"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

30.11.2018

“CPEC” ve Pakistan’da Çin Yatırımlarının Güvenliği: Belucistan Sorunu



Çin ve Pakistan arasında süregelen ilişkiler giderek kuvvetlenmeye devam ederken bölgedeki Çin yatırımlarının güvenliği yeni sorunlar ile karşı karşıya kalmış durumda. Geçmiş yıllardan bu yana radikal hareketlerin hedefi olan Çin, kısa süredir Pakistan’da ayrılıkçı hareketlerin de hedefi haline geldi.

Karaçi’de Çin konsolosluğuna yapılan saldırı ve onun öncesinde Ağustos ayında Çinli mühendisleri taşıyan otobüse yapılan intihar saldırısı gösteriyor ki bölgede CPEC kapsamında yatırımlarını arttıran Çin “vekil unsurların” öfkesini arttırmış durumda. İki saldırıyı da üstlenen Belucistan Kurtuluş Ordusu, Belucistan adını verdikleri bölgenin bağımsızlığı için savaşıyor.  İran, Pakistan ve Afganistan arasında dağılan Beluciler Pakistan ya da Fars etnik kimliğinden farklı bir etnik kimliğe sahipler. İran, Belucilerin örgütsel hareketlerine sıkı bir kontrol getirmiş durumda ve bu nedenle daha çok Pakistan içerisinde aktif konumdalar.

Pakistan bu saldırıların arkasında Hindistan’ın olduğu şüphesini zaman zaman dile getiriyor. NYT'nin haberine göre Karaçi'de yapılan saldırının ardından Belucistan Kurtuluş Ordusu ile ilintili olduğu iddia edilen bir twitter hesabından "üyelerinin konsolosluğa yapılan saldırıda şehit olduğu" açıklaması yapıldı. Söz konusu hesaptan ayrıca "Çin kaynaklarımızı sömürüyor" tweeti de atıldığı belirtiliyor.

Pakistan’ın kuruluşunda yer alan etnik unsurlar; Pencabiler, Beluciler, Patanlar, ve Sindiler olarak sayılabilir. Bunlar arasında özellikle Beluciler ve Patanların kurucu idareye karşı muhalif bir tavır içinde olduklarını söylemek mümkün. Belucistan bölgesinin hem Hint okyanusuna kıyısı olması hem de Hürmüz boğazına yakınlığı bölgeyi aynı zamanda jeo-stratejik bir pozisyon içine itmiş durumda.


ABD’de yayınlanan “Armed Forces Journal”ın Haziran 2006 sayısında Belucistan ayrı bir ülke olarak gösterilmişti. Bu da Pakistan için durumun vahametini ortaya koyuyor. Çin’in büyük önem verdiği Gwadar limanı da bu bölgenin kıyısında bulunuyor. Bu nedenle bu limanın güvenliğini sağlamak Çin için çok önemli. Pakistan özel kuvvetleri tarafından korunan limanın güvenliğini sayısı binlere ulaşan birlikler sağlıyor.

Belucistan Kurtuluş Ordusunun eylemlerini son dönemlerde özellikle sansasyonel düzeye çekme çabaları ve Çin’i spesifik olarak hedeflemeleri akla küresel mücadelede taraf olan muhatapları getiriyor. Acaba Belucistan küresel güç mücadelesinin cephe hatlarından biri olabilir mi? Çin’in Gwadar limanı ile enerji sevkiyatının merkezine yerleşmesi ve özellikle Hürmüz boğazına olan yakınlığı bölgede egemen olan unsurları endişelendiriyor.

Carnegie-Tsinghua Merkezinden Shi Zhiqin ve Lu Yang yazdıkları bir makalede “Çin, yalnızca Pakistan hükümeti ile görüşmenin geleneksel yolunu terk etmeli ve yerel topluluklarla iletişime geçmelidir. Böylece daha fazla insan CPEC'ten yararlanabilir.” diyor. 

Çinli yetkililerin Beluci ayrılıkçılarla CPEC’i korumak için “gizlice” görüşmelerde bulunduğuna yönelik Financial Times haberi ise daha sonra Pakistanlı ve Çinliler tarafından yalanlandı.

Belucilerin bölge ile ilgili asıl endişesi, Çin’in yaptığı yatırımlar sonrasında bölgedeki demografik yapının değişeceği korkusu. Hatta özellikle Gwadar limanının olduğu bölgede topraklarını yabancı yatırımcılara satan Belucilerin sayısının hızla arttığı belirtiliyor. Beluciler etnik yapının değişmesinden dolayı Pakistan’ın bu projeyi bir kaldıraç olarak kullandığından şüpheleniyorlar.


Pakistan’ın bu bölgede kalkınmayı sağlayabilmesi için “Belucistan” sorununu çözmesi gerekiyor. Çin’in burada artacak güvenlik problemlerine nasıl bir refleks göstereceği ise bir başka önemli soru. Çıkarlarını korumak için Cibuti örneğinde olduğu gibi askeri üsler kurma noktasına gelir mi ya da Pakistan ile ortak bir askeri strateji içerisinde olur mu bunu zaman gösterecek.
Paylaş:

31.10.2018

Diplomatik Mayın Tarlası ve Çin’in İran Denklemi


Çin ve ABD’nin ticari anlaşmazlıklarının devam ettiği uluslararası sistem “genleşmeye” devam ediyor. Bu genleşmenin bir parçalanmaya ya da yeni bir uluslararası ilişkiler türüne dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu ise uluslararası ilişkiler disiplini içinde cevabı en çok aranan soruların başında geliyor. ABD’nin Trump yönetimi ile beraber küresel işbirliği gerektiren birçok anlaşmadan çekilmesi, Dünya Ticaret Örgütünün ruhuna aykırı eylem ve söylemlerine devam ederek “illiberal” bir çizgiye girdiği bugünlerde İran’a uygulanacak yaptırımlar sistemik bir ısınmaya neden oldu.

Çin’in İran ile süregelen ilişkileri dikkate alındığında Kasım ayında uygulamaya girecek olan yaptırımlar özellikle petrol ihracatı/ithalatı noktasında İran ve Çin’i etkileyecek bir dinamiğe sahip gibi görünüyor. İran dünyada petrol üretiminde dördüncü sırada. Günlük 4 milyon varile kadar çıkabilen bir kapasitesi var. Nisan 2018’de 2.4 milyon varil ihraç eden İran o tarihten beri düşüşe geçmiş durumda. İran’ın en büyük alıcıları arasında Çin, Hindistan ve Türkiye var. Çin normal zamanlarda İran’dan aylık 23-24 milyon varil petrol alıyordu. Bu günlük 600 bin varil gibi bir rakama tekabül ediyor. Bu rakamın zaman zaman 800 bin varile kadar çıktığı da oluyor. Yine Hindistan günlük 500 bin varile varan oranlarda petrol alırken yaptırımların uygulamaya konmasının yakınlaşması ile beraber bu alımı yarı yarıya azaltmış durumda.

AFP’nin haberine göre Çin İran’dan petrol alımında şu anda % 25 oranında bir azaltmaya gitmiş durumda. Petrol ticareti National Iranian Oil Company (NIOC) ile Çin arasında 130 bin varile kadar indi. Bu da Çin'in günlük ithalatının yüzde 20’si. SINOPEC ve Zhuhai Zhenrong Corp. Temmuz ayından beri kargolarının önemli bir kısmını National Iranian Tanker Co (NITC) şirketi aracılığıyla taşıyor. Bunun yanında Reuters’in yaptığı haberlere göre Çin enerji devleri SINOPEC ve CNPC gibi önemli şirketlerin Kasım ayı için İran’a henüz sipariş geçmedikleri belirtiliyor. Bu da Çin’in yaptırımlar konusunda bir bekleyiş içerisinde olduğunu gösteriyor. Bu tutumun taktiksel mi yoksa yaptırımlar nedeniyle bir mecburiyet mi olduğunu anlamak için izlemek gerekiyor.

İran’ın Manevra Alanı Daralıyor

İran için en kötü senaryo petrolün fiyatının aşağı yönlü olması ve petrol ihracatında yaşanan düşüş. Son veriler bu senaryoyu teyit ediyor. Yüksek enflasyon ve işsizlik ile beraber kriz giderek derinleşiyor. İran yaptırımları konusunda Trump yönetiminin içinde de bazı anlaşmazlıklar var gibi görünüyor. WSJ'ye göre Steven Mnuchin daha ihtiyatlı bir yaklaşıma yöneliyor, bu da AB'yi Tahran'la ticareti sürdürme çabaları nedeniyle cezalandırmayı reddetmek anlamına geliyor. ABD yönetimi içerisinde özellikle "feragatlar" konusunda bir ayrışma olduğu yazılıp çiziliyor. Burada ABD'nin temel korkusu; ülkelerin alternatif ödeme sistemlerine yönelmesi ve dolar dışında yapılacak ticaretin artması. Bu kapsamda AB’nin alternatif bir ödeme sistemi (Special Purpose Vehicle) üzerinde çalıştığı da biliniyor. Ancak AB’li diplomatlar ABD’den gelecek bir işarete kilitlenmiş durumdalar. Bu nedenle alternatif ödeme sisteminin tatmin edici bir şekilde ortaya çıkması için ABD tarafındaki belirsizliğin dağılması gerekiyor. Feragatlar konusunda devam eden tartışmalar da dikkate alındığında bu durum bir süre daha devam edebilir.


İran’ın petrol ihracatı konusunda dikkat çeken bir diğer durum ise petrolün fiyatında yaşanan aşağı yönlü seyir. Piyasada yılına sonuna kadar 100 dolar olacak söylentilerine ve tahminlerine rağmen petrolün varil fiyatı düşüyor ve 68-70 dolar civarında bir seyirde devam ediyor. Bu da İran’ın düşen arzı ile beraber daha ciddi problemleri beraberinde getiriyor. Tam da bu noktada ABD, Rusya ve Suudi Arabistan’ın İran’ın arzının azalmasına müteakip rekor bir üretim yapmaları ise kafaları iyice karıştırmış durumda. Günlük 33 milyon varile varan üretim bu boşluğu doldurduğu gibi fiyatın düşmesinde de önemli bir etken. Diğer yandan küresel ekonominin beklenen hızda büyümemesi, Çin’in son dönemlerde yaşadığı büyüme problemleri gibi etkenler de İran’ın önümüzdeki süreçte çok zor problemler ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor.

Bu arada Rusya’nın petrol arzını arttırma konusunda iştahlı davranmasının Rusya-İran ilişkilerine nasıl yansıyacağı konusu da diğer önemli sorulardan birisi. Bu durum da Rusya ve İran arasındaki stratejik ilişkinin sorgulanmasına neden olabilir.

“İran İle İşbirliğine Devam Edeceğiz!”

Öte yandan Çin tarafından İran ile ilgili bir takım açıklamalar gelmeye devam ediyor. Yakın zamanda Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying "Çin tarafı, İran ile normal ekonomik ve ticari işbirliğini sürdürecek pratik bir çözümü memnuniyetle karşılayacaktır." derken muhtemelen alternatif bir çözüm üzerinde çalışıldığı izlenimi veriyor. Bununla birlikte çeşitli haberlerde İranlı ve Çinli bankacıların “Kunlun Bankasının” yerine yeni bir mali sistem kurmak için çok sayıda toplantı yaptıkları da iddia ediliyor. Kunlun Bankası; Çin ve İran arasında yapılan petrol ticaretinin kilit noktalarından birisi. Büyük hissesi (%77) Çin’in enerji devi CNPC’nin elinde. Kunlun Bankası 2012 yılında İran'ın Devrim Muhafızları'na bağlı bir kuruluşa para aktardığı gerekçesiyle ABD tarafından yaptırıma uğradı. Çin; 1 Kasım tarihinden itibaren Kunlun Bankasının İran’dan gelecek ödemeleri kabul etmeyeceğini duyurmuş durumda. Dolayısıyla Çin’in yaptırımlar nedeniyle hamle yaptığı çok açık fakat İran’dan yapacağı petrol ithalatını “sıfıra” indirip indirmeyeceği bir muamma olarak gözüküyor. Örneğin çeşitli haber sitelerinde İran’ın aracıların olduğu ve ABD'nin yaptırımlarından kaçabilecekleri bir petrol mübadelesi mekanizması kurduğu, hatta ilk satışını da Ekim ayının sonuna doğru üç isimsiz alıcıya 280.000 varil olarak yaptığı haberleri dolaşıyor. Bu tarz bir mekanizma İran ve Çin arasında işler mi bilmek zor ancak alternatiflerin tartışıldığı bir dönemde dikkatli değerlendirmeler yapmak da yarar var.


Çin’in İran sefiri Pang Sen’in Tehran Times haber sitesine verdiği röportajda yaptığı açıklamalar da konu ile ilgili önemli ipuçları barındırıyor. İran'ın Şangay İşbirliği Örgütü'ne tam üyeliği konusunu desteklediklerini belirterek İran'ın JCPOA anlaşması çerçevesinde üstüne düşenleri yaptığını belirten Pang Sen; Çin-İran petrol ticareti konusundaki soruya net bir yanıt veriyor. "İran ile ticaretimiz şeffaf ve meşrudur. Tek taraflı yaptırımlara kesin olarak karşıyız. Bizim pozisyonumuz ABD yaptırımlarına karşı çıkmaktır. İran ile işbirliğimize devam edeceğiz."

Büyükelçi "Pang Sen" sözlerine şöyle devam ediyor ki bence önemli "Tabii ki geçtiğimiz yıllarda, petrol de dahil olmak üzere bazı malların ithalatında dalgalanmalar oldu. Bu yüzden, Çin'in İran'dan ithal ettiği petrol hacminde bir artış veya azalış olursa şaşkınlığa gerek yok." Bu sözleri taktiksel bir manevra mı ya da Çin tarafının açık bir beyanı olarak mı kabul etmek gerekiyor sorusu önemli fakat net olan bir durum var ki o da Çin tarafının “yaptırımlar” konusunda henüz net bir yaklaşıma sahip olmadığı ve beklemeyi tercih ettiğini gösteriyor.

Ticaret Savaşlarının İlk Cephesi İran

4 Kasım ile beraber İran'a uygulanacak yaptırımlardan en çok etkilenecek ülkelerin başında Çin geliyor. Çin alımları azaltmaya yönelik adımlar atmaya başlamış olsa da İran'ın petrolü kısa ve orta vadede Çin için büyük önem arz ediyor. Çin ve İran’ın hikayesi işte tam burada birleşiyor. İran'ın ekonomisini hayatta tutmak için tek bir yolu var o da Çin’e yapılacak petrol ihracatı. Diğer yandan Çin de kendi ekonomisini büyütmek için İran’ın petrolüne ihtiyaç duyuyor ve böylece borçlarını ödeyebiliyor ya da üstlenebiliyor. Bu nedenle Çin’in İran’ı stratejik bir partner mi ya da taktiksel işbirliği yaptığı ülkelerden birisi mi olarak gördüğü sorusu önem kazanıyor. İran aynı zamanda Kuşak ve Yol Girişimi açısından da çok önemli bir noktada bulunuyor. Bu nedenle Çin’in İran ile ilgili tasarrufları diplomatik bir mayın tarlasında atılan adımlara benziyor.


Öte yandan Kasım ayında yaptırımların uygulamaya konmasıyla "feragat" konusu ciddi biçimde tartışılacak gibi görünüyor. Özellikle Hindistan bunu talep edecek ülkelerin başında geliyor. Çin ise şu anlık beklemede görünüyor. Ancak petrol talebi azalma eğilimi gösteriyor. Gidişat İran probleminin ABD-Çin ilişkileri bağlamında en kırılgan alanlardan biri olacağını gösteriyor. Çin ve İran alternatif bir yöntem bulamadıkları takdirde konunun bölgesel ve küresel ciddi etkileri olacak. Aslında Çin; İran'la ticari ilişkilerine devam ederek bunu ABD ile süregelen ticaret savaşlarında bir koz olarak da kullanabilir. Farklı bir açıdan ticaret savaşlarının ilk cephesinin İran'da açıldığını söylemek mümkün fakat Çin ABD'ye ne derecede meydan okur ya da okuyabilir bunu bilmek güç.

Sonuç olarak açık olan şu ki Çin petrol istiyor ve İran da satmak istiyor.

Çin Güneybatı Üniversitesi'nin İran Çalışmaları Merkezi yöneticisi Ji Kaiyun’un yaptığı şu hatırlatma ile yazıya son verelim. Kaiyun; Sputnik'e yaptığı açıklamada, Pekin'in her zaman Amerikan yaptırımlarını atlatmanın yollarını bulduğunu belirtiyor.


İran ile Çin arasındaki ilişki kopmazsa, ABD'nin Tahran'a uyguladığı yaptırımlar hiçbir zaman tam olarak etkili olmayacaktır. Bu nedenle Kasım ayındaki Çin-İran ilişkisi hem ABD hem de Çin yönetimi için önemli bir test alanı olacaktır.
Paylaş:

12.10.2018

Çin-Pakistan İlişkilerinin Esbab-ı Mucibesi: Demir Kardeşlik mi Jeopolitik Ortaklık mı?


Çin-Pakistan ilişkilerinin en önemli özelliklerinden birisi “kararlı ve dayanıklı” olmasıdır. Öyle ki bu ilişki tarzı iki ülke tarafından “demir kardeşlik” olarak tanımlanıyor ve bölgede Pakistan’ın son derece stratejik bir konumda olması bu kardeşliğin dozunu ve gerekçesini giderek daha da önemli hale getiriyor.

Tarihsel olarak bakıldığında Çin’in Pakistan ile bölgede birlikte hareket etmesinin altındaki en önemli sebepler Hindistan ile olan sorunlar, ABD ve Rusya’nın genişlemesine karşı bir dengeleme aracı olması açısından taşıdığı önemdir. Çin-Pakistan ilişkisi bir Hint düşmanlığı etrafında kristalize olsa da onun çok daha ötesinde bir ittifak sistemi olarak görünüyor. Savunmadan ticarete, ticaretten nükleere kadar birçok kritik alanda iki ülke son derece yakın ilişkilere sahip durumda.
Özellikle 11 Eylül’den sonra daha da farklı boyutlarla gelişen bir Çin-Pakistan ilişkilerinden söz edilebilir. Çin; Pakistan'a ekonomik, askeri ve diplomatik destek sağlarken Pakistan Çin'in Müslüman ülkelerle ilişkilerinin geliştirilmesine yardımcı oldu. 

Bir diğer önemli ilişki ise Çin’in 2013 yılında açıkladığı ve tarihin en büyük altyapı projesi olarak adlandırılan “Belt and Road Initiative” (Kuşak ve Yol Girişimi) kapsamında Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) projesidir. 60 milyar doları bulması beklenen proje kapsamında şu ana kadar 20 milyar dolar civarında yatırım yapılmış durumda. Fakat bu yatırımların Pakistan ekonomisinde ortaya çıkardığı problemler Pakistan’ın ciddi bir ekonomik sıkıntıya girmesine neden oldu. Çin-Pakistan Ekonomik Koridorunun inşası için yapılan makine ithalatı, Pakistan'ın cari açığını CPEC inşasının ilk iki yılında yüzde 50'nin üzerine çıkardı. Bu durum da Pakistan’ı ve batı karşıtı görüşleri ile bilinen Imran KHAN’ı IMF ile masaya oturmak zorunda bıraktı. Burada anti parantez bu CPEC yatırımlarının çok abartıldığını düşünenler de var. Toplam yatırım seneye vurulduğunda yıllık 2-3 milyar doları buluyor.

“IMF’nin Pakistan’ı Kurtarması Mantıklı Değil”

IMF, Pakistan ile resmi kurtarma görüşmelerini başlattı ve IMF Başkanı Christine Lagarde bu görüşmelerin Çin'e olan borçlar da dahil olmak üzere Pakistan'ın borçlarının “mutlak şeffaflığını” gerektireceğini söyledi. Çin’in Pakistan’a verdiği altyapı kredilerini uzun süredir eleştiren ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ise Pakistan'ın IMF tarafından kurtarılmasını Çin kredisi ödemesi gerekçesiyle “mantıklı” bulmadığını açıkladı. Görüşmeler olumlu sonuçlanırsa bu kurtarma 1988’den bu yana Pakistan'ın 13. IMF kurtarma planı olacak. IMF en son 2013 yılında İslamabad'a 6 milyar dolar borç vermişti.

Pakistan ekonomisinin son derece yüksek açıkları var. Borcu yeniden yapılandırmazsa, yükün daha da artacağı aşikar. Pekin; 2017-18 yıllarında Pakistan’a 5 milyar dolar borç verdi. Hatta geçen aylarda 1 milyar dolarlık acil bir kredi daha açıldı ancak Pakistan’ın döviz rezervlerinin 8 milyar dolara kadar düşmesi ve en kısa süre içerisinde 10 milyar dolara ihtiyacı olması işleri iyice karıştırdı.

Özellikle 2016 yılının başından bu yana Pakistan’ın cari işlemler açığında önemli bir artış oldu. Pakistan’ın enerji santrallerinin çoğu ithal kömürde çalışıyor ve para bulamazlarsa elektrik kesintilerinin artması da gündemde. Kısacası Imran KHAN eko-politik anlamda çok sıkışmış durumda.


Aslında Khan uzun süre IMF ile masaya oturmamak için alternatif opsiyonlar üzerinde çalıştı. Fakat bu arayış sonuç vermedi. Hatta Pakistan yurtdışında yaşayan bütün Pakistanlılardan hükümete 1.000 dolarlık bir bağışta bulunmalarını istedi ve bu parayla büyük bir baraj yapılacağını taahhüt etti. Devlet fonlarının artık boşa harcanmayacağını göstermek için kamusal anlamda kemerler sıkılmaya başlansa da ekonomiyi dışardan yardım almadan kurtarmaya yeterli değil.

Dışardan yardım meselesinde bir başka önemli ülke de Suudi Arabistan olmuştu. Pakistan heyetinin Suudi Arabistan’da “kredi talebinde” bulunduğu iddia edilse de Suudiler CPEC’de bir rafineri kompleksi ile yer almayı tercih ederek kredi konusunu gündeme getirmediği haberleri yapıldı.

“Pakistan Borç Tuzağına mı Düştü?”

Imran KHAN göreve geldiği ilk anda CPEC'i destekledi ve Çin ile yakın çalışma konusundaki ilgisini dile getirdi. Çin'de yolsuzluğa karşı nasıl mücadele edildiğini öğrenme arzusunu dile getirdi. Hatta bir Çin İşbirliği birimi kurdu ve bu birimi yönetmesi için güvenilir arkadaşı Dr Shahzad Wassem'i atadı. Çin’in Kaşgar’ı, ile 3,000 kilometre uzaklıktaki Gwadar limanını bağlayacak olan proje Çin için son derece önemli olsa da Pakistan’ın bu duruma düşmesi yeniden “borç tuzağı” yorumlarını gündeme getirdi. Çin’in bu şekilde ülkeleri borca sokup daha sonra limanları ve havayollarını uzun süreliğine kiralaması ile beraber artan yorumlar özellikle batı basınında geniş yer buluyor.


Pakistan’ın ABD ile olan ilişkileri de inişli çıkışlı bir seyir izliyor. 11 Eylülün hemen ardından ABD ile Afganistan konusunda askeri bir partner olma yolunda ilerleyen Pakistan bu ilişkide genelde sorunlar çıkardı. ABD, Pakistan'dan olması gerekenden çok daha fazlasını beklerken, Pakistan ise ABD için makul olandan daha az şey yaptı. 2011 yılında ABD ve Çin’in, Pakistan ordusuna askeri yardımı yaklaşık olarak eşit orandaydı. (yüzde 39 ve yüzde 38). 2016 yılına gelindiğinde ise bu rakam Çin'den gelen askeri teçhizatın yüzde 63'ü  geçtiğini gösteriyor. Dolayısıyla Pakistan silah tedarikinde Çin’e bağımlı bir ülke haline gelmiş durumda. Son dönemlerde ABD’nin Pakistan’la yaşadığı anlaşmazlıklar sonucunda 300 milyon dolarlık askeri yardım askıya alınmıştı. ABD; Pakistan’ın bölgedeki radikal hareketlerle yeterince mücadele etmediğini düşünüyor.

“Gwadar Limanının Akibeti Ne Olur?”

Sonuç olarak Çin-Pakistan ilişkilerini Pakistan açısından “zorunluluk”, Çin için ise “jeopolitik” olarak açıklamak mümkün. Pakistan bu ilişkiye zorunlu çünkü gerek Hindistan ile olan problemlerini dengelemek ve gerek ABD’nin baskısına cevap verebilmek için Çin ile yoğun diplomatik ilişkiler içerisine girmiş durumda. Diğer yandan CPEC ile bölgede alternatifi olmayan bir kalkınma ve sanayileşme hamlesini başarmaya çalışıyor. Ancak politik istikrarsızlık, yolsuzluk ve enerji problemleri ülkeyi bir cendereye sokmuş durumda. Çin ise Pakistan’a son iki yılda verdiği 6 milyar dolar ile beraber toplamda 13 milyar dolarlık bir kredi açarken Pakistan’ın içine düştüğü bu durum Pekin’i proje hakkında daha fazla düşünmeye yöneltecektir.

Sri Lanka ve Malezya’nın ardından Pakistan’ın istemeyerek de olsa Kuşak ve Yol Girişimini yeniden düşünmek zorunda olacağı artık netleşti. Pakistan Çin ile birlikte projeyi yeniden revize etmeli ve mali yardımlar konusunda detaylı görüşmeler yapmalı aksi takdirde Sri Lanka’da “Hambantota” limanının başına gelenler “Gwadar” limanının da başına gelebilir.

Bununla birlikte CPEC’in akamete uğramasıyla Kuşak ve Yol Girişimi ciddi bir darbe alacaktır.




Paylaş:

1.10.2018

Hegemonya Arayışından Stratejik Yanılgıya Çin’in Dış Politikasında Söylemsel Yapı


ABD ve Çin arasında süre gelen ticari savaşlar iki ülkenin dış politikasındaki söylemlere de yansıyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin BM’de ve ardından CFR’de yaptığı konuşmalar Çin diplomasisinin bir arayış ve kendisini anlatma derdi içerisinde olduğunu gösteriyor.

Çin’in dış politikası ile ilgili Temmuz 2018’de yazdığım yazıda “Çin, ABD ile devam eden hegemonik mücadelesinde uzun süre diplomatik yolları kullanmayı deneyecektir. Onlar için diplomasi "stratejik ilkenin detaylandırılmış hali" diyebiliriz. Sürekli detay ve müzakere. Şifre bu.” şeklinde yazmışım. Aslında Wang Yi’nin söyleşiler üzerine kurulu bu mekik diplomasisini de bu kapsamda değerlendirmek mümkün. Yi’nin özellikle CFR’da yaptığı söyleşide ilginç ve kritik tespitleri vardı.

“Çin’in Hegemonya Arayışı ABD’nin Stratejik Bir Yanılgısı”

Yi; CFR’daki sözlerine “Geçtiğimiz kırk yılda, her iki tarafın farklı sektörlerinden liderlerin ve insanların çabaları sayesinde, işbirliğimiz uzun bir yol kat etti, gelişmemizi hızlandırdı ve her iki ülkenin insanlarına fayda sağladı.” diye başladı. Ardından iki devlet arasında çeşitli şüpheler ve hatta sürtüşmeler meydana gelebileceğini ve bunun şaşırtıcı olmadığını söyleyen Yi; “Bu panik için bir sebep değil. Önemli olan, bu farklılıkların nasıl görülmesi, değerlendirilmesi ve ele alınması gerektiğidir.” diyerek sürekli diplomasinin altını tekrardan çizmiş oldu.

Konuşmasının belki de en önemli bölümü Çin’in hegemonya peşinde olmadığını söylediği bölümdü. “Çin'in, gelecekte hegemonya arayacağı ve hatta ABD liderliğine meydan okuyacağı, bu hegemonyayı yerinden etmek üzere olduğu çok ciddi bir stratejik yanılgıdır.” Bu stratejik yanılgı meselesi aslında ilk değil. Çin tarafı sürekli şekilde küresel bir hegemonya peşinde olmadığını vurguluyor. Ancak ABD; OBOR ve ŞİÖ gibi yapıların böyle bir gizil amaç taşıdığını düşünüyor. ABD’nin son yıllarda çıkan tüm ulusal güvenlik strateji belgelerinde rakip Çin.

“Çin ABD’ye Meydan Okumayacak”

Wang Yi konuşmasına şöyle devam ediyor “Çin'in tarihsel güçlerden farklı bir gelişme yolunu izleyeceğini çok açık bir şekilde söylemek istiyorum. Çin özelliklerine sahip bir yol. Bu, Çin'in hegemonyayı arayan güçlü bir ülkenin eski yaklaşımlarını tekrarlamayacağı anlamına geliyor. Çin’in Amerika’ya dönüşeceğini düşünmüyorum ve Çin; ABD’ye meydan okumayacak.”Özellikle ABD’nin yerini almayacak vurgusu tam da ticaret savaşlarının alevlendiği bu dönemde konjonktürel bir okumaya tabi tutulmalı diye düşünüyorum.

Yi konuşmasının tam bu bölümünde şöyle bir örnek veriyor “Altı yüz yıl önce, Çinli denizci Zheng He, dünyanın en büyük filosunu Pasifik ve Batı Hint Okyanusu'na götürdü, otuz ülke ve bölgeyi ziyaret etti. Asla fethetmedi. Sömürgeci genişleme yapmakla meşgul olan Batılı güçler için bu düşünülemez ama Çin bunu yaptı." diyerek biz farklı bir yol izliyoruz vurgusunu sürdürüyor.

“Orman Yasasına İnanmıyoruz”

Wang Yi ayrıca konuşmasnda “…zayıfın güçlüye av olduğu ve kazananın her şeyi aldığı orman yasasına inanmıyoruz.” diyerek hem sert bir çıkış yaptı öte yandan liberal düzene de ciddi bir eleştiri getirmiş oldu. Ülkelerin birbirleriyle uyum içinde yaşayabilecekleri ve birbirlerinden öğrenebilecekleri farklı bir dünyaya inandıklarını belirten Yi’nin konuşması “Tarih, biri diğerine kendi sistemini empoze edilmesinde ısrar ederse, büyük olasılıkla bunun işe yaramayacağı ve hatta felaketle sonuçlanacağını göstermiştir. Çin başka modelleri almayacak ve kendi modelini de kimseye dayatmayacak.” diyerek çok eleştirilen Çin devlet sistemi konusundaki yorumlara da sert ancak diplomatik sınırlar içerisinde bir cevap veriyor.

Güney Çin Denizindeki Çin adalarının ve resiflerinin yasadışı bir şekilde işgal edildiğini belirten Yi; bu konuda bölgesel bir konsensüs içerisinde hareket edeceklerini bir kez daha tekrarlamış oldu. Burada bulunan askeri tesislerin savunma amaçlı olduğunu belirterek militarizasyonla hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. Ayrıca Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik iddialarının hiçbir zaman değişmediğini yeni bir şey söylemediklerini belirtti. Terörle mücadele konusunda küresel kampanyanın önemli bir üyesi olduklarını belirten Yi; “Afganistan, Irak ve diğer ülkeler ile barış görüşmelerinin teşvik edilmesi için ABD ve diğer çok taraflı işbirliği mekanizmalarına derinden bağlıyız. Çin ile ABD arasında terörle mücadelede ve terörün finansmanını önleme konusunda etkili işbirliği ve bilgi paylaşımı var.” diyor.

“Uluslararası Sistem % 100 Etkili Değil”

Rusya ile ilişkilere de değinen Yi, bunun son derece normal olduğunu ve başka ülkelerle de askeri tatbikatlar yaptıklarını belirterek Çin’in mevcut uluslararası sistem içerisinde hareket edeceğini söyleyen Yi, “ancak bu sistem %100 etkili değil. Amacımız sistemi değiştirmek değil, reform yapmak.” dedi.

Çin’in Sincan bölgesinde olan şeylerin Çin’in iç işleri olduğunu tekrarlayan Wang Yi; “Çin anayasasına göre hareket ediyor ve din özgürlüğüne saygı gösteriyor. Bölgedeki terörist olaylar, Müslümanların da masum hayatlarına zarar verdi. Hükümet, bölgenin daha istikrarlı hale gelmesine, yasa ve düzeni korumaya yardım etme sorumluluğunu yerine getiriyor. Ne yapılması gerektiğini yapıyoruz. Artık daha fazla terörist saldırısı yok.” dedi.

Çin’in Afrika’daki durumu hakkında gelen sorulara da cevap veren Yi; “Afrika ülkelerine yardımcı oluyoruz, irademizi dayatmıyoruz. Neye ihtiyaç duyduklarını görüyoruz. İnsanların büyüttüğü borç tuzağı sorunu açısından, bu projelerin sosyal ve ekonomik açıdan uygun olmasını sağlamak için Afrika ülkeleriyle çalışıyoruz.” diyerek yapılan eleştirilerin yersiz olduğunu belirtti.

“Bulanık Söylem İnşacı Pratik”


Çin diplomasisinin bu sözleri ve yine medyada yer alan birçok yorum aslında aynı minvalde ilerliyor. “Çin’in bir küresel hegemonya hedefi yok ve bu şekilde yapılan eleştiriler yersiz.” Ancak söylem ve pratiğe bakıldığında farklı bir inşa çabası görmek mümkün. Çin'in Jinping dönemindeki dış politikasını anlamak için Kemer ve Yol İnisiyatifi (BRI), Asya Altyapı ve Yatırım Bankası (AIIB) ve Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklığın (RCEP) iyi anlaşılması gerekiyor. Bu inisiyatiflerin hem fikri hem de politik amaçlarının analiz edilmesi elzem. Hatta bu girişimlerin Çin'in Asya'daki ve ötesindeki rolünü nasıl etkileyebileceğine dair sorular sormak lazım. Bu nedenle Çin’in “bulanık söylem stratejisinin” ABD ile var olan ticaret savaşında pazarlık diplomasisinin bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Aksi takdirde Çin’in bölgesel hegemonya hedefinde olan orta büyüklükte bir güç olduğu argümanını kabul etmek gerekecektir.
Paylaş:

28.09.2018

Chinawood Hollywood’a Karşı: Operasyon Kızıldeniz


Uluslararası ilişkiler ve sinema arasındaki ilişki hep ilgimi çekmiştir. Sinema okuyan ve bir dönem bu sektörle haşır neşir olmuş birisi olarak bu ilişki biçimini incelemek aynı zamanda politika ve sinema arasındaki etkileşimden doğan “semptomatik” ürünlerin etkilerini gözlemlemek açısından önemli bir katkı sağlıyor.

Hollywood film sanayisinin yıllar yılı bu konuda ABD politikalarının bir öncüsü ya da “habercisi” olması herkese tanıdık gelen bir konu olmuştur. Öyle ki ABD dış politikasını Hollywood filmleri üzerinden izlemek ve incelemek her ne kadar eksik olsa da mümkündür. Hatta bu konuda yazılan bazı yüksek lisans ve doktora tezleri de mevcut.

Çin son zamanlarda ciddi bir küresel güç adayı olarak öne çıkınca sinema alanına da el atmış görünüyor. Bu nedenle Çin ve ABD; sinema endüstrisinde de ciddi bir rekabet içine girmeye yakın. Uluslararası İlişkiler ve sinema arasındaki ilişkiden hareketle Çin'in ilk defa ciddi mesajlar verdiği filmi "Operation Red Sea" (Operasyon Kızıldeniz) 2018 yılı içinde 570 milyon dolar hasılat elde etmiş durumda. İşin hem ekonomik hem de sine-politik bir yönü var. Bir yandan "chinawood"inşasına yönelen Çin diğer yandan sinema aracılığıyla "politik mesajlar" veriyor. Filmin yönetmeni daha önce de Mekong Operasyonu filmi ile izlediğimiz Dante Lam.


“Conquer Fear, Conquer All”

2015 Yemen İç Savaşı sırasında 225 yabancı uyruklu ve 600 Çinli vatandaşın tahliyesini konu alan film Yang Rui (Zhang Yi) liderliğindeki 8 kişilik özel kuvvetler ekibinin bölgedeki limitsiz şiddetli muharebe tarzını ve zor bir kurtarma operasyonunu resmediyor. Çin Deniz Kuvvetlerine bağlı bir özel kuvvet ekibinin (Jialong Saldırı Takımı) Yemen'de (filmdeki adı Yewaire) yaptığı operasyonlar ve Zaka isimli terör örgütüne yapılan operasyonlar nefes kesiyor. 140 dakika süren filmin "aksiyon olmayan" sahnesi en fazla 5 dakika. Onun dışında şiddet dozu çok yüksek olan ve özellikle Çin özel kuvvetlerinin bir kasabada terör unsurlarına verdiği mücadele sonucunda tank savaşına dönen "all in one" bir film. Öyle ki filmdeki aksiyon sahneleri tabiri caizse görme ve işitme duyularına saldırıyor. Özel Kuvvetler ekibi filmin hemen başında Somalili korsanlar tarafından rehin alınan bir Çin kargo gemisine kurtarma operasyonu düzenliyor. Buradaki mesaj da önemli. Çin ticari yolunu ve vatandaşlarını koruyacağının işaretini yine uluslararası sular ve ulusal sular ayrımına çok dikkat ederek veriyor. Kargo gemisine yapılan operasyonda özellikle Somali ulusal sularına girmemeye çok özen gösteriyorlar.


Filmin verdiği temel mesajı "vatandaşlarımızı her yerde koruruz ve gerekirse savaşırız." şeklinde özetlemek mümkün. Ancak filmde bu özel operasyonlar için bile izin almaya çalışan bir Çin diplomasisi var. İlgili devlet izin vermeden bölgeye operasyon yapmayan bir "özel kuvvet" yaklaşımı diğer küresel güçler dikkate alındığında kulağa ilginç gelebilir. Burada da tüm "uluslara ve devletlere" saygılıyız mesajını vermiş film.

Filmin bir diğer ilginç mesajı ise "Conquer fear, conquer all" şeklinde. Bunu zaman zaman filmin içinde oyuncular arasındaki diyaloglarda da görmeniz mümkün. Yani "eğer korkuyu yenersek herkesi yenebiliriz" yaklaşımı ihtiyatlı ve tedbirci geleneksel Çin yöntemine çok yakın durmuyor. Burada stratejik bir dönüşümün emarelerini görmek mümkün.

“Die Hard Aksiyonu ile Black Hawk Down Tarzı Muharebe”

Filmin "milliyetçilik" tonu son derece yüksek. Çin'de yapılan savaş filmleri genelde Mao dönemini ya da daha eski dönemleri konu alıyor. Operasyon Kızıldeniz; İkinci Dünya Savaşı ya da komünist devrime odaklanan geleneksel Çin aksiyon filmlerinden bu yönüyle ayrılıyor. Buna düşük yoğunluklu ve yeni dönemin ruhuna (zeitgeist) uygun bir meydan okuma da diyebiliriz.
Film “Die Hard” gibi aksiyon filmleriyle daha fazla ortaklığa sahipken  "Kara Şahin Düştü" filmi ile de büyük benzerlikler gösteriyor. Özellikle kasabada kısılıp kaldıkları sahneler cidden bu filmi hatırlatıyor. Kısacası Chinawood ilk işini çıkarmış gibi görünüyor. Hem Çin Ordusunu yücelten hem de politik mesaj veren bir film. Gururlu bir milliyetçiliğe yönelik ciddi teşebbüsler olsa da film bu konudaki temposunu sürekli düşürerek aksiyon sahneler ile maskelemeye devam ediyor. Kısacası Çin milliyetçiliğini yüksek oktanlı bol şiddetli sahneler ile birleştiriyor.

Film her ne kadar Çin Deniz Kuvvetlerini öne çıkartsa ve milliyetçi karakterini ortaya koysa da klasik Hollywood kahramanlık (heroic) filmlerinden farklı bir omurgaya sahip. Öncelikle filmde öne çıkan bir karakter yok ve bu nedenle başrolde şu oyuncu var diyebileceğiniz biri de yok. Daha çok ekip öne çıkarılmış ve bu da Çin denilince aslında normal karşılanacak bir durum. Operasyon Kızıl Deniz filminin önemi, geleneksel Çin savaş filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz propaganda yüklü tarihselciliği yok ediyor.

“Kara Şahin Düştü Filminin Çin Versiyonu”

Yönetmen Dante Lam’ın "Başkan Xi'nin filmi izlediğini ve çok beğendiğini duydum." şeklindeki açıklamasını da not olarak eklemek gerekiyor. Lam ayrıca "Yükselen bir ritim, etkileyicilik, bu film Black Hawk Down'ın Çin versiyonu. Bence aynı seviyeye çok daha küçük bir bütçeyle ulaştık." (Black Hawk Down, 92 milyon dolara mal oldu, Operasyon Kızıl Deniz ise 70 milyon dolara mal olmuş.) diyerek aslında Hollywood yolunda oldukları konusunu onaylamış görünüyor. Ancak yine de Hollywood’un belirgin etkilerine rağmen özellikle aksiyon sahneleri inanılmaz şiddetli. Burada da Dante Lam’ın danışmanları arasında Hong Konglu ünlü yönetmen John Woo’nun olduğunu hatırlatmak gerekiyor. John Woo’nun filmlerinde de hesapsız bir şiddet arzı endam ediyor.


Filmde kadın karakterlerin de son derece baskın olması bir diğer dikkat çekici durum. Ekipteki tek kadın üye Tong Li karakteri en zor koşullarda mücadele veriyor ve cinsiyetçi bir ayrımcılık ya da vurgulama göze çarpmıyor. Hollywood açısından ince bir ders olabilir.

Sonuç olarak Operasyon Kızıl Deniz filmini klasik bir “semptom filmi”olarak nitelemek mümkün. Yayınlandıkları dönemin ruhunu arayan bu filmlerin seyirci üzerindeki etkisi mevcut toplumsal durumu tahkim etmesi yönünde oluyor. Çin’in ulusal gururunu ortaya koyması ve askere olan güvenini arttırması ise Operasyon Kızıldeniz’in en önemli etkisi gibi görünüyor.

“Operasyon Kızıldeniz” ayrıca büyük anlatılardan uzaklaşan ve bugünün bölgesel çatışmalarına odaklanan bir film. Savaşın doğasının nasıl değiştiğinin ve konvansiyonel yöntemlerin rastgele muharebe stilleri ile nasıl yer değiştirdiğini gösteriyor.

Bir "Çinli Google" (Baidu), bir "Çinli Twitter" (Weibo), bir "Çinli Facebook" (Renren) ve bir "Çinli Uber" (Didi Chuxing)dan sonra Amerikan hegemonyasına direnmeye çalışan bir diğer sektör "Çin Hollywood" u (Chinawood) olabilir mi? Çin, dünyanın en büyük film stüdyosunu - yaklaşık 200 futbol sahası genişliğinde- Çin'in doğu kıyısındaki bir sahil kasabası olan Qingdao'da kurdu. Qingdao Film Metropolis kendini dünyaya açmayı ve film çekmek için küresel bir yapı olmayı hedefliyor. Dalian Wanda Group Yönetim Kurulu Başkanı Wang Jianlin, bunu küresel film ve televizyon sektörünün gördüğü en büyük yatırım olarak niteliyor. Projenin toplam maliyeti: 50 milyar yuan (6,6 milyar Euro). Bunu da bir son not olarak eklemekte yarar var diye düşünüyorum.


“Çin Sularına Girdiniz Derhal Geri Dönün!”

Filmin en vurucu ve mesaj dolu sahnesi ise kesinlikle final sahnesi. Çin Deniz Kuvvetleri Güney Çin Denizine girmeye çalışan yabancı unsurlara "Çin donanması konuşuyor. Çin sularına girdiniz. Derhal geri dönün." şeklinde anons yapıyor ve film bitiyor.
Yoksa bir sonraki film “Operation South China Sea” (Operasyon Güney Çin Denizi) mi olacak?

Ne dersiniz?




Paylaş:

21.09.2018

ABD-Çin ticaret Savaşının Kronolojisi/2018


ABD-Çin arasında başlayan “ticari savaşların” yankıları sürmeye devam ediyor. Çin’in geri adım atması ya da temkinli davranması beklenirken “gümrük tarifeleri” konusunda misillemede bulunan ve bölge ülkeleri ile askeri tatbikatlar yapan Çin stratejik koordinasyon ve yeni bir tür uluslararası ilişkiler türü inşa etme isteğini de artık görünür kılmış durumda.

Ticari savaşların geldiği noktayı daha iyi anlamak için sürecin kilometre taşlarını özetlemeye çabaladım umarım yararlı bir içerik olur.

1 Mart: ABD Başkanı Donald Trump, Çin'den gelen metaller de dahil olmak üzere, tüm çelik ve alüminyum ithalatlarına ilişkin gümrük tarifelerini açıkladı.

22 Mart: Trump, 50 milyar dolar değerindeki Çin mallarına % 25'lik bir gümrük tarifesi uygulayacaklarını açıkladı. Çin; çelik ve alüminyum ile ilgili misillemede bulunacağını duyurdu.

3 Nisan: ABD ticaret temsilcisi tarifelere tabi Çin mallarının listesini açıkladı. Söz konusu endüstri kolları için 60 günlük bir değerlendirme süresi belirlendi.

4 Nisan: Çin; misilleme tarifelerine tabi olan yaklaşık 50 milyar dolar değerinde 100'den fazla ABD malının bir listesini hazırlamaya başladı.

21 Mayıs: ABD ve Çin yapılan görüşmelerden sonra tarifeleri önlemek için ticaret anlaşması taslağını açıkladı.

29 Mayıs: Washington; 50 milyar dolar değerindeki Çin mallarına uygulanan tarifelerin, 15 Haziran'da çıkarılan ürünlerin nihai listesiyle birlikte devam edeceğini duyurdu. Bu hamle oluşmaya başlayan anlaşmayı geçersiz hale getirmeye başladı.

15 Haziran: Trump yeni tarifelere tabi malların son listesini çıkardı. 34 milyar dolar değerindeki Çin ithalatı, 6 Temmuz itibarıyla yeni % 25'lik tarife kapsamına girecek ve 16 milyar dolarlık bir ithalat daha sonra tarifeye eklenecek. Çin, eşdeğer bir tarife oranıyla misilleme yapmaya hazırlanıyor.

18 Haziran: Trump, 200 milyar dolar değerindeki Çin malına % 10'luk bir tarife tehdidinde bulundu.

6 Temmuz: 34 milyar dolar değerinde Çin mallarına uygulanacak tarifenin ilk dilimi yürürlüğe girdi. Çin aynı şekilde cevap verdi.

10 Temmuz: ABD,% 10'luk bir tarifeye tabi tutulabilecek 200 milyar dolarlık Çin mallarının ilk listesini yayınladı.

1 Ağustos: Washington, Pekin'e uygulanan tarife tehdidinin oranını arttırarak, 200 milyar dolar değerindeki Çin mallarına uygulanacak tarife oranını % 10'dan % 25'e çıkarmayı planladığını açıkladı.

3 Ağustos: Çin; Trump tehdit etmeye devam ederse 60 milyar ABD doları değerindeki ürünlere çeşitli oranlarda tarifeler uygulayacağını açıkladı.

7 Ağustos: ABD 16 milyar dolar değerinde Çin malı için olan ikinci tarife diliminin 23 Ağustos'ta yürürlüğe gireceğini açıkladı.

23 Ağustos: ABD, 16 milyar dolar değerindeki Çin mallarına tarife uygulamaya başladı ve Pekin aynı değerde ürüne aynı oranda tarifelerle karşılık verdi.

7 Eylül: Trump; 200 milyar dolar değerindeki Çin mallarına tarifelerin yakında uygulanacağını ve ek olarak 267 milyar dolar değerinde Çin malına da gümrük vergisi getirme planlarının olduğunu açıkladı.

17 Eylül: Trump; Çin'in "uygulamalarını/pratiklerini değiştirmek istemediğini" söyleyerek 200 milyar dolar değerinde Çin mallarına uygulanacak olan % 10'luk tarifeleri açıkladı.

18 Eylül: Çin, "seçim hakkı" bulunmadığını ancak "meşru hak ve çıkarlarını korumak için" yeni tarifelere misilleme yapılmasına karar verdi. Çin; ABD'den ithal edilen 60 milyar ABD doları değerindeki mallar ile ilgili tarifeleri duyurdu.

24 Eylül: 200 milyar dolar değerindeki Çin mallarına ve 60 milyar dolar değerindeki ABD mallarına uygulanacak gümrük tarifeleri yürürlüğe girdi.

12 Ekim: Çin'in ABD ile ticareti, ticaret savaşlarına rağmen ilk üç çeyrekte% 6,5 arttı.

19 Ekim: Bloomberg anketine katılan uzmanların beklentisi Çin'de 3. çeyrek büyümesinin yüzde 6.6 seviyesinde olmasını bekliyordu. Bir önceki çeyrekteki büyüme verisi ise yüzde 6.7'ydi.
Paylaş:

17.09.2018

Çin'in Dış Politikasında İnşacı Manevra: Kuşak ve Yol Girişimi



Çin’in "One Belt One Road" girişimi ya da güncellenmiş adıyla "Belt and Road Initiative" (Kuşak ve Yol Girişimi) tarihteki en iddialı altyapı projesi olup dünya nüfusunun yüzde 65'i ve küresel GSYİH'nın yüzde 40'ı dahil olmak üzere 68'den fazla ülkeyi kapsıyor. Bu inisiyatifi kabaca iki bölüme ayırabiliriz: Kapsadığı alanve projenin ardındaki fikir. 

Kuşak ve yol girişimini en kısa şekilde “Avrasya ve Pasifik'te birbiriyle bağlantılı ticaret anlaşmaları ve altyapı projeleri topluluğu” olarak tanımlamak da mümkün. Karada “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve denizde “21. Yüzyılda Deniz İpek Yolu.

Kuşak ve Yol girişimi yeni liman, otoyol ve demir yolları ile bağlanarak küresel ticareti yeniden şekillendirme hedefine yönelik yoğun bir stratejik erişim isteğini gösteriyor. Dolayısıyla bu proje sadece ekonomik bir proje değil. Ülkelerin kırılgan ekonomileri ve zayıf altyapılarından yola çıkıp diğer güvenlik açıklarını da ele alarak Çin'in dış politikasında "inşacı"bir tasarıyı hedefliyor.  Çin, yirmi yılı aşkın bir süredir hızlı büyümesiyle, boyutuna ve gücüne göre düşük bir diplomatik profil çizdi. Önümüzdeki yıllarda, Çin’in diplomasisi yeni fikirlere ve taktiklere ihtiyaç duyacaktır. Kuşak ve Yol girişimi işte burada önem kazanıyor. Bu girişimi inşacı bir perspektiften incelemek konuyu anlamak açısından yararlı olabilir. Yapan-yapı arası ilişkiden hareketle Çin'in ortaya koyduğu bu maddi gücün ona yüklenen anlamdan daha az önemli olduğunu söylemek mümkün. Burada inşa edilen Çin'in dirilişi, geri dönüşüdür diyebiliriz. 

Ekonomik anlamda Çin’in yeni pazarlara açılma ihtiyacının önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu belirtmek gerekiyor. Diğer yandan politik amaç olarak Çin’in geçmişteki tarihi statüsünü bu proje ile yeniden tesis etmeye çalıştığını söylemek de mümkün. Çin her ne kadar projenin sadece ekonomik amaçlar taşıdığını açıklasa da söz konusu projenin ardında yer alan Çin’i yeniden “merkez ülke” yapma iştahının önemli olduğu görülmektedir.

Projelerin çoğu Asya'da yoğunlaşmasına rağmen Çin girişimi doğal etki alanının ötesinde genişlemiş durumda. Bu da stratejik açıdan ulaşması zor olan bölgelere ulaşmasını ve ticari, politik, güvenlikle ilgili savunmasını daha derin bir alanda kurmasını sağlıyor. Yunanistan'ın Pire limanının büyük bir hissesine sahip olan Çin aynı zamanda Balkanlar'da yoğun bir otoyol inşa faaliyetine girişti. Öte yandan Afrika kıtasındaki ülkeleri demiryolları ile birbirine bağlamakla meşgul. Yine yakın zamanda kuzeyden “arktik” ipek yolunu oluşturmaya çabalıyor ve nükleer buz kırıcı gemilerle Süveyş kanalının önemini azaltacak ve seyahat süresini kısaltan hatlar üzerinde çalışmaya devam ediyor. Yakın zamanlarda nakliye süresini yarı yarıya azaltan bir kargo gemisi seyahati sorunsuz gerçekleştirilmiş durumda.

Jeopolitik Rekabet Kaçınılmaz mı?

ABD'nin paniklemesi biraz da bu yüzden. Rusya ve özellikle İsrail projeye yatırım yapmaya devam ediyor ve artık uzmanlar Kuşak ve Yol girişiminin ekonomik ve politik anlamda bir "game changer" (oyun değiştirici) olduğunu ve olacağını kabul ediyorlar. Dolayısıyla ciddi bir jeo-politik rekabetin yaşanacağını söylemek abartı olmayacaktır.

Kuşak ve Yol girişimi kapsamında ülkelere ihtiyaç duyulan altyapı finansmanı sağlamayı ve uluslararası pazarları Pekin'e bağlayarak küresel ticareti yeniden dizayn eden, şu ana kadar 500 milyar dolarlık bir harcama yapılan "stratejinin" karşısında ABD'nin bir karşı stratejisi yok. Çin'in Kuşak ve Yol girişimi kapsamında çoğunluğu Asya'da olmak üzere 210 milyar dolar düzeyinde yatırım yaptığı tahmin ediliyor.


ABD ile olan ticaret savaşları bağlamında okunduğu zaman, Çin’in özellikle ilk aşamada bölgesel ve daha sonra küresel bir hegemonik dönüşümü politik alanda ŞİÖ, ekonomik alanda ise Kuşak ve Yol girişimi ile başlattığı söylenebilir. Kuşak ve Yol girişimi ilk zamanlarda çeşitli fırsatları barındıran çekici bir model iken artık pek çok ülkenin hoş karşılamadığı bir Amerikan modelinin tek geçerli alternatifi olma yolunda ilerlemektedir.

Batı’nın Yeni Çin Söylemi: “Borç Tuzağı” Diplomasisi

Bir çok analiste göre Kuşak ve Yol girişimi projesi aynı zamanda Çin için büyük bir kumar. Bölgedeki ülkeler birçok sorunla karşı karşıya. Çin bu ülkelerde güvenliği sağlamak zorunda kalabilir. Rusya gibi "derin rakipler" bayrak açabilir. Dolayısı ile Çin'in işi zor. Rusya da Kuşak ve Yol girişiminin kendi nüfuzuna etkisini hesap ediyor. Stratejik açıdan bir denge yakalamaya çalışıyor. Çin'in verdiği kredilerin ve yaptığı yatırımların bir süre sonra siyasi ve ekonomik baskı aracı haline geleceğinden dolayı çekiniyor. Orta Asya, Afrika ve Güneydoğu Asya'da, Kuşak ve Yol girişimin hedef aldığı birçok kilit ülke ekonomik ve siyasi istikrarsızlık ve yolsuzluğa eğilimli gibi görünüyor.

Bununla beraber özellikle Batı basınında son zamanlarda çok çıkmaya başlayan “borç tuzağı diplomasisi” (debt trap diplomacy) başlıklı yazılar mevcut. Bu yazıların temel mantığı Çin’in bölgede kırılgan ekonomilere sahip ülkelere borç verip daha sonra bu borcu ödeyemeyeceği noktada ülkedeki projeleri tamamen satın aldığı şeklinde. Sri Lanka’da yer alan liman projesinde Sri Lanka borcunu ödeyemeyince söz konusu liman Çin tarafından 99 yıllığına kiralanmıştı. Yine Afrika’da Zambiya ve Kenya gibi ülkelerde Çin’in benzer görüşmeleri yürüttüğü iddia ediliyor. Ancak bu örnekler ışığında Kuşak ve Yol girişimini tamamen bir “tuzak” olarak nitelemek hem manipülasyona hem de kolaycılığa kaçıyor.

Büyük ekonomik sorunlar yaşayan Yunanistan’ın Pire limanı örneği bu söyleme karşılık örnek olarak verilebilir. Pire limanı Kuşak ve Yol girişimi projesi kapsamında son derece önemli bir pozisyonda. Çinli firma Cosco Group, 2052 yılına kadar limanın yüzde 66'lık hissesine ve ruhsat haklarına sahip durumda. Ayrıca geçmiş dönemlere göre limanın hareketliliği çok artmış ve giderek de artmaya devam etmektedir. Ancak bu da tabi projenin tamamen “ticari”bir niyet üzerinden hareket ettiğinin kanıtı olarak gösterilemez. Yani buraya da bir şerh koyabiliriz. Bu noktada söz konusu projenin ya da girişimin küresel yapı açısından ortaya çıkardığı fırsatların ve tehditlerin doğru analiz edilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Kuşak ve Yol Girişiminin Güvenliği: Çin’in Askeri Üsleri

Bu arada Kuşak ve Yol girişimi Çin’in terörle mücadele çabalarının önemini de artıracaktır. Girişimin karasal kısmının çoğu Orta Asya'dan geçecek. Bu durum bölgedeki Çinli işçilerin sayısını ve beraberindeki güvenlik risklerini de artıracak bir durum ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle Çinli işçilerin yurt dışında korunması Çin hükümeti için giderek artan bir endişe kaynağı haline gelmiş durumda. Cibuti’de açılan askeri üsse yenileri eklenebilir. Özellikle Afganistan’da bulunan Wakhan koridoru bu anlamda Çin için bir risk kaynağı durumunda. Hatta Çin ve Afganistan’ın burada kurulacak müşterek bir askeri üs konusunda görüşmeler yürüttüğü de bir dönem basına yansıyan konular arasında yer alıyordu. Çin’in özellikle radikalizmin önlenmesi konusunda avantajlar kazanmak için Afganistan ve Pakistan arasında bir mekik diplomasisi yürüttüğü de biliniyor. Ayrıca Kuşak ve Yol girişiminin en önemli koridorlarından birisi olan Çin Pakistan Ekonomik Koridorunda (CPEC) tahminen 13 bin Pakistan askeri güvenlik için görevlendirilmiş durumda. Bu sayının yakın bir zamanda artması bekleniyor.


Aslında dikkatle bakıldığında özellikle Orta Asya’da ve Afganistan’da Çin’in bölgedeki diğer askeri unsurlara güvenlik açısından ihtiyacı olduğu söylenebilir. Mesela Afganistan’da ABD askeri varlığının azalması Çin açısından küresel hegemonya açısından olumlu gibi görünse de öte yandan bölgede radikal unsurların yeniden aktive olması Çin açısından ciddi bir güvenlik sorunu yaratacaktır. Yine aynı şekilde Orta Asya’daki askeri unsurlar ile Çin güvenlik anlamında ortak çalışmaya zorunludur. Yakın zamanda gerçekleşen ve sona eren Vostok 2018 adlı askeri tatbikata Çin askeri unsurlarının katılması da bunu teyit etmektedir. Dolayısıyla Kuşak ve Yol girişiminin uygulanması ciddi bir güvenlik maliyetini de beraberinde getirmektedir. Bu maliyet muhtemelen projenin içinde yer alan diğer devletlerin katkısı ile çözülebilir ancak ciddi istikrarsızlık durumlarında Çin’in müdahaleci bir tavır içine girmesi beklenebilir. 2016 yılında Çin’de onaylanan terörle mücadele yasasının 7. Maddesi, Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ve diğer Çin güvenlik güçleri mensuplarının, ilgili ev sahibi ülke tarafından onaylanması halinde yurtdışında terörle mücadele görevlerini yerine getirmelerine izin veriyor.

Marshall Planı mı Yeni Sömürgecilik mi?

Yine özellikle batı basını tarafından yeni Marshall planıya da yeni sömürgecilik olarak yaftalanan proje ciddi bir baskı altına girmiş durumda. Marshall planı ile karşılaştırmak doğru değil çünkü gerek tarihsel koşullar ve gerek iki proje için harcanan paralar konusunda ciddi farklılıklar mevcut. Marshall planı için ABD tarafından o dönem harcanan para bugünün değeri ile 130 milyar dolar civarında bir rakama tekabül ediyor. Oysa Kuşak ve Yol girişimi için proje tamama erdiğinde ortalama 1 trilyon dolar düzeyinde bir meblağdan bahsediliyor.

Kuşak ve Yol girişimi ile ilgili tartışmalar devam ediyor ve projenin geleceğinde daha da keskinleşerek devam edecek gibi görünüyor. Batı söz konusu projeyi yukarda değinildiği gibi borç diplomasisi, yeni-sömürgecilik ve yeni Marshall Planı olarak itham etmiş durumda. Buna karşılık Çin tarafında da ciddi bir entellektüel hareketlilik söz konusu. Çinli düşünürler, yazarlar,think thankler vs. de konu hakkında sürekli fikri bir üretim içerisindeler. Çin tarafı projenin küresel ihtiyaçlar ve altyapının ilacı olarak görüyor. Ayrıca Çin tarafı Kuşak ve Yol'u Çin'in ilerde gireceği kaçınılmaz jeo-politik rekabet içerisinde elindeki en önemli enstrüman olarak değerlendiriyor. Bunun yanında yeni bir uluslararası ilişkiler türünün inşasında önemli bir unsur olacağını ekliyorlar.

Çin tarafında özellikle kırılgan ekonomiler ile yapılan sözleşmelerde finansal ve endüstriyel anlamda yerel ihtiyaçlara odaklanan daha spesifik sratejiler geliştirilmesi tartışma konularının başında geliyor. Batı, Kuşak ve Yol girişimini bir küresel hakimiyet projesi olarak nitelendirirken Çinli bazı düşünürler kuşak ve yol girişiminin bilinçsiz büyümesinin küresel hakimiyeti elde etmekten ziyade bölgesel hakimiyeti deforme edebilecek konjonktür yaratabileceği konusunda uyarıyorlar. Sonuç olarak Çin'in kuşak ve yol girişimi ile ilgili tartışma platformlarını çeşitlendirmesi ve her ülkeyi eşit bir şekilde dinleyerek var olan sorunlara çözüm araması projenin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi ve söz konusu ülkelerin alt yapı sorunlarına çözüm üretmesi açısından önem taşıyor.

Ülkeler bazında finansal sorunları ile beraber Kuşak ve Yol girişimi, dünyanın ekonomik ticaret tarihini değiştirmeye hazırlanıyor. Tüm bu bölgenin geleceği ve özellikle de Asya'nın yükselişine katkıda bulunacağı muhakkak. Ancak sürecin yine de yoğun analize ihtiyacı var. ABD’nin kuşak ve yol girişimi konusunda kapsamlı bir algı yönetimi yürüttüğünü söylemek mümkün. Çin'in devlet medyasının yanında ana akım ve alternatif medya konusunda yeni stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Söz konusu proje bir ticaret inisiyatifi olmasından ziyade uluslararası güvenliği etkileyecek derecede önemli ancak "tesiri belirsiz"bir karakteristiğe sahip sosyo-politik bir fay hattı görünümünde.

Çin hükümeti bu tarz büyük projeleri finanse etmek için Asya Altyapı ve Yatırım Bankasını ve 40 milyar dolarlık bir İpek Yolu Fonu kurdu. Ancak kuşak ve yol girişimi bölgeler arası politik koordinasyon konusunda sıkıntıları olduğu görülüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü, Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu, Çin-Afrika İşbirliği Forumu ve 16 + 1 platformu gibi mevcut siyasi organizasyonlar projenin yönetişimi konusunda istenen verimi sağlayamıyor.

Çin'in bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselişi yeni fırsatlar ortaya çıkarırken, aynı zamanda ciddi bir güvenlik maliyeti ve Çin ekonomik projelerini ile ilgili niyetler konusundaki endişeleri de büyüten yeni zorluklar getiriyor.


Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo