"Günlük Kişisel Gazete"

22 Kasım 2017 Çarşamba

Game of Thrones Sızıntıları ile İlgili İranlı Bir Kişi Suçlanıyor



BBC'nin haberine göre ABD'li savcılar, Game of Thrones senaryosunu sızdıran ve 6 milyon dolar  para talep eden İranlı Behzad Mesri isimli kişiyi bilgisayar dolandırıcılığı, gasp ve kimlik hırsızlığı yüzünden suçluyor.

ABD'li avukat Joon Kim, New York'taki basın toplantısında, Mesri'nin İran'da olduğunu söyledi.

ABD makamları onu hemen tutuklayamasa da, Mesri bunun sonuçlarına katlanacak diyen Kim,
"İran'ın dışına hiçbir zaman çıkamayacak" dedi.

Savcılar, FBI'nın arananlar listesine eklenen Mesri'nin, İran ordusu için çalıştığını ve ABD web sitelerini bozma amaçlı bir saldırıya karıştığını iddia etti.

Kim, "Mesri'nin bir süredir dünyanın dört bir yanındaki bilgisayar sistemlerine zarar veren deneyimli ve sofistike bir bilgisayar korsanı "olduğunu söyledi.

1.5 Terabayt veri çalan Mesri'nin talep ettiği parayı da bitcoin olarak istediği iddia edildi. 

Siber saldırıların dünya üzerinde ne kadar yaygınlaştığı ve tehlikeli bir hale geldiğinin önemli göstergelerinden birisi. 

Snowden ve Wikileaks hadiselerinden sonra bu tarz olayların artacağı ön görülüyordu. Bu kadar popüler bir dizi üzerinden bunun gerçekleşmesi uzun süre daha gündemde kalacağının da işareti olacak gibi görünüyor.


Paylaş:

21 Kasım 2017 Salı

Kovboy Millet



Robert KAGAN'ın 2006 yılında yazdığı "Kovboy Millet" (Cowboy Nation) adlı makale Amerikan toplumunu iyi etüt etmiş tutarlı bir siyasal deneme...


Kagan'ın "Kovboy Millet"inde geçen bir ifadeye göre "Amerika'nın genişlemeci tavrı, zoru sürekli kullanması, politik, ekonomik ve stratejik hakim olma eğilimi gerçek doğasındaki bazı sapmalar değildir. Bu ABD'nin gerçekliği, onun doğasıdır."

Kagan, "muhtemelen liberalizm, herhangi bir diğer faktörden daha fazla, Amerika'yı tarih boyunca bir şekilde enerjik, geniş ve müdahaleci kılmıştır." diyerek ilginç bir saptama yapıyor.

ABD'nin aydınlanmacı, liberal ve anayasal olmasından ziyade bu özelliklerini bir anda pratiğe dökmesinin kendine has bir dış politika yaratmasına zemin hazırladığını iddia etmektedir.

"ABD'nin liberalizm tahayyülünde ilerleme kavramı, liberalizmin merkezi bir öğretisidir. Amerikalılar, ilerlemenin devamında nerede durduklarına göre diğer ulusları değerlendiren ilerici bir tarih görüşünü benimsemişlerdir." der Robert Kagan.


Kagan'ın bu siyasal denemesi tafsilatlı bir etütü hak ediyor ancak eleştirdiği şey tam da Amerikan istisnacılığı denen ve bugün tarihin sonunu ilan eden Fukuyama'ları yaratan imgelem dünyasından başka bir şey değil. Kendi çıkarlarının evrensel olduğuna inanma problemi...

Uluslararası sistemi sadece güç üzerinden tanımladığımız zaman Amerikan hegemonyasının genişleme isteğine yanıt bulmak kolay ama yeterli değil. Bu genişleme isteğinin temelinde seçilmiş ulus, evrensel değerlere sahip oldukları iddiası gibi son derece tartışmalı kavramlar var.

Bu kavramları derinlemesine analiz ettiğimiz zaman başta diğer uluslar için herhangi bir sorun gözükmemesine rağmen ABD'nin tüm dünya üzerindeki müdahaleci tavrını bu kavramlara yaslaması sorunun kaynağını ortaya çıkarıyor. Kendisini seçilmiş ulus ilan etmekten Ortadoğu'ya demokrasi ihraç eden bir ülke konumuna gelen ABD'nin bu iki ağırlık noktası arasında yaşadığı gerilim uluslararası politikayı da ciddi biçimde etkilemektedir.

Bugün uluslararası sistemin ne şekilde domine edileceği konusunda ABD'nin sarsılmaz ve tartışmaya açık olmayan görüşleri dünyanın diğer ülkeleri ya da kutupları tarafından nasıl değerlendiriliyor diye bakmak artık elzem. Rusya ve Çin'in stratejik bir kapitalizme yöneldiği ve devletçi politikaların giderek ağırlık kazandığı bir dünyada ABD'nin bundan sonra nasıl bir strateji izleyeceği işte tam da ABD'de yaygın olan hakim görüşün eleştirilmesinde ve restore edilmesinde yatıyor.
Paylaş:

20 Kasım 2017 Pazartesi

Elektrikli Araçların Geleceği


Dünyada teknoloji ve ulaşım alanının ortak trendlerinden birisi elektrikli araçlar. Tesla şirketi her gün yeni bir elektrikli aracın lansmanını yapıyor. Elektrikli otomobiller, kamyonlar, tırlar, minibüsler ve otobüsler inanılmaz istatistiklerle arz-ı endam ediyor.

Tek şarjda 600-1000 km arası menzile ulaşan bu araçların dünya araç piyasasında nasıl bir etki yaratacağı ve ekonomiyi nasıl etkileyeceği ise merak konusu.

Petrol türevi yakıtlarla çalışan içten yanmalı motor, yüzyıldan bu yana küresel taşımada egemen durumda. Dolayısıyla taşımacılık sektöründe petrolün egemenliği ciddi bir boyuta ulaşmış durumda. 2010-2011 yılından bu tarafa ise elektrikli araçların bir ivme kazandığını söylemek gerekiyor. Bir çok ülke önümüzdeki yıllarda özellikle dizel yakıtı yasaklayan kararlar almaya devam ediyorlar.

Volvo,  2019'dan itibaren yalnızca kısmen veya tamamen elektrikli otomobil üretme kararı almış durumda. Birçok farklı otomobil firması da benzer stratejiler ile hareket edecek gibi görünüyor.

Uluslararası Enerji Ajansı'na göre, elektrikli araç sayısı 2016'da küresel olarak iki milyonu aşmış durumda. Bu rakam, sadece birkaç yıl önce sıfıra yaklaştıktan sonra 2015 yılında bir milyon eşiği aştı. 2016 yılında dünya çapında 750.000'den fazla elektrikli araç satıldı. Bu araçların satışı konusunda Norveç'in öne çıktığı belirtiliyor.

Dünya genelindeki yolcu sayısı bir milyardan fazla ve 2035 yılına kadar 1.8 milyara ulaşması bekleniyor. Bu da taşımacılık sektörünün petrolün egemenliğine bir alternatif bulması ve yeni stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Elektrikli araçların satışı hala toplam araç satışının yüzde 1'i civarında. Uçaklar, arabalar, kamyonlar ve gemiler halen aşırı derecede petrol bazlı yakıt kullanıyor. 

Petrol devi BP, 2035 yılına kadar elektrikli araç sayısının  100 milyona ulaşmasını bekliyor. Şu anda, elektrikli araçların başlıca eksikliklerinden biri, sınırlı pil aralığı ve yüksek maliyeti olarak gözüküyor. Tabi batarya teknolojisinde ileride yaşanacak gelişmeler ne gösterir bilinmez fakat şu anda maliyetin ciddi oranlarda olduğunu söylemek mümkün.

Tesla'nın modelleri 200-500 bin lira arasında değişen fiyatlara sahip. Hem benzinli hem de dizel motorları 2040 yılına kadar yasaklamayı planlayan İngiltere ve Fransa'nın nasıl bir strateji izleyeceği bilinmiyor ancak elektrikli araçlara yönelecekleri artık aleni olmuş durumda. Tabi bu kadar yaygınlaşmasının ardında bir de devletleri önemli oranda sübvanse eden yakıt vergilerinin ne olacağı konusu da başka bir problem olarak ortaya çıkacak. Bir çok ülke bu vergilerden kolay kolay vazgeçmeyecektir.

Bir başka önemli bir problem de artacak elektrik enerjisi talebinin nasıl karşılanacağı. Mineraller ve metallerin yenilenebilir enerji ve pil gereksinimlerini karşılaması için artan talep büyük çevresel ve ekonomik sonuçları da beraberinde getirecek. Bu nedenle bataryaların araçların hareket etmesi sonrasında kinetik enerjiyi depolama kapasitesinin geliştirilmesi hayati bir önem kazanıyor.

Sonuç olarak petrol rezervlerinin azalması insanlığı yeni bir enerji kaynağına eninde sonunda yöneltecek. Elektrik şu anda en kolay ve maliyeti en düşük olan opsiyon olarak öne çıkmış durumda. Ancak elektrikli aracın verimliliği konusunda yaşanan sıkıntıları ve özellikle petrolün egemenliğinin kırılması noktasında nasıl bir rekabet olacağını yakın gelecekte görmek mümkün olacak.


Paylaş:

18 Kasım 2017 Cumartesi

Siyaset Üstüne


Siyaset denilince akla ilk önce haliyle antik yunan gelmektedir. Siyaset ile ilgili temel bir çok kavramın ilk burada ortaya çıktığını söylemek sanırım abartı olmaz. Ondan önce de mutlaka insanlar bir şekilde yönetiliyordu belki ama antik yunanla beraber bu kavramların teorik bir bakış çerçevesinde inşa edildiğini görürüz.

Siyaset kelimesi dilimize Arapçadan geçmiştir ve aslı "siyasa"dır. Siyasa kökünden gelen siyaset kelimesi eğitmek, yönetmek, yetiştirmek anlamlarına gelmektedir. Terbiye etmek gibi bir anlamı da bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda ise siyaset genelde devlete karşı işlenen suçların cezalandırılması anlamında kullanılır. Örneğin hükümdarın devlet görevinde bulunan kişiler için verdiği idam kararları "siyaseten katl" şeklinde tabir edilmiştir.


Siyasal düşüncenin kökleri ve özellikle demokrasi kavramının saf halini bulabileceğimiz tarihsel nokta bize antik yunan ve Atina'yı işaret etmektedir. Özellikle Perikles döneminde demokrasi altın dönemini yaşamıştır.


Antik Yunan dünyası Polis(kent) adı verilen siyasal birimlerden oluşmuştur ve politika kelimesi de buradan gelmektedir. "Polis"e ait işler ya da "polis ile ilgili meşguliyet" anlamında okunabilir. Doğrudan demokrasinin beşiği olan bu polisler bu noktaya kolay gelmemiş, ondan önce soyluların yönetimde etkili olduğu ve daha sonra yasaların yapılmasıyla içine girilen süreç sonucunda gelinmiştir. Bu bağlamda Solon reformlarını anmak gerekmektedir. Tabi bunun sınırlı bir deneyim olduğunu belirmekte yarar var çünkü bu deneyimden sadece polisin yurttaşları yararlanmaktadır. Mesela kadınlar ve köleler bu yurttaşlığın dışındadır.



İşte burada siyaset felsefesinin temel sorularından birini yeniden sorabiliriz. "Nasıl yönetebiliriz? ve Nasıl yönetilebiliriz?" Antik Yunandan beri bu soruya yanıt arayan filozofların demokrasi ve güçlü liderlik arasında bir salınım gösterdikleri söylenebilir. Platon'un "filozof kral" ve Aristo'nun "yüce ruhlu adam" metaforunun yanında yine Makyavelin Hükümdarı ve Hobbes'un Leviathan'ını yeniden düşündüğümüzde toplumların doğal durumlarının bir "güvensizlik ve çatışma" ortamından ibaret olduğu ve bunu düzenlemek ve konsolide etmenin bu anarşi içerisinde kadim bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığını varsayabiliriz. Günümüze bakıldığında bu ihtiyacın yeniden hasıl olduğunu ve toplumların "güçlü liderlik"lere yöneldiği görülmektedir. 

Toplumların çeşitli tabakalardan oluşması ve bunun giderek karmaşık hale gelmesi sonucunda özellikle soğuk savaşın bitiminden sonra güvenlik toplumlarından bilgi toplumuna geçişte yaşanan süreç siyasete de yansımıştır. Bu dinamik sürecin önümüzdeki inovasyon çağında yönetim ve yönetişim konusunda nasıl sonuçlar üreteceği ise siyaset felsefesinin önünde duran en önemli konulardan birisi olarak görünmektedir.
Paylaş:

9 Kasım 2017 Perşembe

Twitter ve 280 Karakter


"Mikro blogging" platformu olan Twitter 140 olan karakter sayısını 280 karaktere çıkartarak sosyal medyada bir tartışma başlattı. Eskiden beri blog paylaşımlarının kısa olması gerektiğini ve okuyucuların sayfalarda kalma sürelerinin son derece kısa olduğunu yazar dururum. Hatta üç paragraftan oluşan blog paylaşımlarının yeterli olduğu ve daha yüksek okunma sayılarına ulaşacağını düşünürdüm. Bu iddiamdan çok uzaklaşmış değilim ancak o yıllarda Twitter radikal bir model ile ortaya çıkmış ve insanlara duygularını-düşüncelerini 140 karakter içerisinde paylaşabileceği bir zemin yaratmıştı. Haliyle sayfada kalma süresi düşük olan kitlelerin ilgisini hemen üzerine çekti ve kısa sürede en önemli sosyal medya araçlarından birisi haline geldi.

Peki Twitter neden  radikal bir adım atarak karakter sayısını 280'e çıkardı. 

Bunun için Aliza Rosen'in Twitter Blog sayfasında yazdığı "Tweeting Made Easier" isimli makaleye göz atmak şart. 280 karakter olayı bu makale ile beraber resmi olarak duyuruldu ve tüm kullanıcılara açıldı. Tabi ondan önce Eylül ayından beri Twitter bu konuda belirli sayıda kullanıcı üzerinden bir test etme süreci tecrübe etti. Orada elde edilen data analiz edildi ve görüldü ki 280 karakter  kullanıcılardan olumlu bir geri dönüşe neden oldu. 

Rosen, yazısında 280 karakter ile ilgili testlere ilk başladıklarında kullanıcıların 280 karakterin hepsini kullandıklarını ancak zamanla normale dönerek tekrar 140 karakterin altına düştüklerini belirtiyor. Ayrıca data analizlerinde kullanıcıların yazdıkları twitlerin yüzde 9'unun karakter sınırını aştığı görülmüş ve bu kullanıcıların düşüncelerini ifade etmek için düzenleme ile zaman harcadıkları ve sonuç olarak bu durumdan bıkarak twiti atmaktan vazgeçtikleri ortaya çıkmış. 280 karaktere çıkıldıktan sonra ise bu durumun yüzde 1'lere düştüğü görülmüş.

Rosen, testin hemen başlarında Twitter'ın kısalık özelliğini kaybedeceğini ve her yerin 280 karakterlik twitlerle dolacağından endişe ettiklerini ancak yapılan analizlerde gönderilen Tweetler'in yalnızca % 5'inin 140 karakterden uzun ve yalnızca% 2'lik bir kısmının 190 karakterin üzerine çıktığını gözlemlemişler.

Yapılan testlerde görülen bir başka önemli detay da 280 karakter yazan kullanıcıların daha fazla retweet, beğeni ve mention aldıkları olmuş. Bu detayı ben de kendi twitter adresimde gözlemleme fırsatı buldum. Bu biraz da sanırım kelime sayısının artması ile beraber "twitter aramadan" gelen ziyaretçilerin artmasına bağlanabilir.

Rosen yazısının sonunda "Bu değişikliği, küresel tweet komünitesinin yaşadığı bir problemi dinledikten ve gözlemledikten sonra (bunu tweetlemek hiç kolay değildi!) verilerimizi inceleyerek, bunu nasıl iyileştirebileceğimizi,  ve geri bildirimleri aldıktan sonra yapıyoruz."

Japonca, Korece ve Çince 140 karakterden oluşmaya devam edecek çünkü sıkıştırma bu dillerde bir sorun teşkil etmiyormuş.

Buradan şunu çıkarmak mümkün daha fazla karakter alanı insanların düşüncelerini bir tweet'e uydurmasını kolaylaştırdığını gösteriyor, bu yüzden söylediklerini söyleyebiliyor ve daha önce hiç olmadığı kadar hızlı tweet gönderiyor. Ayrıca konusunda uzman kişilerin açıklama yaparken elini biraz daha rahatlatması bir artı olarak okunabilir. Etkileşimleri de arttırdığına göre bu hamlenin Twitter için akılcı olacağını söylemek mümkün.

Konu ile ilgili yapılan tartışmalara Twitter Ceo'su Jack Dorsey noktayı şu şekilde koymuş. "Bize fikirlerimizi öğrenmek ve onaylamak (veya meydan okumak!) için biraz zaman ayırın."
Paylaş:

8 Ocak 2017 Pazar

Dikiştutmaz Sabri'nin Filozofik Tiradı


Kemal Sunal'ın başrolünü oynadığı "Sahte Kabadayı" filminde yan rollerde olmasına rağmen akıllarda kalan "tiradı" ile bir anda yeşilçam izleyicilerinin favorilerinden biri haline gelen Dikiştutmaz Sabri ve "...dinleyin ulan develer…" diyerek başlayan senfonisi zannımca yeşilçam sinemasındaki en sağlam sekanslardan birisidir.

Bazen insan Sabri abi kadar rahat olmak istiyor. Bu nasıl bir özgüven patlamasıdır ki bir yandan Arnavut diye hitap ettiği adamına votka+erik talimatı verirken diğer yandan attığı dikişin sökülemezliği konusunda tirad atabiliyor. Aynı zamanda bir strateji ustası ki kendisine "babanın oğlu kemal geliyor" dendiğinde, General Clausewitz rahatlığında "burası karışacak vaziyet alın" öngörüsünde bulunabiliyor. Kabadayılar arasındaki en güçlü stratejik zeka kesinlikle Sabri abide var. Bu arada “vaziyet alın” dedikten sonra adamlarının kapıya doğru hareket etmeleri ve belirli pozisyonlar almaları da bu arkadaşların General Sabri abi tarafından sıkı bir harp eğitiminden geçtiklerini teyid ediyor.



Dikiştutmaz Sabri karakterine can veren kişi Hasan Ceylan. 1922’de doğan Ceylan yüzme ve bisiklet hakemliği gibi sporlar ile uğraştıktan sonra 1950 yılında Barbaros Hayreddin Paşa filmi ile sinemaya atıldı. Birçok filmde rol alan Ceylan’ın en dikkat çeken rolü ise James Bond serisinin 1962 yapımlı İstanbul’da çekilen filmindeki rolüdür. Rusya’dan Sevgilerle (From Russia With Love-1962) isimli filmde bir Rus ajanını oynayan Hasan Ceylan belki de aynı performansla devam etse küresel anlamda bir yardımcı oyuncu olabilirdi.

Her neyse Dikiştutmaz Sabri’nin bu kabadayılar sıralamasında ciddi bir önceliği olduğu kesin. Her ne kadar Babanın oğlu Kemal ile dalaşmasının ardından ve daha çok ayağındaki nasırın verdiği acıdan mütevellit bu ligde son sıralara düşüyor. Ama filozofik tiradı ile kabadayılar arasında edebi anlamda öne çıkan isimlerden birisi.

“…Dinleyin ulan develer. İstanbul’da en büyük benim. Baba takımının da haracını kestik. Bize posta koyacak kimse kalmadı. Benim attığım dikişi kimse sökemez o kadar. Arnavut! Votkamla eriği çalıştır ulen. Varsa bu dikişi sökecek çıksın görelim…” 

Sabrinin adamlarından birisi: “Sabri abi Babanın oğlu kemal ve adamları geliyor…” 

Bunun üzerine Dikiştutmaz Sabri’den tarihi çıkış şu şekilde konuşmaya dönüşüyor: “Haa Demek dikişlenmeye geliyor. Burası karışacak vaziyet alın!...”


Paylaş:

7 Ocak 2017 Cumartesi

Akademik Yazmak Üzerine


Akademik yazmak ya da bir diğer anlamıyla bilimsel yazmak son derece zordur. Zordur çünkü bilimsel kurallar içerisinde kalarak bunun yanında biçimsel kurallara da uymak insan zihnini cendereye alan bir süreç ortaya koymaktadır.

Akademik yazım denince akla "tez" ve "makale" gelmektedir. Ben bu yazıda daha çok akademik yazımın nasıl olması gerektiği üzerinde durmak istiyorum. Bilimsel makaleler hakemli dergiler tarafından yayınlanmakta ve belirli biçim şartlarına tabidir. Tezler ise yine belirli biçim şartlarına tabi olan ve üniversitelere verilen paper olarak tanımlanabilir. Ben daha çok makale üzerinde duracağım.

Makale yazmak için öncelikle bir problem bulmak gerekmektedir. Bu problemle ilgili varsayımlarınız, okumalardan ve araştırmalarınızdan çıkardığınız bir takım bulgular ya da literatür taraması yaptıysanız biriktirdiğiniz metinden anlamlı bir çıktı üretmek zorundasınız. Ortaya koyacağınız önermeler aynı zamanda bilimsel iddialarınıza dayanak olacaktır.

Ben genelde akademik bir makale yazarken şu süreci takip ediyorum. Bir outline(taslak) hazırlayarak yazacağım makale konusunda disiplinli bir yol haritası çıkarıyorum. Makalenin konusunu oluşturan temel problem nedir? sorunun yanıtını bulduktan sonra, olası makale başlıklarını sıralıyorum. Daha sonra okuma yapılacak başlıkları belirleyerek konuyla ilgili literatürde neler yazılmış araştırıyorum ve bunları önem sırasına göre sıralıyorum. Bunu yapmak size önemli bir zaman kazandıracaktır. Biriken verileri analiz ettikten sonra, Başlık-Özet-Üç Alt Başlık-Sonuç şeklinde taslağı yeniden yapılandırıyorum. Örneğin sonuç kısmına "..şu şu çıkarımlar yapılabilir. Şu şu konuya da değinilebilir..." şeklinde notlar alarak makalenin tutarlı ve bütüncül bir yapıda olmasına dikkat ediyorum.

Tabi konuyu mutlaka teorik bir çerçeveden ele almak makalenizin bilimsel olma özelliğini güçlendirecektir. Teorik çerçeve+örnek çalışma (case) tutarlı ve sağlam bir mantık örgüsüne dayalı çalışmalar ortaya koymanız konusunda elinizi rahatlatacaktır. Söz konusu teorik çerçeveye hakim iseniz alanınızda var olan bir örnek üzerinden çözümleme yapmanız daha kolay olacaktır.

Türkiye'de bilimsel yayın sayıları maalesef küresel düzeyin çok altındadır. Yapılan yayınların bir çoğu teorik bir kafa karışıklığı yaşamaktadır. Bu nedenle sadece literatür tarayıp onları makale içerisine ekleyerek oluşturulan yayınlardan bir verim beklemek yersizdir. 

Akademik yazmak disiplinli ve planlı bir hazırlık sürecinden sonra ortaya konabilecek bir eylemdir. Bu nedenle akademik kişilerin yazarken şunu aklından çıkarmaması gerekmektedir. Okuduğunuz kadar sorgulamak ve düşünmek size akademik bir derinlik katacak ayrıca alanınızın felsefi boyutunu takip etmek bu derinliği genişletecektir.
Paylaş:

6 Ocak 2017 Cuma

Tefekkür ve Yazmak


Yazmak sıkıntılı bir uğraştır. Çoğu zaman kelimelerle aranızda soğuk bir savaş vardır. Tefekkür dünyanızı kelimelerle ifade etmek, klavyeyi yumruklamaya kadar varan bir zihin yorgunluğuna sebebiyet verir. Bu yüzden yazmayı bırakmak, vazgeçmek yazar için rutin bir eylemdir. Yazarın başının üstünde sürekli esen bir poyraz gibidir bu vazgeçme dürtüsü.

Çünkü kolaydır.

Yazar, elinde oltayla balık tutmayı bekleyen sabırsız bir ben-a adem gibidir. Kelimelerin oltaya takılması ne kadar uzarsa yazar için sabırsızlığın verdiği elem de o kadar artar.
Oysa her yazarın işini kolaylaştırmak için önünde duran en işlevsel şey okumaktır. Sürekli ve sadece okumak.

Ama zihni felç edecek seviyede değil tam tersine daha fazla düşünerek ve sorgulayarak okumak.

Sanırım bir de sözlükler.

Dilin zenginliğini gösteren bu hazineleri sonuna kadar sömürmek bir yazarın en önemli eylemidir.

Sözcükleri iyi kullanan ve yazdıklarını metot ve süzgecinden geçiren, yazdıklarını tutarlı ve dirençli bir çerçeve içine oturtmuş olur.

Tefekkür dünyası sonsuz bir genişliğe sahip bir zihniyet evrenini temsil eder. Burada düşünülenleri ifade edebilmek ve daha fazla yoğunlaşarak düşünmek yazının değerini ortaya koyar. Yazı bir anlamda "konuşmak" ile ifade edilemeyen şeylerin üzerinde daha fazla düşünme fırsatı bularak ortaya koymanın da bir aracı haline dönüşür.
Sözün özü, yazar sözlük kullanmalı, kültürüne yabancı değil dost olmalı ve içinde bulunduğu düşünce ve zihniyet evreninin neresinde neyi bulacağını bilmelidir.


Bunlar belki iyi değil ama tutarlı yazmanın gerekleridir.
Paylaş:

Popüler Yazılar