gündemin gözünü bir anda Sudan’a çevirmesine neden oldu.

Al-Burhan’ın göreve geldikten sonra ilk iş olarak Sudan istihbaratının başındaki isim olan Salah Abdallah Gosh’un istifasını kabul etmesi ve yerine General Abu Bakr Mustafa’yı ataması dikkat çekti. Ordu ve istihbarat kurumlarında gerekli düzenlemeleri yapacağını duyuran geçici askeri konsey iki yıl sürebilecek bir geçiş dönemini öngörürken göstericiler “devrimi koruyun” sloganları ile birlikte sokakları terk etmemeye kararlı gibi görünüyor. Gösterileri organize eden muhalefet gruplarını “Sudanese Congress Party”, “The Sudanese Professionals Association”, “The Freedom and Change Alliance” şeklinde sıralamak mümkün.

İkinci Arap Baharı mı?

Sudan'daki hareketlenmeyi Arap Baharının geciken bir sonucu olarak değerlendirenler var. Ancak dinamikler biraz farklı gibi görünüyor. Arap Baharının yaşandığı yıllarda politik talepler daha fazla ön plandaydı. Burada ise ekonomik kaygılar daha baskın görünüyor.

Abdel Fattah al-Burhan Sudan'da herhangi bir dini ya da siyasi gruba uzak, tarafsız birisi olarak gösteriliyor. En son yurtdışı görevlerinden birisi ise Çin'de askeri ataşelik.

Göstericiler askeri konseyin yalnızca koruyucu olarak görev yaptığı bağımsız bir hükümet istiyor.

“Bekle ve Gör”

Sudan’da gerçekleşen olaylar sonrasında Çin’in tepkisi ise her zaman olduğu gibi “bekle ve gör” politikasına uygun bir şekilde oldu. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Lu Kang “Sudan'daki durumun nasıl değiştiğine bakılmaksızın Çin'in Sudan'la dostane işbirliği ilişkilerini sürdürmeye ve geliştirmeye devam edeceğini” söyledi.

Lu; "Çin her zaman diğer ülkelerin içişlerine müdahale etmeme ilkesine bağlı kalıyor ve Sudan'ın iç işlerini idare etme ve ulusal barışı ve istikrarı koruma yeteneğine sahip olduğuna inanıyor." diyerek içişlerine karışmama prensibini bir kez daha vurguladı.

Çin, 1980'li yıllardan beri petrol endüstrisi, liman ve yol yapımı ve elektrik enerjisi projelerinde Sudan ile birlikte çalışıyor. Çin’in büyük petrol projelerinin çoğunun Güney Sudan'da olduğunu not olarak ekleyelim. Sudan’da hükümet, 2011’de ülkenin ikiye ayrılmasından sonra petrol alanlarının çoğunun kaybının üstesinden gelememiş, ekmek ve yakıt fiyatları da dahil olmak üzere yaşam maliyetinin artmasının önüne geçemediği için olayların gerçekleştiği değerlendiriliyor.

Çin’in Afrika’daki En Önemli Pazarı Sudan

Sudan, Çin’in Arap Afrika’daki en önemli pazarlarından birisi. Ayrıca Sudan bölgenin en büyük Çin silahı alıcıları arasında yer alıyor. Pekin; Sudan'ın bağımsızlığını kazandığı 1959 yılından bu yana Sudan ile diplomatik ve politik ilişkilere sahip. 2003 yılındaki Darfur krizinin ardından ve Beşir'e tutuklama kararı çıkarılmasına rağmen Çin uzun zaman Beşir'in arkasında durdu.

Pekin hala bir dış politika doktrini olarak “diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmeme” konusundaki tutumunu sürdürüyor, ancak yorum ve uygulamanın daha esnek olması gerektiği konusunda geniş kapsamlı bir konsensüs var. Cibuti’de askeri üs kurulması, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında belirli yerlerin güvenliğinin sağlanması noktasında Çin daha proaktif bir politikaya yönelirken temel prensip olarak “non-interference” hala önemli bir ağırlığa sahip görünüyor.

Pekin her ne kadar Sudan ve protestolar hakkında yüksek oktanlı bir açıklama yapmasa da bölgeyi yakından izlemeye devam edeceğini söylemek mümkün. Bu noktada Arap Baharı sürecinde Çin’in verdiği tepkileri değerlendirebiliriz. Arap Baharı sırasına başlarda bekleyen Çin, Libya ve Suriye’nin düştüğü durumun ardından eleştirinin dozunu arttırmıştı.


Buradan hareketle Çin’in "içişlerine karışmama politikasını" esnetebileceği ve yeniden değerlendirmeye tabi tutabileceği öngörüsü yapılabilir.
Paylaş:

2.04.2019

Tarihsel Blok Çatlarken: ABD-Çin Geriliminde Avrupa Cephesi


Çin’in hegemonya söyleminde çok önemli bir yere sahip olan Kuşak ve Yol Girişimi Çin’i Afrika, Avrupa ve ötesine bağlayan tarihin en iddialı altyapı projesi olarak ön plana çıkıyor. Hem karada hem denizde uzanan kolları ve varış noktaları ile dünyayı bir ağ gibi sarmayı hedefleyen projenin yeni hamlesi İtalya üzerinden Avrupa kıtasına uzandı.

Batı tarafından sürekli şekilde eleştirilen Kuşak ve Yol Girişimi, Çin’in ülkeleri bir borç tuzağına (debt trap) sürüklediği noktasında itham ediliyor. Çin ise karşılıklı kazanç ve ortak kader şeklinde formüle ettiği ve dış politikasında inşacı bir manevraya neden olan bu projeyi temel küresel yaklaşımının temeli haline getirmiş durumda.

ABD-Çin geriliminde özellikle Kuşak ve Yol Girişimini hedef alan bu eleştirilerin ortasında Çin’in İtalya ile bir mutabakat anlaşması imzalaması gerek ABD gerekse Brüksel cenahında ciddi bir endişeye neden oldu. İtalya ile imzalanan bu mutabakat Çin'e Avrupa'da ilişkilerini ilerletme konusunda büyük bir imkan sunarken aynı zamanda ABD ile var olan gerilimli ilişkisinde de manevraya dönük önemli bir avantaj sağlayacaktır.

Anlaşma önemli çünkü İtalya; Portekiz'in ardından (Geçen Aralık ayında Portekiz de girişime dahil oldu) Kuşak ve Yol Girişimini kabul eden ikinci ülke. Öte yandanG-7 üyesi olup da anlaşmayı imzalayan ilk ülke.

Avrupa-Atlantik Çatlağı Büyüyor

Jinping’in 21-23 Mart tarihlerinde Roma’ya yaptığı resmi ziyarette imzalanan anlaşmanın bilim, teknoloji, tarım, çelik, yiyecek içecek, medya, kültür gibi alanlarda mali boyutu 20 milyar Euro’ya varacak bir ekonomi yaratması bekleniyor.

Batılı güçler Çin’in İtalyan limanlarındaki faaliyetlerinin ve varlığının bir çok güvenlik sorununa yol açabileceği gibi AB ve NATO’nun da tehlike altında olduğu konusunda uyarıyor. Çin ve İtalya'nın anlaşması Avrupa-Atlantik arasındaki çatlakları büyütüyor.
Özellikle ABD tarafından gelen işaretler kaygı dolu. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Garrett Marquis, İtalya’yı Amerika’nın ticari rakibi hakkında uyararak “Bu girişimi onaylamak, Çin’in yırtıcı yatırım yaklaşımına meşruiyet kazandırıyor ve İtalyan halkına bir fayda getirmiyor” dedi.

Benzer bir endişe Avrupa’da da var. Xi’nin ziyaretinden bir hafta önce, Avrupa Komisyonu Çin’i “ekonomik bir rakip” ve “alternatif yönetim modellerini destekleyen sistemik bir rakip” olarak tanımlayan ve Pekin’in küresel hedeflerine karşı birleşik bir cepheye çağrı yapan bir bildiri yayınladı.(https://ec.europa.eu/commission/sites/betapolitical/files/communication-eu-china-a-strategic-outlook.pdf) Yine geçen eylül ayında Avrupa Parlementosu tarafından yayınlanan bir karar Çin’in büyük programı altındaki altyapı projelerinin, katılan Avrupa ülkeleri için “büyük borçlar yaratabileceğini” vurguladı.

“ABD Kendi Borçları Hakkında Endişelenmeli!”

Bugüne kadar yaklaşık bir düzine AB ülkesi (Yunanistan, Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Portekiz, Slovakya) Kemer ve Yol Girişimi ile ilgili resmi anlaşmalar imzaladı. Ancak hiçbiri İtalya’nın AB’deki ekonomik ağırlığı veya siyasi önemi ile rekabet edebilecek durumda değil. Bu nedenle İtalya’nın bu girişimde yer alması girişimin geleceği konusunda ve ABD-Çin geriliminde önemli bir noktada duruyor. İtalya AB'deki dördüncü en büyük ekonomi (Almanya, İngiltere ve Fransa'dan sonra) ve dünyada sekizinci.

İtalya Başbakanı her ne kadar anlaşmanın bağlayıcı olmadığını ve telekom teknolojisini içermediğini söylese de Çin’e özellikle Cenova ve Trieste limanları ile ilgili altyapı imtiyazları verilecek. Yapılan anlaşmanın mimarlarından biri olan İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanlığı devlet müsteşarı Michele Geraci, en az iki diğer Avrupa ülkesinin daha İtalya'yı takip etmesinin beklendiğini dile getirirken ABD’nin İtalya’yı borç tuzağına düşmesi konusunda uyarmak yerine Çin’e olan kendi borçları hakkında endişelenmesi gerektiğini söylüyor.

Geraci ayrıca; “Bu bir rekabet, bu yüzden kıskançlıklarını anlıyorum. Yunanistan değiliz, biz İtalyayız… 1,7 trilyon dolarlık bir ekonomiyiz. Borç tuzağına nasıl düşebiliriz? Malezya, belki Pakistan, Sri Lanka'da olur ... ama İtalya'da olamaz.” diyerek İtalya’ya olan güvenini de ortaya koyuyor.

Çin’in Israrlı Stratejisi ve Avrupa’nın Bölünme Korkusu

Çin’in proje kapsamında Avrupa’daki faaliyetleri aslında yeni değil. Çin zaten demiryollarına, limanlara ve çelik fabrikalarına yapılan yatırımlarla Doğu Avrupa’ya girmişti. Özellikle Yunanistan ve Pire limanı ile hızlanan bir ritimden bahsetmek mümkün. Buradaki faaliyetler aynı zamanda 28 üyeli Avrupa Birliği içinde ekonomik duruma dayalı bir bölünme korkusunu da ortaya çıkardı.

Çin’in Yunanistan, Polonya ve Portekiz’de giderek artan etkisi ve bunlara şimdi G7 üyesi olan İtalya’nın katılması ekonomik sonuçlarının yanında ciddi politik sonuçlar da üretecektir. Çin’in Avrupa ülkelerini tek tek ele aldığı bu strateji bir yandan Çin’e ekonomik avantaj sağlarken aynı zamanda Avrupa içinde zihni bir bölünmüşlük de ortaya çıkarmıştır.

Avrupalı liderlerin kafası bu noktada karışırken özellikle Macron ve Merkel’in İtalya’yı eleştiren bir noktadan projeye onay veren bir tutuma evrilmeleri de bir başka önemli gelişme oldu. Basın toplantısında konuşan Merkel, Kuşak ve Yol Girişimini Avrupalıların katılmak istediği önemli bir proje olarak nitelendirirken şerhini de koyarak ilişkilerin karşılıklı olması gerektiğini belirtti.

Avrupalı liderlerin Çin karşıtı çıkışlarını da bu bağlamda değerlendirmek isabet olabilir. Avrupa ülkeleri Kuşak ve Yol Girişimi konusunda esnek bir politik tutuma geçerken bu projeden nasıl bir kazanç sağlayacakları üzerine daha fazla yoğunlaşmış durumdalar.

Avrupa'da Çin ile ilgili son dönemde yaşanan bu "hızlı" gelişmeleri küresel hegemonya mücadelesi bağlamında değerlendirecek olursak; ABD'nin müttefikleri ile olan "sorunlu" ilişkileri ve yükselen bir güç olarak Çin'in pozisyonu bir tetiklemeye neden olmuş görünüyor.

Bu tetiklenme bir yandan "Batı" adı altında kategorize edebileceğimiz tarihsel blokta çatlakların derinleştiğini ortaya koyarken öte yandan Çin'in sistemik mücadelede "cephe" sayısını arttırma hedefine de işaret ediyor olabilir. Sonuç hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır.

İtalya'nın Çin'in Kuşak ve Yol Girişimine katılması ABD'ye küresel hegemonya açısından çok ciddi bir uyarıdır. Pekin'den Lizbon'a uzanan böyle bir Avrasya ticaret bloku, ABD'nin domine ettiği ekonomik sistem için bir tehdit olarak algılanacaktır.

Kaynaklar:

Paylaş:

21.03.2019

ABD'nin Savunma Bütçesi ve Tehdit Algısının Stratejik Dönüşümü


Küresel güçlerin savunma bütçeleri aynı zamanda küresel hegemonya mücadelesi içerisinde yer alan unsurların stratejik algıları ile ilgili önemli ipuçları veriyor. Öte yandan bu bütçeler; ilgili devletin güvenlik tehdidi olarak gördüğü problemlerin oransal bir analizini yapmayı mümkün kılıyor.

Pentagon’un 2020 yılı savunma bütçesi için ABD Kongresinden talebi 718 milyar dolar civarında. Bu rakam 2019 yılına göre 33 milyar dolar daha fazla. Oransal olarak da yüzde 5 civarında bir artışa tekabül ediyor. Bütçenin temel kısmı 544.5 milyar dolardan oluşurken, acil durum sınır güvenliği fonu için 9.2 milyar dolar ve denizaşırı operasyonlar fonu (OCO) için (bir anlamda savaş bütçesi) 164 milyar dolar ayrılmış görünüyor. 2020 yılı için önerilen rakam aynı zamanda ABD GSYİH'nın yüzde 3.2'sini oluşturacak.

Bütçedeki ilginç bir anekdot olarak mesela Pentagon Trump'ın kurulmasını istediği Uzay Gücü’nün (Space Force) sadece karargahı için 72,4 milyon dolar istiyor. Bu arada ABD Uzay Gücü, ABD Hava Kuvvetlerinin bir parçası olarak kurulacak ve bununla ilgili yasal düzenleme Trump’un talimatı ile başlatılmış durumda. Uzmanlar söz konusu kuvvetin kurulması için 10 bin üzerinde personel gerekeceği, yaklaşık 13 milyar dolara mal olacağını hesaplarken istifa eden Mattis'in Trump'un bu kararına da muhalefet ettiği belirtiliyor.

“Tarihin En Büyük Bütçesi”

ABD Savunma Bakanlığının konu ile ilgili değerlendirmelerinde dikkat çeken detaylar ise şöyle özetlenebilir. Gelecekteki savaşlar karada, denizde, havada, uzayda ve siber alanda gerçekleşecek ve bu nedenle birliklerin düşmanın mağlup edilmesi için beş alana odaklanması gerektiği vurgulanmış. Harcamalar konusundaki bir başka detay ise önemli görünüyor. Söz konusu bütçe hipersonik teknolojiler için 2,6 milyar dolar, insansız ve otonom sistemler için 3,7 milyar dolar, yapay zeka için 927 milyon dolar istiyor.

Savunma bütçesi ile ilgili şu ana kadar istenen talepler ve Beyaz Saray’ın değerlendirmeleri biraz karışık. Trump daha önce Pentagon’a yaptığı ziyaret sırasında da “size tarihin en büyük bütçesini vereceğim” diyerek 750 milyar dolar rakamını telaffuz etmiş olsa da federal bütçe sorunları nedeniyle Beyaz Saray’ın şu anda önerdiği rakamın 720 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor.

Her ne kadar ABD Başkanı Trump konjonktürel olarak harcamalarla ilgili sitemkâr “tweetler” atsa da orta ve uzun vadede bütçede Trump’un istediği oranda bir azaltmaya gidilmesi zor görünüyor.

“China, China, China…”

2020 yılı için hazırlanan ABD savunma bütçesini belirleyen güvenlik tehditleri ABD Savunma Bakan Vekili Shanahan'ın söylediği üç kelime ile özetlenebilir: “China, China, China.” Shanahan'a göre “Çin, ordusunu agresif bir şekilde modernize ediyor. Sistematik olarak bilim ve teknolojiyi çalıyor ve askeri-sivil füzyon stratejisi ile askeri bir avantaj arıyor.”

Shanahan; Çin’in Hint-Pasifik bölgesinde bölgesel bir hegemonya peşinde olduğunu ve yakın zamanda ABD'yi bölgeden hegemonik anlamda çıkarmayı amaçladığını düşünüyor.

2020 yılı için önerilen ABD savunma bütçesinde özellikle uzayda savaş ve hipersonik füzeler konusu üzerinde duruluyor. 2010-2020 arası ABD savunma bütçeleri ile ilgili bir grafik savunma harcamalarının büyüklüğünü "çılgınlık" olarak niteleyen Trump döneminde yukarı doğru bir eğilimin mevcut olduğunu gösteriyor. Önerilen bütçe günümüze kadar kabul edilen ABD savunma bütçeleri arasında bir rekor. Daha önce yapılan bir araştırmaya göre 2018 yılı ABD Savunma bütçesi (643 milyar dolar) o dönemde Çin savunma bütçesinin 4 katı, Rusya savunma bütçesinin de 10 katı büyüklüğünde.


Çin, 2019 yılı savunma bütçesi ise 177.6 milyar dolar olarak açıklandı ve bu yüzde 7.5 büyüme anlamına geliyor. 2018 yılındaki oransal büyümeye göre çok küçük bir azalma eğilimi var.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde “China Power Project” direktörü Bonnie Glaser, ABD’nin Çin’le geniş çapta rekabet etmek için etkili stratejilerinin olmadığını belirtirken bazı savunma analistleri ise Shanahan ve Pentagon'un Çin tehdidini şişirdiğini düşünüyor.

Bir Güvenlik Tehdidi Olarak Çin! Kime ve Neye Göre?

Cato Enstitüsünden Christopher Preble ise, “Çin’in davranışları noktasında tam olarak neyin tehdit unsuru olduğunu sormaya değer" diyerek konu ile ilgili ABD güvenlik bürokrasisinin değerlendirmelerini “aceleci” buluyor. Preble ayrıca ABD tarafının tehdidin doğasını tanımlama noktasında sorun yaşadığını belirterek ve rekabetin askeri alandan çok özellikle siber alana yoğunlaşması gerektiğini vurguluyor.

Sonuç olarak ABD savunma cenahı için Çin öncelikli bir güvenlik tehdidi olmaya devam ediyor. 2017 yılında yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde de bu vurgulanmıştı. Makale üzerinden bu güvenlik tehdidinin "uzay" ve "siber" konularına yoğunlaşacağı öngörülebilir. Ancak buna ek olarak yapay zeka konusunda süre gelen tartışmalar ve Çin'in konu ile ilgili çabaları, bu alanda da bir rekabetin yoğunlaşacağını söylemeyi mümkün kılıyor. 2020 savunma bütçesi içinde uzay ve siber için 24 milyar dolar tutarında bir rakamın ayrılması öngörülüyor.

ABD'nin hem savunma hem de savunma dışı harcamalara ihtiyacı var ve her ikisinin de yetersiz finanse edildiği bir durum var. En azından ABD güvenlik bürokrasisi bu şekilde düşünüyor. Burada strateji, kuvvetler ve kaynaklar arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekmek gerekiyor. Trump’un “America First” yaklaşımı harcamaların arttırılmasından başka bir seçeneğe fazla prim vermiyor.

Afganistan ve Irak savaşlarından bu yana bütçeyi dengelemek ve harcamaları azaltmak için söz konusu bölgelerdeki askeri personel sayısını sıfırlamaya çalışan ABD; bunu başarmış gözükmüyor. Zaten asker sayısı azaltılsa bile dünyada en fazla denizaşırı askeri üsse sahip olan ABD'nin kısa zamanda bu harcamaları düşürmesini beklemek de pek gerçekçi olmayacaktır.

Sonuç olarak ABD savunma bütçesindeki artış eğilimi ve ABD tarafından yayınlanan güvenlik belgeleri ve değerlendirmeleri ABD'nin küresel stratejik önceliğini terörle mücadele etmekten ziyade büyük güç rekabetine doğru kaydırdığını gösteriyor. Asıl tartışılması gereken sanırım tehdit algısındaki bu stratejik dönüşümün özellikle uluslararası sistemin güvenliği açısından ne gibi riskler üreteceği noktasında yoğunlaşacak.

Kaynakça:
https://www.defense.gov/explore/story/Article/1782973/2020-defense-budget-request-focuses-on-great-power-competition/
https://warontherocks.com/2019/02/funding-defense-a-strategic-problem/
https://www.csis.org/analysis/what-look-fy-2020-defense-budget-request
https://www.military.com/dodbuzz/2019/02/01/could-air-force-win-big-2020-defense-budget-analysts-weigh.html
https://www.militaryaerospace.com/articles/pt/2019/02/fy-2020-dod-budget-request.html
Bigger defense budget shows US anxiety over targeting China and Russia, http://www.globaltimes.cn/content/1142056.shtml,
Forget the Mexico border, the new US military budget is focused on ‘China, China, China’, https://www.scmp.com/news/world/united-states-canada/article/3001982/forget-mexico-border-new-us-military-budget-focused

Paylaş:

15.03.2019

Jeo-Stratejik Bir Dönüşümün Şafağında: Kuzey Kutbunda Hegemonik Aciliyet



Küresel ısınma ile beraber erimeye başlayan kutuplar bir yandan ciddi bir ekolojik tehdit oluştururken öte yandan küresel hegemonya mücadelesi açısından jeopolitik olanı dönüştürecek bir fayı da tetiklemiş bulunuyor. Özellikle Rusya’nın artan kuzey kutbu faaliyetleri ABD’yi endişelendirirken aynı endişeye sahip olan Çin ise Rusya ile işbirliği yapmanın yollarını arıyor. Petrol, gaz, altın, elmas, çinko ve demir rezervlerine sahip olduğu değerlendirilen Kuzey Kutbu üzerinden kopacak fırtına kolay dinmeyecek gibi görünüyor.

Kuzey Kutbunda denizcilik, madencilik, enerji arama, balıkçılık ve turizm gibi faaliyetler son on yılda neredeyse % 400 artmış durumda. Jeopolitik, ekonomik, askeri ve çevresel birtakım faktörler kuzey kutbu üzerine mücadele eden ülkelerin hegemonik dürtülerini belirleyici bir düzeyde seyrediyor.

Tarihi boyunca kutuplar konusunda isteksiz olan ABD; dünyanın jandarmalığına soyunduğu soğuk savaş sonrasında da aynı isteksizliği sürdürdü. Rusya ve Çin'in bölgede artan faaliyetleri ve enerji potansiyeli ile ilgili yaşanan gelişmeler ABD'yi bölgede hakimiyet sağlamaya yöneltmiş görünüyor.

Rusya’nın Kuzey Kutbu Faaliyetlerine ABD Nasıl Cevap Vermeli?

Özellikle Rusya’nın bölgede artan faaliyetleri ABD’yi harekete geçirmiş görünüyor. Konu ile ilgili International Security Advisory Board (Uluslararası Güvenlik Danışma Kurulu) 2016 yılında bir rapor yayınladı.[1] Arktik Politika 2016 isimli rapor; Rusya’nın Kuzey Kutbunda gerçekleştirdiği faaliyetler ve Rusya’nın bu faaliyetlerine ABD’nin nasıl cevap vermesi gerektiğini anlamaya çalışıyor. Raporun geneline bakıldığında ana odak noktasının “kaygıların arttığı” ve bu noktada bir şeyler yapılması gerektiği fikrinin ön plana çıktığı görülüyor.



Şubat ayı ile beraber ABD hükümeti buz kırıcılar üretmek için 675 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı.[2] Böylece ABD kutuplarda yaşanan egemenlik mücadelesinde var olacağının güçlü bir sinyalini de vermiş oldu. ABD'nin şu anda yalnızca iki adet işlevsel buz kırıcısı var. Bölgenin ABD için enerji açısından da önemli bir anlamı bulunuyor. Alaska'daki dış kıta sahanlığının bazı kısımlarının yaklaşık 23 milyar varil petrol ve 131 trilyon küp doğal gaz içerdiği tahmin ediliyor.[3] Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'ne göre kuzey kutbu 90 milyar varil petrol ve 47 trilyon metreküp doğal gaz içeriyor olabilir.[4] Bunun yanında Kuzey Kutbu bölgesinin dünyadaki keşfedilmemiş doğal gazın yüzde 30'unu ve petrolünün yüzde 13'ünü elinde tuttuğu tahmin ediliyor.

Bunlara ek olarak yakın zamanda İzlanda'ya bir ziyarette bulunan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun burada Rusya ve Çin'in kutuplara olan ilgisi üzerine eleştirel bir üslup takınması[5] da ABD'nin yeni yaklaşımını güçlendiren bir başka önemli haber olarak okunabilir. Hatta Pompeo bu ziyarette ABD’nin Kuzey Kutbundaki ve oradaki jeo-stratejik zorlukların ortaya koyduğu riskleri anladığını da söyledi. Bu arada İzlanda ziyareti neden önemli. İzlanda, Kutup Konseyinin (Arctic Council) iki yıllık dönem başkanlığını devraldı. Kuzey Kutbu Konseyi Kanada, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Rusya, İsveç, ABD ve Danimarka'dan oluşuyor.

Kuzey Kutbunda NATO Çekincesi

Kutuplar konusunda işin bir de Rusya boyutu var. Bu boyut önemli çünkü Kuzey Kutbu kıyı şeridinin % 50'sinden fazlasını kontrol ettiği için Rusya'nın güçlü ve benzersiz bir durumu olduğunu söylemeye gerek yok. Rusya; SSCB döneminden kalan ve kapatılmış bazı askeri üsleri yeniden aktive ederken öte yandan bir dizi liman açarak bölgedeki niyeti konusunda önemli bazı adımlar atmış durumda. Ayrıca Moskova'nın kutuplar için beş yıllık bir planı da mevcut. Rusya’nın 2014 yılında yayınladığı askeri doktrin Rus ordusunun Rusya’nın Kuzey Kutbundaki ulusal çıkarlarını koruması gerektiğini beyan ediyor. Rusya’nın dört filosunun en güçlüsü Kuzey Filosu. Mart 2015'te, Barents Denizindeki bir tatbikatta 15 denizaltı, 38.000 kara askeri ve 110 uçak olmak üzere 41 savaş gemisi yer aldı. Rusya’nın NATO’nun Kuzey Kutbuna yayılmasından çekindiğini ve bölgede güçlü askeri bir duruş sergilemeye çalıştığını söylemek mümkün.



Rusya’nın sıvı hidrokarbon kaynaklarının % 5 ile % 9’u ve gaz kaynaklarının yaklaşık % 12.5’i bu bölgede bulunuyor. Rusya ayrıca Northeast Passage olarak da bilinen Kuzey Kutup ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan Kuzey Kutbu denizyolu şeridini “ulusal” ulaşım rotası olarak kullanacağını belirtmiş durumda. Ayrıca Rusya hem kıyılarını hem de Kuzey Kutbu adalarını altı yeni askeri üs ile donattı. Rusya’nın 40 adet buz kırıcıya[6] (nükleer olanlar da var) sahip olduğunu da not olarak ekleyelim.

Çin’in Düşük Yoğunluklu Kuzey Kutbu Stratejisi

Çin'in de benzer ancak daha çok ticari düzeyde kalan hedefleri bulunuyor. “Polar Silk Road” (Kutup İpek Yolu)  oluşturma amacında olan Çin böylece ihraç ettiği malların seyahat süresini kısaltmanın peşinde. Hatta geçen sene içerisinde bazı ticari sefer denemeleri de yapmış olan Çin bölgedeki varlığı konusunda hukuki bir zemin inşa etme çabalarını da sürdürüyor. Bunun yanında Çin; kutuplarda aktif bir araştırma programı yürütmeye devam ediyor.


Uluslararası Güvenlik Danışma Kurulunun yayınladığı raporda Yamal Yarımadası'ndaki doğal gaz yataklarının geliştirilmesinde Çin'in Rusya ile işbirliğini belirten bölümü ilginç. Raporda, Çin-Rusya işbirliğinin Kuzey Kutbu bölgesel güvenliği üzerindeki etkisinin ABD hükümeti tarafından yeterince ilgi görmediği öne sürülüyor. Ancak Kuzey Kutbundaki Rus ve Çin faaliyetlerinin son yıllarda hızla artması artık ABD hükümeti tarafından “kaygılı” bir şekilde not ediliyor. Rusya ve Çin her ne kadar birlikte hareket ediyorsa da ABD ve Rusya arasında da benzer girişimler mevcut. Örneğin, petrol şirketleri ExxonMobil ve Rusya'nın sahibi olduğu Rosneft, 2011 yılında stratejik bir işbirliği anlaşması imzaladı ve o zamandan beri Rusya Kuzey Kutbu, Karadeniz ve Batı Sibirya'da petrol arama ve üretimi için ortak girişimler kurdu.

Öte yandan Rusya ve Çin ortak bir amaç güdüyor gibi görünseler de rekabet ve işbirliğini dengeleyen karmaşık bir ilişkiye sahip olduklarını söylemek mümkün. Her iki taraf birbirlerine “güvensizlik” duysalar da jeopolitik ve küresel gereksinmelerin getirdiği bir yeni normal üzerinden işbirliğini zorunlu kılan bir politik iklim ile karşı karşıyalar. İki ülkenin bu kapsamda 2017 yılında Baltık denizinde yaptıkları askeri tatbikatı hatırlatmak gerekiyor.[7]

Kuzey Kutbundaki bu ilişkiler stratejik ortaklıktan ziyade karşılıklı ekonomik faydalara odaklanan pragmatik bir dürtü tarafından şekillenmeye devam ediyor. Rusya, Çin’in ticari düzeyde kalan arzuları konusunda temkinli davranırken Çin de Kuzey Kutbu dışındaki herhangi bir devletin kuzey kutbuna erişimine aynı oranda temkinli yaklaşıyor. Çin'in resmi bir Kuzey Kutbu stratejisi bulunuyor[8] ve  kendisini “Kuzey Kutbu'na yakın” bir devlet olarak adlandırıyor. Ülkenin Kuzey Kutbundaki ekonomik gelişme ve büyümeyi takip etmenin uzun vadeli ve stratejik bir hedefi var. 



Kuzey Kutbundaki ekonomik fırsatlar kısa vadede Çin için önemli çünkü deniz yolları Avrupa ve Kuzey Amerika'daki pazarlara mal sevkiyatının süresi konusunda önemli avantajlar sağlayacak gibi görünüyor. Uzun vadede ise enerji konusunda Çin’in faydalanabileceği yeni bir stratejik konjonktür oluşabilir.

Kuzey Kutbu Yol Haritası 2014-2030

Tam da bu noktada ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yayınladığı “ABD Deniz Kuvvetleri Kuzey Kutbu Yol Haritası 2014-2030”[9] isimli rapora bakmak gerekiyor.

Söz konusu rapor bölgeyi “denizaltı ve hava operasyonları” için bir alan olarak belirlemiş durumda. Hatta Rusya'nın ABD denizaltılarını Barents Denizi'nde tespit ettiğini iddia eden haberler zamanında medyada çok da yer aldı.[10] Bu iddialar ABD tarafından yalanlansa da[11] az önce değindiğim Deniz Kuvvetleri raporunda özellikle 2030 yılı planları arasında şu ifade dikkatimi çekti.

Deniz Kuvvetleri Arktik Okyanusu sularında seyrüsefer özgürlüğünü sağlamak için çağrılabilir. Deniz kuvvetlerinin bölge güvenliği ve navigasyon(seyrüsefer) özgürlüğü üzerinde daha fazla odaklanması gerekebilir.” 

Bu yaklaşım bana biraz Güney Çin Denizinde navigasyon özgürlüğü için gezen ABD destroyerlerini hatırlatıyor ki bu konu ABD-Çin arasında ciddi bir sorun ve geçen sene ekim ayında az kalsın bir çatışmaya neden oluyordu.

Söz konusu olayda[12] Güney Çin denizinde dolaşan ABD destroyerini uyaran Çin tarafı “sonuçlarına katlanırsınız” şeklinde uyarıda bulunmuş ve olası bir çarpışmanın kıyısından dönülmüştü. Şimdi ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 2014 yılında yayınladığı bu raporda 2030 yılı için planlanan bu stratejiyi doğru analiz etmek gerekiyor. Bu da kuzey kutbu üzerinden yapılacak hegemonik mücadelenin bir habercisi olarak okunabilir.

ABD Deniz Kuvvetlerinde amiral olan James Foggo kuzey buz denizi için "Kimsenin gölü değil”[13] yorumu not edilmeli ayrıca "Kesinlikle üyesi olduğumuz tüm Kuzey Kutbu Konseyi ülkelerinin bölgeye adil bir şekilde erişebilmesi gerekiyor." dediğini de ekleyelim. Yine Amerikan donanmasından bir başka amiral Jonathan White, Şubat 2014'te Reuters'e verdiği demeçte: “Kuzey Kutbunda savaşmak zorunda kalacağımızı düşünmüyoruz, ancak hazır olmak zorundayız.”[14] şeklindeki açıklaması ABD’nin hegemonik anlamda özellikle askeri bürokraside alarmist bir yaklaşım içerisinde olduğunu gösteriyor. Bu arada bir son not olarak da şunu ekleyelim ABD’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmelerini imzalamamış olması aynı zamanda bu bölgedeki çatışma riskini arttırıyor.[15] Rusya kuzey kutbunda daha önce Norveç ile yaşanan bazı sorunları bu sözleşmelere dayanarak yaptığı sınır anlaşmaları ile çözmüştü.

Sonuç olarak kuzey kutbu üzerinden kopacak fırtına yakın ve bu fırtınanın sistemik bir etkisi de olacaktır. Özellikle son dönemde ABD-Çin arasında gerilen ilişkiler ve Rusya’nın Çin’in yanında boy gösteren duruşu, ABD’nin zorlayıcı bir hegemonik mücadele vermesine neden olmuştur. Bununla beraber açılan yeni cepheler konusunda geri durmayan ABD’nin bu stratejik tavrı hegemonik bir aciliyet içerisine girdiğini göstermektedir.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun İzlanda ziyareti sırasında söylediği şu sözler ile yazıyı noktalayalım:

Amerika geri çekildiğinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin boşluğu dolduracağını biliyoruz. Biz yokken bu kaçınılmaz.”

Kaynakça:


[1]https://www.state.gov/t/avc/isab/262342.htm
[2]https://www.scmp.com/comment/insight-opinion/united-states/article/2189206/arctic-ambitions-china-russia-and-now-us-need
[3]https://www.forbes.com/sites/ucenergy/2018/01/08/why-trumps-offshore-drilling-expansion-wont-be-so-yuge/
[4]https://www.news.com.au/technology/innovation/military/new-ocean-opening-up-around-the-north-pole-is-sparking-a-global-scramble/news-story/fd687de7986380988ffefb5e76861888
[5]https://www.reuters.com/article/us-usa-iceland-pompeo/u-s-and-iceland-boost-trade-ties-discuss-arctic-security-idUSKCN1Q41RT
[6]https://www.washingtonpost.com/graphics/2018/world/arctic-climate-change-military-russia-china/?utm_term=.bc96551c86b2
[7]https://thediplomat.com/2017/07/china-russia-launch-first-military-drills-in-baltic-sea/
[8]http://english.gov.cn/archive/white_paper/2018/01/26/content_281476026660336.htm
[9]https://www.navy.mil/docs/USN_arctic_roadmap.pdf
[10]https://www.foxnews.com/world/russia-reportedly-says-it-chased-apparent-us-sub-from-barents-sea
[11]https://news.usni.org/2014/08/11/u-s-denies-attack-submarine-expelled-barents-sea
[12]https://edition.cnn.com/2018/10/02/politics/us-china-destroyers-confrontation-south-china-sea-intl/index.html
[13]https://www.businessinsider.com/russia-china-active-in-arctic-but-its-nobodys-lake-us-admiral-says-2019-2
[14]https://www.reuters.com/article/us-usa-arctic-navy/u-s-navy-eyes-greater-presence-in-arctic-from-2025-idUSBREA1Q2DU20140227
[15]https://www.fairobserver.com/more/international_security/arctic-shipping-passage-oil-exploitation-russia-china-us-global-warming-news-15241/

Paylaş:

4.03.2019

Jeopolitik Bir Esnetme Çabası: Prens Salman’ın Asya Çıkarması


Uluslararası kamuoyunda Kaşıkçı olayı ve Yemen’de devam eden savaş nedeniyle giderek sıkışan Suudi devlet ricalinin Prens Salman ile beraber içine girdiği “alternatif” (look east) arayışı, hem Suudilerin İran ile olan bölgesel rekabetini hem de Çin’in Ortadoğu ile olan ilişkilerini belirleyecek güçte bir etkide bulunabilir. Kaşıkçı ve Yemen Savaşına rağmen Salman'ın bu çabaları, batının total baskısına karşılık jeopolitik ve ekonomik bir çıkış yolu bulmaya, bu jeopolitik olasılığı esnetmeye çalışmaktan ibaret gibi görünüyor.
Prensin Asya seferi Suudilerin çeşitlendirilmiş ekonomik kalkınma arayışını tahkim etmek gibi bir amaca da sahip. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden birisi olan Suudi Arabistan, petro-ekonomiye aşırı derecede bağımlı. Bu nedenle uluslararası petrol fiyatlarındaki ciddi dalgalanmalara karşı savunmasız. 2014 yılının ikinci yarısında petrol fiyatlarındaki keskin gerileme nedeniyle, Suudilerin mali açığı 2015 yılında yaklaşık 130 milyar dolara yükselmişti. Böylece Suudiler uluslararası sistem içerisinde petro-dolar üzerinden kolay yoldan manipüle edildiklerini bir kez daha anlamış oldular.
Petrole bağımlı ekonomiden uzaklaşmak için 2016 yılında 2030 vizyonu yayınlandı. Bu vizyon temiz enerji, altyapı ve yüksek teknoloji gibi petrol dışı sektörler geliştirmeyi hedefliyor. 
ABD-Çin Arasında Sıkışan Suudiler ve Diplomatik Enfeksiyon
Suudi Arabistan uzun yıllar boyunca ABD’nin doğal bir müttefiki ve son dönemde de İran’a karşı bir dengeleme unsuru olarak ön plana çıkmış durumda. Yakın zamanda ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisine, ABD tarafından Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji transferi yapılabilmesi için Cemal Kaşıkçı cinayetinin aydınlatılması şartını koşan tasarı sunuldu. Ayrıca New York Times’in haberine göre Trump yönetiminin Suudilere nükleer reaktör satma gibi planları var ve Trump’un damadı Jared Kushner (aynı zamanda Salman’ın yakın arkadaşı) sürekli bir mekik diplomasisi içerisinde.
Tam da böyle karışık ve pazarlık gücünü arttırmak için uygun bir konjonktürün oluşması Salman’ı Asya üzerinden alternatif yaklaşım içerisine girebileceği mesajını vermeye itti. Prens Salman Hindistan, Çin ve Pakistan'ı kapsayan Güney Asya turunda Pakistan'a 20 milyar dolar yatırım sözü verdi. Salman ayrıca CPEC'in bölge refahına yapacağı katkıyı da vurguladı.

Söz konusu yatırımın yarısının Gwadar limanındaki rafineri için kullanılacağı söyleniyor. Ancak bu durum iki ülke arasındaki ticaret açığını ve Pakistan’ın borç yükünü de arttıracak gibi duruyor. Imran Khan’ın "CPEC var. Çin'le bağlantılarımız var. Bu yüzden Suudi Arabistan'ı bize katılmaya davet ediyoruz" çıkışı Suudilere bir alternatif önermesi açısından önem taşıyor.
Çin tarafından finanse edilen CPEC, bölgede altyapının kurulmasına yardımcı oluyor. Kuşkusuz, bölgede jeostratejik rekabet hüküm sürmeye devam ediyor. Hindistan ile Pakistan arasındaki tarihsel düşmanlık ve son günlerde yaşanan gerilim bölgeyi dünyadaki en hassas yerlerden birisi haline getirdi. Bu nedenle bölgeyi uzun vadeli barış ve istikrara sürükleyebilecek tek yol ortak ekonomik stratejilerin geliştirilmesinde yatıyor. Bu stratejilerden birisi de Çin’in tüm bölgeyi bir ekonomik havzaya çevirmeyi hedefleyen Kuşak ve Yol Girişimi. (BRI)
Hindistan ve Pakistan Arasında Suudi Arabistan Dengesi
Salman’ın Asya çıkarmasında bir başka durağı da Hindistan oldu. Modi’nin diplomatik kuralları zorlayan bir şekilde Salman’ı havaalanında karşılaması Hindistan tarafının ziyarete ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Ayrıca Salman’ın hem Pakistan’ı hem de Hindistan’ı aynı gezide ziyaret etmesi bir başka kırılgan alan daha yaratmış durumda. Şubat ayı içerisinde meydana gelen Pulwama saldırısı sonrasında gerilen Hindistan Pakistan ilişkileri yakın zamanda savaşın eşiğine kadar geldi. Bölgedeki ekonomik iştahın bu dereceye vardığı şu ortamda savaş en son istenen şey olacaktır. Afganistan’da Taliban’ın yeniden alan kazanması, Belucistan bölgesinde meydana gelen terör saldırıları ve Hindistan ile Pakistan’ın ciddi manada karşı karşıya gelmesi söz konusu ekonomik girişimlerin sekteye uğramasına neden olabilir.

Suudilerin Hindistan ziyaretine geri dönersek jeopolitik düşüncelerin ötesinde, Hindistan’ın Suudi Arabistan’la bağlantısı enerji ekonomisine uzanıyor. Suudi Arabistan büyük bir enerji tedarikçisi ve Hindistan şu anda ham petrolünün yüzde 17'sini ve sıvılaştırılmış petrol gazının yüzde 32'sini krallıktan ithal ediyor. İkili toplam ticaretin değeri 28 milyar dolar. Bu arada Suudi Arabistan'da 2.7 milyon hintli nüfusun çeşitli sektörlerde çalıştığını hatırlatmakta fayda var.
Prens Salman’ın söz konusu Asya çıkarması kapsamında imzalanan anlaşmaların 100 milyar dolar değerinde olabileceği değerlendiriliyor. Bu noktada ziyaretin en doyurucu açıklaması Suudi Arabistan’ın Hindistan ve Pakistan ile ilişkilerini dengeleme istekliliği olabilir. Ancak şu da var ki Suudilerin Pakistan'daki yatırımları Hindistan'la daha yakın ilişkiler kurma girişimlerini zorlaştırabilir. Ya da tam tersi söz konusu olabilir.
Suudilerin Pakistan'la ilişkileri geliştirme amaçları arasında bir başka önemli etken ise Suudi Arabistan-İran rekabeti bağlamında ele alınabilir. İran’ın Kuşak ve Yol Girişimi kapsamı içerisinde yer alan Chabahar limanı Suudi Arabistan krallığının ulusal güvenliğini ve ekonomik çıkarlarını tehdit ediyor. En azından Suudi tarafının genel düşüncesi ve stratejisinin bu yönde olduğunu söylemek mümkün.
“Chabar Limanı Suudi Arabistan’a Tehdit”
2017 yılında Riyad merkezli ve hükümet destekli Uluslararası İran Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan bir araştırma, Chabahar'ı “Arap Körfezi ülkelerine doğrudan tehdit” olarak tanımladı. Çalışma, Chabahar'ın İran'ın Suudi Arabistan'a rağmen Hindistan'a petrol ihracatını artırmasını, İran'da yabancı yatırımın artmasına olanak sağlayacağı konusunda uyardı. Söz konusu çalışmayı hazırlayan Mohammed Hassan Husseinbor, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinin genişliğine dikkat çekti. Husseinbor; “İran hükümeti için, özellikle muhalefetin ve bölgesel güçlerin dünya güçleri tarafından desteklenmesi durumunda, bu kadar uzun mesafeleri korumak ve yaygın Beluci muhalefeti karşısında Chabahar'ı güvenceye alması zorlu bir mücadele olacak” diyor.
Bu ziyaret biraz da ABD bağımlı Suudi dış politikasını daha esnek hareket edebilecek bir zemine yerleştirme denemesi olarak okunabilir. Barack Obama döneminde zayıflayan ilişkiler ve ABD’nin İran ile nükleer anlaşma noktasına kadar gelmesi her ne kadar Suudilerin izole edildiği gibi bir pozisyon yaratsa bile Trump’un ABD Başkanı olması ile beraber işlerin değiştiği görülmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’un yeni Ortadoğu stratejisi İran'ı ele geçirmek için Suudi Arabistan ve İsrail'i pivot haline getirmeye dönük bir yol haritası izliyor.
 ABD Temsilciler Meclisi geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan'ın Yemen'deki savaşına yardım etmeyi durdurdu. Bu nedenle, belirsizliklerin yarattığı Orta Doğu’da Suudilerin baskıya karşı koymak için farklı bahislere girmesi gerekiyor.
“Suudiler Batı’ya Karşı Kalkan İran’a Karşı İttifak Arayışında”
Suudi Arabistan'ın Çin ile güçlendirdiği ekonomik ve diplomatik bağları yukarıdaki hedeflere ulaşmada büyük önem taşıyacaktır. Xi Jinping'in 2016'da Suudi ziyareti ve Suudi Kral Salman bin Abdülaziz Al Saud'un 2017'de Çin'i ziyaretinden bu yana, BRI sürekli olarak Suudi Arabistan Vizyonu 2030 ile bağlantılı olmuştur.  Çin, üst üste sekiz yıldır Suudi Arabistan'ın en büyük ticaret ortağı olmuştur.

Burada anti parantez belirtmekte yarar var. Suudilerin petrolünün yüzde 70'i ABD'de veya Avrupa'da değil Asya'da satılıyor. Buradan yola çıkarsak Çin ve Hindistan, petrol ihraç eden bir ülkeden çeşitlendirilmiş bir ekonomiye geçiş sürecinde Suudi Arabistan için vazgeçilmez çok önemli iki ortaktır.
Prens Salman’ın Çin ziyaretinde geçmiş dönemden bugüne ilişkiler yeniden teyit edildi. Dışişleri bakanları Adel Al Jubeir ve Wang Yi, iki ülkenin ekonomi, terörle mücadele ve bir başka ülkenin içişlerine karışmama noktasında ortak bir amaç paylaştığını açıkladı. Suudi petrol şirketi Aramco’nun Liaoning'de bir petrol rafinerisi ve petrokimya tesisi kurmak için 10 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladığını not olarak ekleyelim.

 Salman’ın Çin ziyaretinin arkasında Batı ile yaşadığı sorunlara bir karşı strateji geliştirme amacının yer aldığını söylemek mümkün. Bunun yanında İran’ı izole etmek amacıyla yeni ittifaklar arayışı olarak da yorumlanabilir. Ancak, Salman’ın Pekin’e gelişinden bir gün önce Xi Jinping, İran Parlamentosu Başkanı Ali Larijani ile bir araya geldi. Bu iki ziyareti bir arada okumak gerekiyor.
Suudi Arabistan’ın Çin’le ilişkileri güçlendirme çabaları Batı’daki yalıtılmış statüsünü etkili bir şekilde hafifletebilir ve uluslararası imajını geliştirebilir. Riyad, dünya çapındaki imajını yeniden oluşturabilir ve güvenemediği müttefiki ABD nedeniyle ortaya çıkan güvenlik ikilemlerinin üstesinden gelebilir.
Bütün bunlar Çin'in Orta Doğu ile ilişkilerinde yapıcı bir rol oynaması için çeşitli koşullar yaratmış durumda. Bölgede ciddi bir rekabet içerisinde olan ve vekil unsurlar aracılığıyla Yemen’de savaşan İran ve Suudi Arabistan’a en yakın ülke Çin; bir süre sonra bölgede olası diplomatik inşa çabalarının öncüsü olabilir.
Çin-Suudi Arabistan ilişkileri, Riyad'ın uluslararası diplomatik umutlarını artırmasına ve Ortadoğu'daki karmaşık durumu istikrara kavuşturmasına yardımcı olacak bir inşa çabasının önünü açabilir.
Suudi Arabistan enerji haritasındaki en kilit oyunculardan biri olarak kalmaya devam edecek. Çin’in de enerji ithalatı konusunda her geçen gün artan iştahı dikkate alındığından iki ülke arasındaki ilişkiler hem enerji haritası hem de Ortadoğu için kritik öneme sahip görünüyor. Bu denklemde İran ve ABD’nin yeri ve hamleleri nasıl olacak? Çin; İran ve Suudi Arabistan arasında nasıl bir denge politikası izleyecek? ABD; Suudi Arabistan’a söz konusu Çin ziyareti sonrasında nasıl bir karşılık verecek? İran-Suudi Arabistan rekabeti nasıl bir boyuta ulaşacak gibi soruların cevapları giderek önem kazanmış durumda.
Çin’in Ortadoğu’da gelişen ilişkiler matrisine Rusya’nın nasıl karşılık vereceği ise önem derecesi düşük ama cevabı merak edilen sorular arasında.
Sonuç olarak Çin’in enerji bağımlılığı ve Suudilerin politik ve ekonomik konjonktürel gerekçelerden dolayı Çin’e ve Asya’ya yaklaşması pek çok açıdan Ortadoğu’da dengeleri etkileyecek güçte. Suudilerin bu ziyareti ABD ile yapılacak görüşmelerde bir pazarlık unsuru olarak kullanıp kullanmayacağı ve Çin ile ilişkilerinde olan samimiyet ilerisi için daha verimli yorumlar yapılmasını sağlayacaktır. 
Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo