23 Ağustos 2016 Salı

Hussoloji.Com ve Blog Yazarlığı

  "Blog Yazarlığı" uzun süredir tartışılan bir kavram. Milenyumun başında web tasarım, html vs. derken wordpress ve blogger gibi yapıların devreye girmesi ile "blog yazarlığı"ciddi bir içerik üretim merkezi haline geldi. Ardından başlayan furya ile beraber Dünya'da ve Türkiye'de blog yazarlarının sayısı ciddi bir düzeye ulaştı. Fakat Türkiye'de "blog yazarlığı" daha çok web, teknoloji, moda ve yemek" etiketleri üzerine yoğunlaşarak asıl önemli bir alan olan "haber, gündem, siyaset" gibi mecraları önemsemediler. Ya da bu tarz netameli alanlara yaklaşmak istemediler. Bir de mikro-blogging olayının twitter ile zirveye çıkmasının ardından zaten blog yazarlığı dönüşüm geçirerek minimal boyutları benimsemeye başladı.
      Bu işin minimal seviyelere ineceği konusunda daha önce de çok defa yazmıştım. Fakat şunu da eklemek gerekiyor ki okur "kaliteli içerik" konusunda mikro-makro ayrımı yapmıyor. Özellikle belirli alanlara yoğunlaşan blogların yazılarında bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu nedenle blog yazarları, mikro-blogging alanlarında var olmaya devam ederek asıl mecra olan blog sayfalarındaki kaliteli içeriklerini korumalı, çoğaltmalı ve yayınlamalılar diye düşünüyorum. Bu sayede alternatif bir medya olabilme iddiasının altı da doldurulmuş olur. 
    Demokratik toplumlarda insanların günlük söylem bulutunun içine dahil olmasının en basit yöntemlerinden birisi blog yazarlığıdır. Bunu facebook ve twitter üzerinden de yapabilirsiniz ancak kaliteli içerik ile beraber araştıran, düşünen ve sorgulayan yazılar günlük söylem bulutunun işlevini olumlu anlamda iyileştirecektir.
     Bu bağlamda 2005 yılından beri çeşitli mecralarda blog yazarı olarak var kalmaya çalıştım. Hussoloji.blogcu.com, www.hussoloji.com, www.ulihaber.com gibi adreslerde blog yazmaya çalıştım. Ancak takdir edersiniz ki domain ve host masrafları zamanla bana mantıksız gelmeye başladı. Mantıksız gelmesinden ziyade özellikle wordpress ile yaşadığım sorunlar ve görsellik-seo gibi konularda çözüme ulaştıramadığım konular nedeniyle "blogger" platformuna geçmeye karar verdim. Son olarakwww.hussoloji.com adlı blog sayfamın iyice yavaşlaması ve buna karşılık hosting firmasının ilgisizliği beni "blogger"a geçmeye mecbur etti.
        Blogger tercihimin altında yatan en önemli nedenlerden birisi Google destekli olması. Hem seo açısından ve hem de şablonlarının html tabanlı olması bana kolaylık sağlıyor. Ayrıca "ücretsiz" olması ve alan adınızı buraya yönlendirebilmeniz zannımca büyük nimetler. Sonuçta blog sayfaları ticari birer işletme olmadıklarına göre gelir-gider tablosunda "gider" kısmına da gerek yok. 
       Bundan mütevellit artık yazdığım bütün mecraları yeni "blogger" sayfamla birleştiriyorum. Bir bakıma motivasyon ve odak noktamı akademik anlamda uğraş verdiğim uzmanlık alanım olan Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları alanına yoğunlaştırmak istiyorum. Zaten bilen bilir genelde "dünya gündemine" odaklanan yazılar yazmayı tercih ediyorum. Bu blog sayfası ile beraber hem akademik anlamda zihnimin taze ve fizibl kalmasını sağlamayı aynı zamanda da fonksiyonel bir iletişim-etkileşim ortamı yaratabileceğimi düşünüyorum. 
    Ayrıca akademik çalışmalarımı da kişisel sayfama taşıyarak buradan sunmak gibi planlarım mevcut. 
       Umarım hem benim hem de okuyucular için verimli bir blog sayfası olur. 

24 Nisan 2014 Perşembe

Uygur Sorunu ve Çin


Uygur sorunu ve çin
1 Mart 2014 günü Çin'in güneybatısında yer alan Kunming şehrinde 8 kişilik saldırgan bir grup, tren istasyonuna saldırarak 29 kişiyi öldürdü ve 143 kişiyi yaraladı. Xinhua Haber Ajansı ise olayın faili olarak SincanAyrılıkçı Hareketini gösterdi ve saldırganların Uygur Türkleri olduğunu iddia etti.


Çin'de özellikle Han Çinlileri ile Uygur Türkleri arasında ciddi bir gerilim bulunuyor. Uygur Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Sincan Özerk Bölgesi 1759 yılından beri Çin'in yönetimi altında. Nüfusu 20 milyon olan bölgenin 8 milyonu Uygur Türklerinden oluşuyor.

Bölgede Çin'in pamuk üretiminin yüzde 90'ı yapılmakta ve bu nedenle önem arz etmektedir. Son zamanlarda ciddi bir ekonomik yükseliş içerisinde bulunan Çin'in içindeki etnik sorunları çözme konusunda önemli bir ivme içine girdiğini söylemek yerinde olsa da bu konuda gösterilen çabaların henüz amacına ulaştığını söylemek zor.

Çin’e karşı Uygur Türkleri 1950, 1953, 1958, 1962, 1965 ve 1968 yıllarında defalarca özgürlükleri için mücadeleye kalkmış ancak bu itirazlar kanlı şekilde önlenmiştir. Pekin yönetimi yaşanan olaylara göre ABD’de yaşayan Dünya Uygur Forumu Başkanı Rabia Kadir’i suçlu bulmuştur. ((Çin'in Doğu Türkistan Sorunu ve Uygurlar-http://politikaakademisi.org/cinin-dogu-turkistan-sorunu-uygurlar/))

Çin yönetimi, Doğu Türkistan İslami Hareketi gibi son derece marjinal bir iki grubun eylemlerini bahane ederek Uygur Türklerinin kültürel otonomi talebini “terörizm” ile özdeşleştiriyor. Pekin, ABD’nin “terörle küresel savaş” konseptiyle uyumlu olacak şekilde bölgeyi neredeyse yeni bir Afganistan ya da Çeçenistan olarak resmediyor. ((Çin'in Yumuşak Karnı:Doğu Türkistan Sorunu-http://www.usakanalist.com/detail.php?id=416))

Çin devleti sosyalist idealler ve ulusa bağlılık temelinde azınlık kültürlerini asimile etme yoluna gitmektedir. Sincan bölgesinin dışarı açılma konusunda son derece önemli olması ve burada başlayacak bir isyan hareketinin domino etkisi ile tüm ülkeye yayılmasından çekinen yönetim son derece sert yöntemlere de başvurabilmektedir.

Sincan bölgesinde 1990’lar boyunca dini faaliyetler sınırlandırıldı, camiler kapatıldı, namaz ve oruç gibi dini ritüellerin yerine getirilmesi -özellikle öğrenciler ve kamu çalışanlarının- engellendi, 18 yaşının altındakilere din eğitimi yasaklandı ve eğitimde ateist politikalara geri dönüldü. ((http://www.usakanalist.com/detail.php?id=416))

Çin devleti bölgedeki nüfus yapısı üzerinde de oynamaya çalışmaktadır. Han Çinlilerinin sayısını arttırmaya çabalayan Çin devleti ülkenin başka noktalarından Sincan'a Han Çinlisi göndermektedir. Ayrıca bölgede ciddi bir gelir dengesizliği de mevcuttur.Uygurların yoğun olarak yaşadığı Hotan (% 96) ve Kaşgar (% 90) gibi kentler, bölgedeki zenginlikten en az yararlanan yerleşim merkezleri iken Han Çinlilerinin büyük çoğunluğu oluşturduğu Urumçi (% 75) ve Karamay (% 75) gibi kentler ise pastadan büyük payı kapan bölgelerdir. ((http://www.usakanalist.com/detail.php?id=416))

Uygur sorunu göstermektedir ki Çin demokratikleşmenin sancılarını yaşamaktadır. Uygur Türklerini asimile etmeye çalışan bir Çin yerine Uygur Türklerinin taleplerini dikkate alan bir entegrasyon modeli geliştirmek şarttır. 11 Eylül 2001'de yaşanan olaylardan sonra Çin, Uygur sorununu terör sorunu çerçevesinde çözmeye çalışmış ve durumu Afganistan ve Çeçenistan örnekleriyle anlatmayı denemiştir. Oysa örnekler arasında benzerlik bulunmamaktadır. Bunun yanında Çin'de yapılan bir ankette yüzde 96 ile Çin devletinin Sincan bölgesinde terörle mücadele etmesi onaylanmış ancak yüzde 66 gibi bir oran da sorunun çözümü için yasaların restore edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca ankete katılanların yüzde 66'sı sorunun ekonomik sebeplere bağlı olmadığını belirtmiştir.Bu arada yüzde 53 gibi bir oran devlet ile bölge arasında müzakereler ve görüşmeler yürütülmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. ((http://thediplomat.com/2014/04/how-chinese-think-about-terrorism/))

Bir de son not olarak Uygur bölgesinin ciddi bir kaya gazı potansiyeline sahip olduğunu eklemek gerekiyor. ((Süleyman Seyfi Öğün-http://yenisafak.com.tr/yazarlar/SuleymanSeyfiOgun/turkiye-cin-iliskileri-ve-uygur-sorunu/50017))

23 Nisan 2014 Çarşamba

Moğolistan

Moğolistan ve Siyaset

Rusya ve Çin arasında deyim yerindeyse sandviç gibi sıkışan ve ekonomik sorunlarına rağmen bölgesel entegrasyon konusunda adımlar atması halinde ciddi gelişmeler sağlayabileceği düşünülen Moğolistan son yıllarda önemli bir potansiyel ortaya koymaktadır.


Ülkeler arasında bölgesel ticaret ittifakları kurmak hem ilgili ülkelerin rahatlamasına, büyümesine ve refahında ciddi kazanımlar sağlamasına yardımcı olmaktadır. Moğolistan'ın bölgede sandviç gibi sıkışmış olması kendisi açısından bir dezavantaj gibi gözükse de aslında ciddi fırsatlar da yaratmaktadır. Ciddi mineral kaynaklarına sahip olan Moğolistan bu kaynakları ihraç edecek pazarlar bulma arayışı içerisindedir. AB ve ABD gibi ihraç pazarlarına ulaşma çabasının yanında Moğolistan'ın kendi bölgesinde Rusya, Çin ve Güney Kore gibi ülkelere ulaşmaya çalışması kendisi açısından çok daha önemlidir.

İç piyasası çok sınırlı olan Moğolistan'ın dışarıya açılması ülkenin ekonomisi açısından son derece hayati bir meseledir. Üç milyonluk bir tüketici nüfusa sahip olan Moğolistan'a bu rakam yetmemektedir.

Moğolistan ayrıca Rusya ve Çin arasındaki ticari ilişkiye bir köprü vazifesi de görebilmelidir. Bu anlamda iki ülke arasındaki ulaşım kanalları çeşitlendirilebilir ve bu ulaşım üzerinden ciddi bir ticari potansiyel yaratılabilir. Enerji nakil hatları projeleri ortaya konulabilir ve bunun yanında tren ve kara yollarında yatırımlar yapılması halinde bu noktada da önemli kazanımlar elde edilebilir.

Sonuç olarak Moğolistan her ne kadar bölgesel olarak olumsuz bir lokasyona sahip gibi gözükse de ciddi bir potansiyelin tam ortasında durmaktadır. Özellikle enerji nakil hatları üzerinde kurabileceği hakimiyet ve mineral kaynaklarını bölgeye ihraç edebilecek bir sistem kurması halinde önemli bir ekonomik büyüme sağlayacaktır.


21 Nisan 2014 Pazartesi

Japonya'nın Yeni Güvenlik Anlayışı

Japonya ve artan güvenlik ihtiyacı

İkinci Dünya savaşından sonra askeri kapasite konusunda son derece sınırlı bir formatı bulunan Japonya'nın son zamanlarda Çin ile olan gergin ilişkisi ve ABD'nin Ortadoğu'dan Pasifik'e yönelen stratejisi, Japonya'yı yeni bir güvenlik ikilemi ile karşı karşıya bırakmıştır.


Çin ile Japonya arasında bulunan Senkaku adaları bölgesinde iki tarafın da adalar üzerinde hak iddia etmesi ve Yonagoni adasında Japonya'nın devam eden askeri inşaatı ilişkileri hassas bir noktaya getirmiş durumda. Askeri bir radar istasyonu kuran Japonya, Çin'in şimşeklerini üzerine çekerken, ABD bölgede Japonya ile giderek yakınlaşmaktadır.

Yonagoni adasında 150 kadar askeri personel bulunduran Japonya diğer adalarda da askeri çalışmalar yapmak için hazırlık yapmaktadır. Japonya Savunma Bakanı Itsunori Onadera, diğer adalarda da faaliyet gösterebileceklerini belirtmiştir.

Çin'in sorunlu adalar bölgesi üzerinde hava savunma sahasını genişletme çabasında bulunması hiçbir ülke tarafından kabul görmezken aynı zamanda Japonya'nın askeri yapısını ve güvenlik stratejilerini yeniden gözden geçirmesine neden olmuştur. Uzun zamandır askeri açıdan hareketli olmayan Japonya gerek Japon ordusunun yeniden restorasyonunda gerekse askeri teçhizat ve askeri yerleşim konusunda bir atılım içerisindedir.

ABD ile Japonya'nın bölgedeki yakınlaşması aynı zamanda Japonya ve Rusya arasındaki Kuril adaları meselesi, Soğuk savaşın pasifikte yeniden kristalize olduğunu ve ciddi gerilimlerin yeniden ortaya çıkabileceğini göstermektedir.

Shinzo Abe'nin Aralık ayındaki seçimlerde ikinci defa iktidara gelmesi ve milliyetçi söylemlerdeki artış Japonya'yı güvenlik anlayışında bir takım değişikliklere zorlamıştır. Özellikle Çin ve Güney Kore, Abe'yi bu konuda suçlamakta ve Japonya'yı militarist geçmişine doğru sürüklediği konusunda uyarılarda bulunmaktadır.

Japonya Savunma Bakanlığının 2013 yılında yayınlanan White Paper adlı belgesinde özellikle Ordu üzerindeki sivil kontrol üzerinde durulmaktadır. Yine aynı yıl yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisine göre ise Japonya'nın çevresindeki güvenlik durumu ciddi ve zordur. Ancak bunu Japonya'nın militarist bir yapıya dönüştüğü iddiasına çevirmek hatalı olabilir.

Ama Japonya'nın çevresindeki güvenlik problemlerini çözmek için kabul edilebilir bir caydırıcılık inşa etmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

20 Nisan 2014 Pazar

Boko Haram Nedir?

Boko Haram

Boko Haram, 2002 yılında Muhammed Yusuf tarafından kurulmuş ve Nijerya'nın kuzeyinde şeriata dayanan bir İslami devlet kurmak için çabalayan örgüttür.

2002-2009 arasında daha az radikal olan örgüt, 2009 yılından sonra Polis Merkezlerine sıklaştırdığı saldırılarla adını duyurmuş ve 2011 yılında BM Binasına yapılan bombalı saldırıyla adını uluslararası camiada da duyurmuştur.



Batı eğitimini haram gören ve cihad çağrısı yapan örgütün asıl adı Jama’atu Ahlis Sunna Lidda’awati wal-Jihad (“Tebliğ ve Cihat için Ehl-i Sünnet Cemaati”). Ancak halk arasında yerel Hausa dilinde "Boko Haram" denilmektedir. Anlamı ise "Batının getirdiği haramdır".

2009 yılında Muhammed Yusuf'un ölmesinin ardından örgütün başına sert tutumuyla bilinen Ebubekir Şekau geçmiştir. Şekau ile beraber eylemlerini hızlandıran örgüt, 2013 yılında ABD tarafından terörist örgütler listesine alınmıştır.



Harita-1: Boko Haram'ın etkin olduğu bölgeler.

Finansal kaynakları konusunda çeşitli iddiaların olduğu örgütün banka soygunları ve haraçla ayakta durmaya çalıştığı iddia edilmektedir. Ayrıca dünyanın çeşitli İslami hareketlerinden de yardım aldıkları iddia edilmektedir.



Harita-2: 160 milyon nüfusa sahip olan Nijerya'da etnik ve mezhepsel çeşitlilik dikkat çekmektedir. Ülkenin kuzeyinde bulunan Hausa-Fulani'ler çoğunlukla Müslüman. Ülkenin batısındaki Yorubalar, Müslüman ve Hristiyan. Güneydoğudaki Igbolar, Animist ve Hristiyandır. Ülkenin ortasında bulunan ve Hausa'lar ile yan yana bulunan Hristiyan Beromlar ise sık sık Müslüman toplumla çatışma yaşamaktadır.

Görüldüğü gibi Boko Haram'ın arka planı kuzeydeki Hausa-Fulani etnik yapısına dayanmaktadır. Hem etnik hem de dinsel bir motivasyona sahip olan örgüt, eylemlerini motosikletli gruplarla yapmaktadır.

Nijerya'nın ülkede barışı yeniden inşa etmesi için taraflar arasında iletişimin sağlanması ve ülkedeki gelir dengesizliğinin giderilmesi gerekmektedir.

Boko Haram'ın etkin olduğu ülkenin kuzeyi aynı zamanda ülkenin okuma yazma oranının en düşük ve sağlık imkanlarına ulaşımın en zayıf olduğu bölgedir.