"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

21.03.2019

ABD'nin Savunma Bütçesi ve Tehdit Algısının Stratejik Dönüşümü


Küresel güçlerin savunma bütçeleri aynı zamanda küresel hegemonya mücadelesi içerisinde yer alan unsurların stratejik algıları ile ilgili önemli ipuçları veriyor. Öte yandan bu bütçeler; ilgili devletin güvenlik tehdidi olarak gördüğü problemlerin oransal bir analizini yapmayı mümkün kılıyor.

Pentagon’un 2020 yılı savunma bütçesi için ABD Kongresinden talebi 718 milyar dolar civarında. Bu rakam 2019 yılına göre 33 milyar dolar daha fazla. Oransal olarak da yüzde 5 civarında bir artışa tekabül ediyor. Bütçenin temel kısmı 544.5 milyar dolardan oluşurken, acil durum sınır güvenliği fonu için 9.2 milyar dolar ve denizaşırı operasyonlar fonu (OCO) için (bir anlamda savaş bütçesi) 164 milyar dolar ayrılmış görünüyor. 2020 yılı için önerilen rakam aynı zamanda ABD GSYİH'nın yüzde 3.2'sini oluşturacak.

Bütçedeki ilginç bir anekdot olarak mesela Pentagon Trump'ın kurulmasını istediği Uzay Gücü’nün (Space Force) sadece karargahı için 72,4 milyon dolar istiyor. Bu arada ABD Uzay Gücü, ABD Hava Kuvvetlerinin bir parçası olarak kurulacak ve bununla ilgili yasal düzenleme Trump’un talimatı ile başlatılmış durumda. Uzmanlar söz konusu kuvvetin kurulması için 10 bin üzerinde personel gerekeceği, yaklaşık 13 milyar dolara mal olacağını hesaplarken istifa eden Mattis'in Trump'un bu kararına da muhalefet ettiği belirtiliyor.

“Tarihin En Büyük Bütçesi”

ABD Savunma Bakanlığının konu ile ilgili değerlendirmelerinde dikkat çeken detaylar ise şöyle özetlenebilir. Gelecekteki savaşlar karada, denizde, havada, uzayda ve siber alanda gerçekleşecek ve bu nedenle birliklerin düşmanın mağlup edilmesi için beş alana odaklanması gerektiği vurgulanmış. Harcamalar konusundaki bir başka detay ise önemli görünüyor. Söz konusu bütçe hipersonik teknolojiler için 2,6 milyar dolar, insansız ve otonom sistemler için 3,7 milyar dolar, yapay zeka için 927 milyon dolar istiyor.

Savunma bütçesi ile ilgili şu ana kadar istenen talepler ve Beyaz Saray’ın değerlendirmeleri biraz karışık. Trump daha önce Pentagon’a yaptığı ziyaret sırasında da “size tarihin en büyük bütçesini vereceğim” diyerek 750 milyar dolar rakamını telaffuz etmiş olsa da federal bütçe sorunları nedeniyle Beyaz Saray’ın şu anda önerdiği rakamın 720 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor.

Her ne kadar ABD Başkanı Trump konjonktürel olarak harcamalarla ilgili sitemkâr “tweetler” atsa da orta ve uzun vadede bütçede Trump’un istediği oranda bir azaltmaya gidilmesi zor görünüyor.

“China, China, China…”

2020 yılı için hazırlanan ABD savunma bütçesini belirleyen güvenlik tehditleri ABD Savunma Bakan Vekili Shanahan'ın söylediği üç kelime ile özetlenebilir: “China, China, China.” Shanahan'a göre “Çin, ordusunu agresif bir şekilde modernize ediyor. Sistematik olarak bilim ve teknolojiyi çalıyor ve askeri-sivil füzyon stratejisi ile askeri bir avantaj arıyor.”

Shanahan; Çin’in Hint-Pasifik bölgesinde bölgesel bir hegemonya peşinde olduğunu ve yakın zamanda ABD'yi bölgeden hegemonik anlamda çıkarmayı amaçladığını düşünüyor.

2020 yılı için önerilen ABD savunma bütçesinde özellikle uzayda savaş ve hipersonik füzeler konusu üzerinde duruluyor. 2010-2020 arası ABD savunma bütçeleri ile ilgili bir grafik savunma harcamalarının büyüklüğünü "çılgınlık" olarak niteleyen Trump döneminde yukarı doğru bir eğilimin mevcut olduğunu gösteriyor. Önerilen bütçe günümüze kadar kabul edilen ABD savunma bütçeleri arasında bir rekor. Daha önce yapılan bir araştırmaya göre 2018 yılı ABD Savunma bütçesi (643 milyar dolar) o dönemde Çin savunma bütçesinin 4 katı, Rusya savunma bütçesinin de 10 katı büyüklüğünde.


Çin, 2019 yılı savunma bütçesi ise 177.6 milyar dolar olarak açıklandı ve bu yüzde 7.5 büyüme anlamına geliyor. 2018 yılındaki oransal büyümeye göre çok küçük bir azalma eğilimi var.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde “China Power Project” direktörü Bonnie Glaser, ABD’nin Çin’le geniş çapta rekabet etmek için etkili stratejilerinin olmadığını belirtirken bazı savunma analistleri ise Shanahan ve Pentagon'un Çin tehdidini şişirdiğini düşünüyor.

Bir Güvenlik Tehdidi Olarak Çin! Kime ve Neye Göre?

Cato Enstitüsünden Christopher Preble ise, “Çin’in davranışları noktasında tam olarak neyin tehdit unsuru olduğunu sormaya değer" diyerek konu ile ilgili ABD güvenlik bürokrasisinin değerlendirmelerini “aceleci” buluyor. Preble ayrıca ABD tarafının tehdidin doğasını tanımlama noktasında sorun yaşadığını belirterek ve rekabetin askeri alandan çok özellikle siber alana yoğunlaşması gerektiğini vurguluyor.

Sonuç olarak ABD savunma cenahı için Çin öncelikli bir güvenlik tehdidi olmaya devam ediyor. 2017 yılında yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde de bu vurgulanmıştı. Makale üzerinden bu güvenlik tehdidinin "uzay" ve "siber" konularına yoğunlaşacağı öngörülebilir. Ancak buna ek olarak yapay zeka konusunda süre gelen tartışmalar ve Çin'in konu ile ilgili çabaları, bu alanda da bir rekabetin yoğunlaşacağını söylemeyi mümkün kılıyor. 2020 savunma bütçesi içinde uzay ve siber için 24 milyar dolar tutarında bir rakamın ayrılması öngörülüyor.

ABD'nin hem savunma hem de savunma dışı harcamalara ihtiyacı var ve her ikisinin de yetersiz finanse edildiği bir durum var. En azından ABD güvenlik bürokrasisi bu şekilde düşünüyor. Burada strateji, kuvvetler ve kaynaklar arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekmek gerekiyor. Trump’un “America First” yaklaşımı harcamaların arttırılmasından başka bir seçeneğe fazla prim vermiyor.

Afganistan ve Irak savaşlarından bu yana bütçeyi dengelemek ve harcamaları azaltmak için söz konusu bölgelerdeki askeri personel sayısını sıfırlamaya çalışan ABD; bunu başarmış gözükmüyor. Zaten asker sayısı azaltılsa bile dünyada en fazla denizaşırı askeri üsse sahip olan ABD'nin kısa zamanda bu harcamaları düşürmesini beklemek de pek gerçekçi olmayacaktır.

Sonuç olarak ABD savunma bütçesindeki artış eğilimi ve ABD tarafından yayınlanan güvenlik belgeleri ve değerlendirmeleri ABD'nin küresel stratejik önceliğini terörle mücadele etmekten ziyade büyük güç rekabetine doğru kaydırdığını gösteriyor. Asıl tartışılması gereken sanırım tehdit algısındaki bu stratejik dönüşümün özellikle uluslararası sistemin güvenliği açısından ne gibi riskler üreteceği noktasında yoğunlaşacak.

Kaynakça:
https://www.defense.gov/explore/story/Article/1782973/2020-defense-budget-request-focuses-on-great-power-competition/
https://warontherocks.com/2019/02/funding-defense-a-strategic-problem/
https://www.csis.org/analysis/what-look-fy-2020-defense-budget-request
https://www.military.com/dodbuzz/2019/02/01/could-air-force-win-big-2020-defense-budget-analysts-weigh.html
https://www.militaryaerospace.com/articles/pt/2019/02/fy-2020-dod-budget-request.html
Bigger defense budget shows US anxiety over targeting China and Russia, http://www.globaltimes.cn/content/1142056.shtml,
Forget the Mexico border, the new US military budget is focused on ‘China, China, China’, https://www.scmp.com/news/world/united-states-canada/article/3001982/forget-mexico-border-new-us-military-budget-focused

Paylaş:

15.03.2019

Jeo-Stratejik Bir Dönüşümün Şafağında: Kuzey Kutbunda Hegemonik Aciliyet



Küresel ısınma ile beraber erimeye başlayan kutuplar bir yandan ciddi bir ekolojik tehdit oluştururken öte yandan küresel hegemonya mücadelesi açısından jeopolitik olanı dönüştürecek bir fayı da tetiklemiş bulunuyor. Özellikle Rusya’nın artan kuzey kutbu faaliyetleri ABD’yi endişelendirirken aynı endişeye sahip olan Çin ise Rusya ile işbirliği yapmanın yollarını arıyor. Petrol, gaz, altın, elmas, çinko ve demir rezervlerine sahip olduğu değerlendirilen Kuzey Kutbu üzerinden kopacak fırtına kolay dinmeyecek gibi görünüyor.

Kuzey Kutbunda denizcilik, madencilik, enerji arama, balıkçılık ve turizm gibi faaliyetler son on yılda neredeyse % 400 artmış durumda. Jeopolitik, ekonomik, askeri ve çevresel birtakım faktörler kuzey kutbu üzerine mücadele eden ülkelerin hegemonik dürtülerini belirleyici bir düzeyde seyrediyor.

Tarihi boyunca kutuplar konusunda isteksiz olan ABD; dünyanın jandarmalığına soyunduğu soğuk savaş sonrasında da aynı isteksizliği sürdürdü. Rusya ve Çin'in bölgede artan faaliyetleri ve enerji potansiyeli ile ilgili yaşanan gelişmeler ABD'yi bölgede hakimiyet sağlamaya yöneltmiş görünüyor.

Rusya’nın Kuzey Kutbu Faaliyetlerine ABD Nasıl Cevap Vermeli?

Özellikle Rusya’nın bölgede artan faaliyetleri ABD’yi harekete geçirmiş görünüyor. Konu ile ilgili International Security Advisory Board (Uluslararası Güvenlik Danışma Kurulu) 2016 yılında bir rapor yayınladı.[1] Arktik Politika 2016 isimli rapor; Rusya’nın Kuzey Kutbunda gerçekleştirdiği faaliyetler ve Rusya’nın bu faaliyetlerine ABD’nin nasıl cevap vermesi gerektiğini anlamaya çalışıyor. Raporun geneline bakıldığında ana odak noktasının “kaygıların arttığı” ve bu noktada bir şeyler yapılması gerektiği fikrinin ön plana çıktığı görülüyor.



Şubat ayı ile beraber ABD hükümeti buz kırıcılar üretmek için 675 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı.[2] Böylece ABD kutuplarda yaşanan egemenlik mücadelesinde var olacağının güçlü bir sinyalini de vermiş oldu. ABD'nin şu anda yalnızca iki adet işlevsel buz kırıcısı var. Bölgenin ABD için enerji açısından da önemli bir anlamı bulunuyor. Alaska'daki dış kıta sahanlığının bazı kısımlarının yaklaşık 23 milyar varil petrol ve 131 trilyon küp doğal gaz içerdiği tahmin ediliyor.[3] Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'ne göre kuzey kutbu 90 milyar varil petrol ve 47 trilyon metreküp doğal gaz içeriyor olabilir.[4] Bunun yanında Kuzey Kutbu bölgesinin dünyadaki keşfedilmemiş doğal gazın yüzde 30'unu ve petrolünün yüzde 13'ünü elinde tuttuğu tahmin ediliyor.

Bunlara ek olarak yakın zamanda İzlanda'ya bir ziyarette bulunan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun burada Rusya ve Çin'in kutuplara olan ilgisi üzerine eleştirel bir üslup takınması[5] da ABD'nin yeni yaklaşımını güçlendiren bir başka önemli haber olarak okunabilir. Hatta Pompeo bu ziyarette ABD’nin Kuzey Kutbundaki ve oradaki jeo-stratejik zorlukların ortaya koyduğu riskleri anladığını da söyledi. Bu arada İzlanda ziyareti neden önemli. İzlanda, Kutup Konseyinin (Arctic Council) iki yıllık dönem başkanlığını devraldı. Kuzey Kutbu Konseyi Kanada, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Rusya, İsveç, ABD ve Danimarka'dan oluşuyor.

Kuzey Kutbunda NATO Çekincesi

Kutuplar konusunda işin bir de Rusya boyutu var. Bu boyut önemli çünkü Kuzey Kutbu kıyı şeridinin % 50'sinden fazlasını kontrol ettiği için Rusya'nın güçlü ve benzersiz bir durumu olduğunu söylemeye gerek yok. Rusya; SSCB döneminden kalan ve kapatılmış bazı askeri üsleri yeniden aktive ederken öte yandan bir dizi liman açarak bölgedeki niyeti konusunda önemli bazı adımlar atmış durumda. Ayrıca Moskova'nın kutuplar için beş yıllık bir planı da mevcut. Rusya’nın 2014 yılında yayınladığı askeri doktrin Rus ordusunun Rusya’nın Kuzey Kutbundaki ulusal çıkarlarını koruması gerektiğini beyan ediyor. Rusya’nın dört filosunun en güçlüsü Kuzey Filosu. Mart 2015'te, Barents Denizindeki bir tatbikatta 15 denizaltı, 38.000 kara askeri ve 110 uçak olmak üzere 41 savaş gemisi yer aldı. Rusya’nın NATO’nun Kuzey Kutbuna yayılmasından çekindiğini ve bölgede güçlü askeri bir duruş sergilemeye çalıştığını söylemek mümkün.



Rusya’nın sıvı hidrokarbon kaynaklarının % 5 ile % 9’u ve gaz kaynaklarının yaklaşık % 12.5’i bu bölgede bulunuyor. Rusya ayrıca Northeast Passage olarak da bilinen Kuzey Kutup ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan Kuzey Kutbu denizyolu şeridini “ulusal” ulaşım rotası olarak kullanacağını belirtmiş durumda. Ayrıca Rusya hem kıyılarını hem de Kuzey Kutbu adalarını altı yeni askeri üs ile donattı. Rusya’nın 40 adet buz kırıcıya[6] (nükleer olanlar da var) sahip olduğunu da not olarak ekleyelim.

Çin’in Düşük Yoğunluklu Kuzey Kutbu Stratejisi

Çin'in de benzer ancak daha çok ticari düzeyde kalan hedefleri bulunuyor. “Polar Silk Road” (Kutup İpek Yolu)  oluşturma amacında olan Çin böylece ihraç ettiği malların seyahat süresini kısaltmanın peşinde. Hatta geçen sene içerisinde bazı ticari sefer denemeleri de yapmış olan Çin bölgedeki varlığı konusunda hukuki bir zemin inşa etme çabalarını da sürdürüyor. Bunun yanında Çin; kutuplarda aktif bir araştırma programı yürütmeye devam ediyor.


Uluslararası Güvenlik Danışma Kurulunun yayınladığı raporda Yamal Yarımadası'ndaki doğal gaz yataklarının geliştirilmesinde Çin'in Rusya ile işbirliğini belirten bölümü ilginç. Raporda, Çin-Rusya işbirliğinin Kuzey Kutbu bölgesel güvenliği üzerindeki etkisinin ABD hükümeti tarafından yeterince ilgi görmediği öne sürülüyor. Ancak Kuzey Kutbundaki Rus ve Çin faaliyetlerinin son yıllarda hızla artması artık ABD hükümeti tarafından “kaygılı” bir şekilde not ediliyor. Rusya ve Çin her ne kadar birlikte hareket ediyorsa da ABD ve Rusya arasında da benzer girişimler mevcut. Örneğin, petrol şirketleri ExxonMobil ve Rusya'nın sahibi olduğu Rosneft, 2011 yılında stratejik bir işbirliği anlaşması imzaladı ve o zamandan beri Rusya Kuzey Kutbu, Karadeniz ve Batı Sibirya'da petrol arama ve üretimi için ortak girişimler kurdu.

Öte yandan Rusya ve Çin ortak bir amaç güdüyor gibi görünseler de rekabet ve işbirliğini dengeleyen karmaşık bir ilişkiye sahip olduklarını söylemek mümkün. Her iki taraf birbirlerine “güvensizlik” duysalar da jeopolitik ve küresel gereksinmelerin getirdiği bir yeni normal üzerinden işbirliğini zorunlu kılan bir politik iklim ile karşı karşıyalar. İki ülkenin bu kapsamda 2017 yılında Baltık denizinde yaptıkları askeri tatbikatı hatırlatmak gerekiyor.[7]

Kuzey Kutbundaki bu ilişkiler stratejik ortaklıktan ziyade karşılıklı ekonomik faydalara odaklanan pragmatik bir dürtü tarafından şekillenmeye devam ediyor. Rusya, Çin’in ticari düzeyde kalan arzuları konusunda temkinli davranırken Çin de Kuzey Kutbu dışındaki herhangi bir devletin kuzey kutbuna erişimine aynı oranda temkinli yaklaşıyor. Çin'in resmi bir Kuzey Kutbu stratejisi olmasa da kendisini “Kuzey Kutbu'na yakın” bir devlet olarak adlandırıyor. Ülkenin Kuzey Kutbundaki ekonomik gelişme ve büyümeyi takip etmenin uzun vadeli ve stratejik bir hedefi var. 



Kuzey Kutbundaki ekonomik fırsatlar kısa vadede Çin için önemli çünkü deniz yolları Avrupa ve Kuzey Amerika'daki pazarlara mal sevkiyatının süresi konusunda önemli avantajlar sağlayacak gibi görünüyor. Uzun vadede ise enerji konusunda Çin’in faydalanabileceği yeni bir stratejik konjonktür oluşabilir.

Kuzey Kutbu Yol Haritası 2014-2030

Tam da bu noktada ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yayınladığı “ABD Deniz Kuvvetleri Kuzey Kutbu Yol Haritası 2014-2030”[8] isimli rapora bakmak gerekiyor.

Söz konusu rapor bölgeyi “denizaltı ve hava operasyonları” için bir alan olarak belirlemiş durumda. Hatta Rusya'nın ABD denizaltılarını Barents Denizi'nde tespit ettiğini iddia eden haberler zamanında medyada çok da yer aldı.[9] Bu iddialar ABD tarafından yalanlansa da[10] az önce değindiğim Deniz Kuvvetleri raporunda özellikle 2030 yılı planları arasında şu ifade dikkatimi çekti.

Deniz Kuvvetleri Arktik Okyanusu sularında seyrüsefer özgürlüğünü sağlamak için çağrılabilir. Deniz kuvvetlerinin bölge güvenliği ve navigasyon(seyrüsefer) özgürlüğü üzerinde daha fazla odaklanması gerekebilir.” 

Bu yaklaşım bana biraz Güney Çin Denizinde navigasyon özgürlüğü için gezen ABD destroyerlerini hatırlatıyor ki bu konu ABD-Çin arasında ciddi bir sorun ve geçen sene ekim ayında az kalsın bir çatışmaya neden oluyordu.

Söz konusu olayda[11] Güney Çin denizinde dolaşan ABD destroyerini uyaran Çin tarafı “sonuçlarına katlanırsınız” şeklinde uyarıda bulunmuş ve olası bir çarpışmanın kıyısından dönülmüştü. Şimdi ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 2014 yılında yayınladığı bu raporda 2030 yılı için planlanan bu stratejiyi doğru analiz etmek gerekiyor. Bu da kuzey kutbu üzerinden yapılacak hegemonik mücadelenin bir habercisi olarak okunabilir.

ABD Deniz Kuvvetlerinde amiral olan James Foggo kuzey buz denizi için  "Kimsenin gölü değil”[12] yorumu not edilmeli ayrıca "Kesinlikle üyesi olduğumuz tüm Kuzey Kutbu Konseyi ülkelerinin bölgeye adil bir şekilde erişebilmesi gerekiyor." dediğini de ekleyelim. Yine Amerikan donanmasından bir başka amiral Jonathan White, Şubat 2014'te Reuters'e verdiği demeçte: “Kuzey Kutbunda savaşmak zorunda kalacağımızı düşünmüyoruz, ancak hazır olmak zorundayız.”[13] şeklindeki açıklaması ABD’nin hegemonik anlamda özellikle askeri bürokraside alarmist bir yaklaşım içerisinde olduğunu gösteriyor. Bu arada bir son not olarak da şunu ekleyelim ABD’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmelerini imzalamamış olması aynı zamanda bu bölgedeki çatışma riskini arttırıyor.[14] Rusya kuzey kutbunda daha önce Norveç ile yaşanan bazı sorunları bu sözleşmelere dayanarak yaptığı sınır anlaşmaları ile çözmüştü.

Sonuç olarak kuzey kutbu üzerinden kopacak fırtına yakın ve bu fırtınanın sistemik bir etkisi de olacaktır. Özellikle son dönemde ABD-Çin arasında gerilen ilişkiler ve Rusya’nın Çin’in yanında boy gösteren duruşu, ABD’nin zorlayıcı bir hegemonik mücadele vermesine neden olmuştur. Bununla beraber açılan yeni cepheler konusunda geri durmayan ABD’nin bu stratejik tavrı hegemonik bir aciliyet içerisine girdiğini göstermektedir.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun İzlanda ziyareti sırasında söylediği şu sözler ile yazıyı noktalayalım:

Amerika geri çekildiğinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin boşluğu dolduracağını biliyoruz. Biz yokken bu kaçınılmaz.”

Kaynakça:


[1]https://www.state.gov/t/avc/isab/262342.htm
[2]https://www.scmp.com/comment/insight-opinion/united-states/article/2189206/arctic-ambitions-china-russia-and-now-us-need
[3]https://www.forbes.com/sites/ucenergy/2018/01/08/why-trumps-offshore-drilling-expansion-wont-be-so-yuge/
[4]https://www.news.com.au/technology/innovation/military/new-ocean-opening-up-around-the-north-pole-is-sparking-a-global-scramble/news-story/fd687de7986380988ffefb5e76861888
[5]https://www.reuters.com/article/us-usa-iceland-pompeo/u-s-and-iceland-boost-trade-ties-discuss-arctic-security-idUSKCN1Q41RT
[6]https://www.washingtonpost.com/graphics/2018/world/arctic-climate-change-military-russia-china/?utm_term=.bc96551c86b2
[7]https://thediplomat.com/2017/07/china-russia-launch-first-military-drills-in-baltic-sea/
[8]https://www.navy.mil/docs/USN_arctic_roadmap.pdf
[9]https://www.foxnews.com/world/russia-reportedly-says-it-chased-apparent-us-sub-from-barents-sea
[10]https://news.usni.org/2014/08/11/u-s-denies-attack-submarine-expelled-barents-sea
[11]https://edition.cnn.com/2018/10/02/politics/us-china-destroyers-confrontation-south-china-sea-intl/index.html
[12]https://www.businessinsider.com/russia-china-active-in-arctic-but-its-nobodys-lake-us-admiral-says-2019-2
[13]https://www.reuters.com/article/us-usa-arctic-navy/u-s-navy-eyes-greater-presence-in-arctic-from-2025-idUSBREA1Q2DU20140227
[14]https://www.fairobserver.com/more/international_security/arctic-shipping-passage-oil-exploitation-russia-china-us-global-warming-news-15241/

Paylaş:

4.03.2019

Jeopolitik Bir Esnetme Çabası: Prens Salman’ın Asya Çıkarması


Uluslararası kamuoyunda Kaşıkçı olayı ve Yemen’de devam eden savaş nedeniyle giderek sıkışan Suudi devlet ricalinin Prens Salman ile beraber içine girdiği “alternatif” (look east) arayışı, hem Suudilerin İran ile olan bölgesel rekabetini hem de Çin’in Ortadoğu ile olan ilişkilerini belirleyecek güçte bir etkide bulunabilir. Kaşıkçı ve Yemen Savaşına rağmen Salman'ın bu çabaları, batının total baskısına karşılık jeopolitik ve ekonomik bir çıkış yolu bulmaya, bu jeopolitik olasılığı esnetmeye çalışmaktan ibaret gibi görünüyor.
Prensin Asya seferi Suudilerin çeşitlendirilmiş ekonomik kalkınma arayışını tahkim etmek gibi bir amaca da sahip. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden birisi olan Suudi Arabistan, petro-ekonomiye aşırı derecede bağımlı. Bu nedenle uluslararası petrol fiyatlarındaki ciddi dalgalanmalara karşı savunmasız. 2014 yılının ikinci yarısında petrol fiyatlarındaki keskin gerileme nedeniyle, Suudilerin mali açığı 2015 yılında yaklaşık 130 milyar dolara yükselmişti. Böylece Suudiler uluslararası sistem içerisinde petro-dolar üzerinden kolay yoldan manipüle edildiklerini bir kez daha anlamış oldular.
Petrole bağımlı ekonomiden uzaklaşmak için 2016 yılında 2030 vizyonu yayınlandı. Bu vizyon temiz enerji, altyapı ve yüksek teknoloji gibi petrol dışı sektörler geliştirmeyi hedefliyor. 
ABD-Çin Arasında Sıkışan Suudiler ve Diplomatik Enfeksiyon
Suudi Arabistan uzun yıllar boyunca ABD’nin doğal bir müttefiki ve son dönemde de İran’a karşı bir dengeleme unsuru olarak ön plana çıkmış durumda. Yakın zamanda ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisine, ABD tarafından Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji transferi yapılabilmesi için Cemal Kaşıkçı cinayetinin aydınlatılması şartını koşan tasarı sunuldu. Ayrıca New York Times’in haberine göre Trump yönetiminin Suudilere nükleer reaktör satma gibi planları var ve Trump’un damadı Jared Kushner (aynı zamanda Salman’ın yakın arkadaşı) sürekli bir mekik diplomasisi içerisinde.
Tam da böyle karışık ve pazarlık gücünü arttırmak için uygun bir konjonktürün oluşması Salman’ı Asya üzerinden alternatif yaklaşım içerisine girebileceği mesajını vermeye itti. Prens Salman Hindistan, Çin ve Pakistan'ı kapsayan Güney Asya turunda Pakistan'a 20 milyar dolar yatırım sözü verdi. Salman ayrıca CPEC'in bölge refahına yapacağı katkıyı da vurguladı.

Söz konusu yatırımın yarısının Gwadar limanındaki rafineri için kullanılacağı söyleniyor. Ancak bu durum iki ülke arasındaki ticaret açığını ve Pakistan’ın borç yükünü de arttıracak gibi duruyor. Imran Khan’ın "CPEC var. Çin'le bağlantılarımız var. Bu yüzden Suudi Arabistan'ı bize katılmaya davet ediyoruz" çıkışı Suudilere bir alternatif önermesi açısından önem taşıyor.
Çin tarafından finanse edilen CPEC, bölgede altyapının kurulmasına yardımcı oluyor. Kuşkusuz, bölgede jeostratejik rekabet hüküm sürmeye devam ediyor. Hindistan ile Pakistan arasındaki tarihsel düşmanlık ve son günlerde yaşanan gerilim bölgeyi dünyadaki en hassas yerlerden birisi haline getirdi. Bu nedenle bölgeyi uzun vadeli barış ve istikrara sürükleyebilecek tek yol ortak ekonomik stratejilerin geliştirilmesinde yatıyor. Bu stratejilerden birisi de Çin’in tüm bölgeyi bir ekonomik havzaya çevirmeyi hedefleyen Kuşak ve Yol Girişimi. (BRI)
Hindistan ve Pakistan Arasında Suudi Arabistan Dengesi
Salman’ın Asya çıkarmasında bir başka durağı da Hindistan oldu. Modi’nin diplomatik kuralları zorlayan bir şekilde Salman’ı havaalanında karşılaması Hindistan tarafının ziyarete ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Ayrıca Salman’ın hem Pakistan’ı hem de Hindistan’ı aynı gezide ziyaret etmesi bir başka kırılgan alan daha yaratmış durumda. Şubat ayı içerisinde meydana gelen Pulwama saldırısı sonrasında gerilen Hindistan Pakistan ilişkileri yakın zamanda savaşın eşiğine kadar geldi. Bölgedeki ekonomik iştahın bu dereceye vardığı şu ortamda savaş en son istenen şey olacaktır. Afganistan’da Taliban’ın yeniden alan kazanması, Belucistan bölgesinde meydana gelen terör saldırıları ve Hindistan ile Pakistan’ın ciddi manada karşı karşıya gelmesi söz konusu ekonomik girişimlerin sekteye uğramasına neden olabilir.

Suudilerin Hindistan ziyaretine geri dönersek jeopolitik düşüncelerin ötesinde, Hindistan’ın Suudi Arabistan’la bağlantısı enerji ekonomisine uzanıyor. Suudi Arabistan büyük bir enerji tedarikçisi ve Hindistan şu anda ham petrolünün yüzde 17'sini ve sıvılaştırılmış petrol gazının yüzde 32'sini krallıktan ithal ediyor. İkili toplam ticaretin değeri 28 milyar dolar. Bu arada Suudi Arabistan'da 2.7 milyon hintli nüfusun çeşitli sektörlerde çalıştığını hatırlatmakta fayda var.
Prens Salman’ın söz konusu Asya çıkarması kapsamında imzalanan anlaşmaların 100 milyar dolar değerinde olabileceği değerlendiriliyor. Bu noktada ziyaretin en doyurucu açıklaması Suudi Arabistan’ın Hindistan ve Pakistan ile ilişkilerini dengeleme istekliliği olabilir. Ancak şu da var ki Suudilerin Pakistan'daki yatırımları Hindistan'la daha yakın ilişkiler kurma girişimlerini zorlaştırabilir. Ya da tam tersi söz konusu olabilir.
Suudilerin Pakistan'la ilişkileri geliştirme amaçları arasında bir başka önemli etken ise Suudi Arabistan-İran rekabeti bağlamında ele alınabilir. İran’ın Kuşak ve Yol Girişimi kapsamı içerisinde yer alan Chabahar limanı Suudi Arabistan krallığının ulusal güvenliğini ve ekonomik çıkarlarını tehdit ediyor. En azından Suudi tarafının genel düşüncesi ve stratejisinin bu yönde olduğunu söylemek mümkün.
“Chabar Limanı Suudi Arabistan’a Tehdit”
2017 yılında Riyad merkezli ve hükümet destekli Uluslararası İran Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan bir araştırma, Chabahar'ı “Arap Körfezi ülkelerine doğrudan tehdit” olarak tanımladı. Çalışma, Chabahar'ın İran'ın Suudi Arabistan'a rağmen Hindistan'a petrol ihracatını artırmasını, İran'da yabancı yatırımın artmasına olanak sağlayacağı konusunda uyardı. Söz konusu çalışmayı hazırlayan Mohammed Hassan Husseinbor, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinin genişliğine dikkat çekti. Husseinbor; “İran hükümeti için, özellikle muhalefetin ve bölgesel güçlerin dünya güçleri tarafından desteklenmesi durumunda, bu kadar uzun mesafeleri korumak ve yaygın Beluci muhalefeti karşısında Chabahar'ı güvenceye alması zorlu bir mücadele olacak” diyor.
Bu ziyaret biraz da ABD bağımlı Suudi dış politikasını daha esnek hareket edebilecek bir zemine yerleştirme denemesi olarak okunabilir. Barack Obama döneminde zayıflayan ilişkiler ve ABD’nin İran ile nükleer anlaşma noktasına kadar gelmesi her ne kadar Suudilerin izole edildiği gibi bir pozisyon yaratsa bile Trump’un ABD Başkanı olması ile beraber işlerin değiştiği görülmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’un yeni Ortadoğu stratejisi İran'ı ele geçirmek için Suudi Arabistan ve İsrail'i pivot haline getirmeye dönük bir yol haritası izliyor.
 ABD Temsilciler Meclisi geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan'ın Yemen'deki savaşına yardım etmeyi durdurdu. Bu nedenle, belirsizliklerin yarattığı Orta Doğu’da Suudilerin baskıya karşı koymak için farklı bahislere girmesi gerekiyor.
“Suudiler Batı’ya Karşı Kalkan İran’a Karşı İttifak Arayışında”
Suudi Arabistan'ın Çin ile güçlendirdiği ekonomik ve diplomatik bağları yukarıdaki hedeflere ulaşmada büyük önem taşıyacaktır. Xi Jinping'in 2016'da Suudi ziyareti ve Suudi Kral Salman bin Abdülaziz Al Saud'un 2017'de Çin'i ziyaretinden bu yana, BRI sürekli olarak Suudi Arabistan Vizyonu 2030 ile bağlantılı olmuştur.  Çin, üst üste sekiz yıldır Suudi Arabistan'ın en büyük ticaret ortağı olmuştur.

Burada anti parantez belirtmekte yarar var. Suudilerin petrolünün yüzde 70'i ABD'de veya Avrupa'da değil Asya'da satılıyor. Buradan yola çıkarsak Çin ve Hindistan, petrol ihraç eden bir ülkeden çeşitlendirilmiş bir ekonomiye geçiş sürecinde Suudi Arabistan için vazgeçilmez çok önemli iki ortaktır.
Prens Salman’ın Çin ziyaretinde geçmiş dönemden bugüne ilişkiler yeniden teyit edildi. Dışişleri bakanları Adel Al Jubeir ve Wang Yi, iki ülkenin ekonomi, terörle mücadele ve bir başka ülkenin içişlerine karışmama noktasında ortak bir amaç paylaştığını açıkladı. Suudi petrol şirketi Aramco’nun Liaoning'de bir petrol rafinerisi ve petrokimya tesisi kurmak için 10 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladığını not olarak ekleyelim.

 Salman’ın Çin ziyaretinin arkasında Batı ile yaşadığı sorunlara bir karşı strateji geliştirme amacının yer aldığını söylemek mümkün. Bunun yanında İran’ı izole etmek amacıyla yeni ittifaklar arayışı olarak da yorumlanabilir. Ancak, Salman’ın Pekin’e gelişinden bir gün önce Xi Jinping, İran Parlamentosu Başkanı Ali Larijani ile bir araya geldi. Bu iki ziyareti bir arada okumak gerekiyor.
Suudi Arabistan’ın Çin’le ilişkileri güçlendirme çabaları Batı’daki yalıtılmış statüsünü etkili bir şekilde hafifletebilir ve uluslararası imajını geliştirebilir. Riyad, dünya çapındaki imajını yeniden oluşturabilir ve güvenemediği müttefiki ABD nedeniyle ortaya çıkan güvenlik ikilemlerinin üstesinden gelebilir.
Bütün bunlar Çin'in Orta Doğu ile ilişkilerinde yapıcı bir rol oynaması için çeşitli koşullar yaratmış durumda. Bölgede ciddi bir rekabet içerisinde olan ve vekil unsurlar aracılığıyla Yemen’de savaşan İran ve Suudi Arabistan’a en yakın ülke Çin; bir süre sonra bölgede olası diplomatik inşa çabalarının öncüsü olabilir.
Çin-Suudi Arabistan ilişkileri, Riyad'ın uluslararası diplomatik umutlarını artırmasına ve Ortadoğu'daki karmaşık durumu istikrara kavuşturmasına yardımcı olacak bir inşa çabasının önünü açabilir.
Suudi Arabistan enerji haritasındaki en kilit oyunculardan biri olarak kalmaya devam edecek. Çin’in de enerji ithalatı konusunda her geçen gün artan iştahı dikkate alındığından iki ülke arasındaki ilişkiler hem enerji haritası hem de Ortadoğu için kritik öneme sahip görünüyor. Bu denklemde İran ve ABD’nin yeri ve hamleleri nasıl olacak? Çin; İran ve Suudi Arabistan arasında nasıl bir denge politikası izleyecek? ABD; Suudi Arabistan’a söz konusu Çin ziyareti sonrasında nasıl bir karşılık verecek? İran-Suudi Arabistan rekabeti nasıl bir boyuta ulaşacak gibi soruların cevapları giderek önem kazanmış durumda.
Çin’in Ortadoğu’da gelişen ilişkiler matrisine Rusya’nın nasıl karşılık vereceği ise önem derecesi düşük ama cevabı merak edilen sorular arasında.
Sonuç olarak Çin’in enerji bağımlılığı ve Suudilerin politik ve ekonomik konjonktürel gerekçelerden dolayı Çin’e ve Asya’ya yaklaşması pek çok açıdan Ortadoğu’da dengeleri etkileyecek güçte. Suudilerin bu ziyareti ABD ile yapılacak görüşmelerde bir pazarlık unsuru olarak kullanıp kullanmayacağı ve Çin ile ilişkilerinde olan samimiyet ilerisi için daha verimli yorumlar yapılmasını sağlayacaktır. 
Paylaş:

18.02.2019

İmparatorluk, Devlet, Diplomasi: Çin'in Dış Politikasında Stratejik Pragmatizmin Kökenleri



Derin bir tarihi olan Çin’in bu uzun imparatorluk tecrübesini “çifte devrimlerin” (Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi) yönlendirdiği modernleşme çağına nasıl taşıdığı, cevaplanması ve araştırılması gereken önemli sorulardan birisidir. Bu uzun ve karmaşık tecrübenin yerini 1911’de kutuplaşmış bir karmaşaya bırakması ile beraber Çin’de kristalize olan iki taraf, yeni devletin “asabiyye”sini inşa etmek için var gücüyle çabalamış ve sonunda savaşarak sonucu belirlemiştir.

İç savaş her ne kadar tüm ana karayı kriminalize eden bir “yarılmaya” neden olmasa da soğuk savaş sırasında Tayvan’ın kendine çizdiği yön ve bulunduğu blok açısından, Mao ve ardıllarını ciddi manada düşündürmüş ve bugün hala Çin’in dış politikasında önemli bir problem olmaya devam etmektedir. Tayvan problemi dışarıda tutulduğu takdirde Çin’in yeni elitlerinin bu süreci bölünmeden stabil bir şekilde yönettiğini söylemek mümkündür.

İmparatorluktan Merkezi Devlete Süreklilik

Mao’nun Çin tarihi noktasında öne çıkan en önemli özelliği imparatorluğun parçalanışı ve merkezi devlete giden süreci son derece stratejik ve akılcı hamlelerle dizayn etmesidir. Bu dizayn milliyetçi bir tonda değil daha çok ideolojik yanı ağır basan ve aşağılanmış bir ülkenin hemen ayağa kalkmayı kendisine düstur edinen “alarmist” bir şekilde olduğunu söylemek mümkündür. Bu alarmist yönelim bir yandan ideolojik olanı esnetirken öte yandan kendisine stratejik ve politik bir manevra alanı sağlamıştır.

İşte tam burada stratejik bir pragmatizm ortaya çıkmaktadır. Bu pragmatik yaklaşımın temelini Sun Tzu’ya kadar götürmek mümkündür. Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” isimli eserini özetlemek gerekirse “zafere ulaşan en kolay yolu bulma çabaları” olarak tanımlanabilir. Amaç savaşmadan kazanmaktır ve bu da stratejinin incelikli ve pragmatik doğasında yatar.


Mao ve Sürekli Devrim

Ahlaki ve ideolojik zindeliğin fiziksel kısıtlamaları yeneceğini kendisine düstur edinen Mao’nun bu özdeyişi; sürekli devrimin itici gücünü oluşturur. Mao’nun burada ideolojiyi bir “çimento” olarak kullanarak temel stratejiyi bu yönde inşa etmesinin altında “stratejik bir pragmatizm” aramak çok indirgemeci olacaktır fakat daha sonra gelen “kültür devrimi” ve ABD ile yakınlaşmanın bir anda ortaya konması (detente) gibi hamleler aslında esnekliğin Çin’in temel yaklaşımında ne derece etkili olduğunu gösteriyor.

Burada özellikle Kültür Devrimi’nin Çin’in imparatorluk sürecinden merkezi bir devlete giden yolculukta yoğun bir etkisinin olduğunu söylemek mümkün. Hatta bir adım öteye giderek bugün Çin’in stratejik açıdan bu denli pragmatist ve esnek olmasının altında yatan nedenlerden biri olarak da gösterilebilir. Mao’nun ardından gelen liderler Çin’i adeta enkaza çeviren kültür devriminin ardından ciddi bir şekilde açılım ve yükseliş politikalarını takip etmek konusunda kendilerini bir anlamda mecbur hissettiler.


“Bir Arada Varoluş ve Eşit Konum Üstünlüğü”

ABD ile olan yakınlaşma ve SSCB ile ilişkilerin çok kötüleşmesi de Çin’in gerektiğinde ne denli stratejik bir yaklaşım içine girebileceğini göstermektedir. Kissinger’in anlatımıyla “Amerikalılar bugüne kadar Çin’e açılımı dengeli bir dostluğun başlangıcı olarak görmüşlerdi. Ama Çinli liderler “shi” kavramlarına, yani olayları sürekli değişim içinde kavrama sanatına göre yetiştirilmişlerdi. Bu nedenle amaçlanan daha ziyade Çin’in “bir arada varoluş kavramı ile eşit konum üstünlüğü için mücadele etmeye hazır olacağı; böylelikle bir tür “mücadeleci bir arada varoluş sayesinde güvenlik ve ilerlemeyi bulabileceği bir dünyaydı.”

Kissinger’ın metninde yer alan “bir arada varoluş ve eşit konum üstünlüğü adına yapılan mücadele” kavramları bugün devam eden ABD-Çin gerginliği açısından da bir fikir veriyor. Bu kavramlar aynı zamanda stratejik katmanları olan bulanık bir hedefe de işaret ediyor.


Sun Tzu ve Çin’in Stratejik Pragmatizmi

Alman imparator II.Wilhelm’in “I. Dünya Savaşından önce keşke Sun Tzu’yu okuyabilseydim” dediği biliniyor. 2.Dünya Savaşının önemli isimlerinden birisi olan General Douglas MacArthur’un da Tzu’nun “savaş sanat”ını sürekli masasının üstünde bulundurduğuna dair anekdotlarına literatürde bolca rastlamak mümkün.

Çin ordusunun eğitimlerinde temel müfredatın Sun Tzu üzerine kurulu olduğu da artık bilinen bir gerçek. Ayrıca ordu üyeleri generalinden askerine kadar Sun Tzu metinlerinin çoğuna hakim.

Deng Xiaoping’in 24 karakterlik stratejisi “Yeteneklerimizi sakla ve zamanımızı bekle” şeklindeki ifadesinde olduğu gibi Jiang Ziya’nın “Altı Gizli Öğretisi”ne dayanan metinler de olsa genel olarak etkili olan strateji metninin “savaş sanatı” olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Örneğin Mao Zedong'un “Bir düşman ilerlediğinde geri çekileceğiz” “Bir düşman beklediğinde, onları rahatsız edeceğiz”, “Bir düşman yorulduğunda, onları vuracağız” ve “Ne zaman? Düşman geri çekilirse, onları kovalayacağız” minvalinde söylediği sözler ve takındığı yaklaşım Sun Tzu’dan izler taşıyor.

Çin’in Stratejik Öncelikleri ve Hegemonya

Peki Çin’in çağdaş stratejik yaklaşımı nedir/nasıl şekillenmektedir? Yaklaşımını belirleyen etkenler ve sürece etki eden diğer değişkenler nasıl hesap edilebilir? Öncelikle Çin’in iki yılda bir savunma ile ilgili yayınladığı stratejik belgelere bakmak gerekiyor. Bu belgelerin özellikle son zamanlarda yayınlanan belgelerin hemen hepsinin önsözünde “Çin asla hegemonya mücadelesi içinde olmayacak” ifadesi dikkat çekiyor.

Peki “Çin’in hiçbir zaman hegemonya mücadelesine girmeyeceği” açıklaması söz konusu ülkenin gerçek niyetleri konusunda bizi yanıltabilir mi?

Çin’in yayınladığı stratejik belgeler dikkatle incelendiğinde “savaş sanatında” yer alan “savaşmadan düşmana galip gelmek becerisi” ve “tüm savaşın bir hileye” dayandığı düsturlarının diğerlerine göre daha fazla kullanıldığı görülüyor.

Sınırsız Savaş ve İstihbarat Harbi

1999'da Çin Ordusuna mensup iki albay; Qiao Liang ve Wang Xiangsui, savaşın tanımını “silahlı kuvvet dahil olmak üzere tüm araçları kullanmak” şeklinde değiştiren “Sınırsız Savaş” (Unrestricted Warfare) adlı kitabını yayınladı.


Liang ve Xiangsui’nin kitabında da Sun Tzu ile ilgili örnekler ve atıflar dikkat çekiyor. Söz konusu kitapta savaşın dönüşümünü küreselleşme bağlamında analiz eden yazarlar küreselleşme ile birbirine kenetlenen bütün zorlu sorunları çözmek için bir anahtara ihtiyaç olduğunu ve bu anahtarın tüm kilitleri açabilmesi gerektiği üzerinde duruyorlar. Bu anahtar; strateji ve operasyonel tekniklerden taktiklere kadar tüm seviyeler ve boyutlara uygun olmalı ayrıca politikacı ve generallere uygun olmalıdır. Bu uygun anahtarın sınırsız savaş olduğu sonucuna varan kitabın 1999 yılında bu kanıya varmış olması Çin’in özellikle stratejik anlamda dönüşen şartlara uyum sağlama çabasında olduğunu gösteriyor.

Öte yandan istihbarat ile ilgili stratejik çabalara bakıldığında karşımıza yine Sun Tzu çıkıyor. Örneğin Carl von Clausewitz ve Liddell Hart bile savaşta istihbarat konusuna çok az yer verirken Sun Tzu, “Savaş Sanatı”nın son bölümünün tamamını istihbarat konusunu tartışarak geçiriyor. Bu da Çin’in istihbarat konusuna yaklaşımının stratejik boyutta olduğunu ve son derece önem verildiğini teyit eden bir bilgi olarak değerlendirilebilir. Tabi Sun Tzu’nun eserinin dünyanın önde gelen tüm ülkelerinde bir başucu kitabı olduğunu da eklemek gerekiyor. Bu nedenle aynı etkiyi tüm ülkelerde görmek de mümkün.

Sonuç olarak değişen ve dönüşen bir dünyada yükselmekte olan (ya da olduğu iddia edilen) bir gücün çağın değişen maddi ve ideolojik şartlarına uyum sağlama çabası o ülkenin stratejik yaklaşımının kökenlerine inilerek daha verimli bir şekilde analiz edilebilir.

Çin’in stratejik aklına kapsamlı bir şekilde bakabilmek için de imparatorluk olduğu dönemden günümüze geçirdiği ideolojik ve kültürel dönüşümleri analitik bir düzlemde incelemek ve sürece etki eden faktörleri belirlemek gerekiyor. Bu noktada Sun Tzu ve son dönemde Çin’in stratejik belgelerinde kullanılan dil analiz için önemli ipuçları barındırıyor.

“Sınırsız Savaş” isimli kitabın Çin’in askeri ve stratejik yaklaşımındaki önemi, özellikle silahlı harpten, sınırların kalktığı ve tüm katmanlara nüfuz eden yeni bir savaşın tanımının yapılması ile beraber stratejik yaklaşımı yeni bir düzeye taşımasıdır. Ancak bu stratejik yaklaşımın kökenlerinin de Sun Tzu’da aranması gerektiğini ayrıca not etmek gerekiyor.

Sun Tzu’nun en bilinen birkaç özdeyişi ile yazıyı noktalayalım.



“Tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmaya dayanır.” … “Koşullar ne kadar lehinize de olsa planlarınızda yeni durumlara göre zaman zaman değişiklikler yapmakta fayda olacağını sakın unutmayın.”
Paylaş:

31.01.2019

Ticaret Savaşlarında İkinci Perde: "Mutabakat Şimdi! Rekabete Devam"


ABD ve Çin arasında devam eden ticaret savaşlarına 90 günlük bir ara (ateşkes) verilmişti. Söz konusu sürenin sonuna doğru yaklaşırken iki ülke heyetleri bu sefer ABD’de bir araya geldiler. Robert Lighthizer başkanlığındaki ABD ekibi ve Liu He başkanlığındaki Çin delegasyonu ticaret savaşlarına bir nokta koyma niyetiyle toplandı.

Lighthizer ve Liu arasındaki görüşmeler, Donald Trump ve Xi Jinping'in Aralık ayında yapılan G20 zirvesinde geçici bir ateşkes kararı almasından bu yana iki ülke arasında planlanan ikinci büyük toplantı. İki ülkenin orta düzey yetkilileri bu ayın başlarında Çin'de bir araya gelmişti.

Toplantıdan hemen önce Çin tarafından “yabancı yatırımlar” ile ilgili bir yasal düzenleme yapılacağı bilgisi medyada yansıyınca bu hareket Çin tarafının “ticaret savaşlarına” bir son verme konusunda iyi niyet beyanı olarak değerlendirildi. Trump’un Çin ile bir anlaşma yapılması için son tarih olarak verdiği 1 Mart’tan önce Çin tarafı özellikle ekonomik büyümede yaşanan durgunluk nedeniyle endişeli görünüyor.

Bu nedenle son görüşmelerde olumlu bir mutabakata varma eğilimi ağırlıklı gibi görünse de gerilimin tırmanması ihtimalini kolayca ötelemek mümkün değil. ABD-Çin arasında devam eden bu gerilimi sadece ticaret savaşları bağlamında okumak son derece indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Bunun da ötesinde ideolojik bir karşılaşma ve stratejik rekabetin olduğunu söylemek de mümkün.

İki ülke arasında hali hazırda devam eden bir Huawei krizi var. Öte yandan ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğünün “Dünya Çapında Tehdit Değerlendirmesinde” Rusya ve Çin’in uluslararası sistemi ve bölgesel güvenlik dinamiklerini şekillendirmeye çalıştığı tespiti ABD cenahında Çin ile ilgili algının giderek “soğuk savaş” konsepti içerisine doğru akmaya başladığının bir göstergesi olarak okunabilir.
Geçenlerde Davos toplantısında George Soros’un Çin ile ilgili tespiti ise neo-liberal kanadın Çin algısı ile ilgili önemli ipuçları barındırıyor. Soros; "Çin dünyadaki tek otoriter rejim değil, ama şüphesiz en zengin, en güçlü ve yapay zeka konusunda en gelişmiş olanı" derken bu bakış açısının ABD elitleri açısından bir “önleyici önlem” çağrısı olduğunu anlamak zor değil.

ABD'nin Çin’in devlet destekli şirketleri için sübvansiyonları ortadan kaldırmak ve fikri mülkiyet hırsızlığını önlemek gibi Çin'in iş yapma biçiminde önemli değişiklikler yapması konusunda ısrar etmesi muhtemel görünüyor.

Çin hükümetinin ABD'nin talep ettiği bazı hususlar konusunda adım attığına dair işaretler de söz konusu. Pekin; fikri mülkiyet korumaları konusunu güçlendirecek ve Çinli olmayan şirketlerin pazar erişimini artıracak yeni bir yasa için zaman çizelgesini hazırlamış görünüyor.

Ancak yine de bu görüşmelerden verimli bir mutabakat çıkacağı noktasında şüpheler var. Çin tarafının söz konusu toplantı gündemi ile ilgili kilit unsurlar konusunda nasıl bir yaklaşımı olacak “net” belli değil. Ayrıca ABD tarafında yer alan delegasyonun da uyum sorunu var. Lighthizer daha sert bir tutum takınırken, Mnuchin daha iyimser ve kısa vadeli anlaşmalar yapılması konusunda da müsamaha gösteriyor.

Bu arada Çin'in daha fazla çiftlik ürünü almayı teklif ettiğini de not olarak ekleyelim. Hatta bir hafta önce Çin; 7 milyon ton ABD buğdayı almayı düşündüğünü açıklamış bulunuyor.

Huawei krizine gelince Meng Wanzhou’nun son durumu ile ilgili özellikle ABD tarafı, konunun ticaret savaşların kapsamında değil ayrı değerlendirilmesini istiyor. Fakat Çin delegasyonunun ülkeye henüz geldiği anlarda ABD tarafından Wanzhou’ya banka sahtekarlığı ve fikri mülkiyet hırsızlığı konusunda yapılan ithamlar durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmiş durumda.

Meksika sınırına örülmesi planlanan duvar ve ABD hükümetinin kapanması gibi konular nedeniyle iyice sıkışan Trump’un ise Çin ile yapılacak bir mutabakata ciddi bir ihtiyacı var gibi görünüyor.

Toplantı ile ilgili henüz net bir açıklama yapılmış değil ancak mutabakat sağlansa bile ABD-Çin ilişkilerinde var olan stratejik rekabetin hangi yöne savrulacağı sorusu önemini korumaya devam edecek.

Çin söz konusu görüşmelerde sağlanacak bir anlaşmaya daha sıcak bakarken, ABD tarafının ise “stratejik bir kafa karışıklığı” yaşadığını söylemek mümkün.


Anlaşma kısa vadede ABD için bir “galibiyet” olabilir ancak uzun vadede küresel hegemonya mücadelesinin yeni bir aşamaya geçeceğini söyleyebiliriz.
Paylaş:

29.01.2019

Çin-İsrail İlişkileri ve ABD: Tarihsel Blokta "Haifa Limanı" Çatlağı


Ocak ayının hemen başında İsrail’i ziyaret eden John Bolton’un İsrail Başbakanı Netenyahu’ya, Çin’in Haifa limanı yatırımı ile ilgili kaygılarını iletmesi ve projenin iptali için yaptığı baskı gözleri Çin-İsrail ilişkilerine çevirdi.

Söz konusu liman ihalesini Shanghai International Port Group isimli Çinli firma kazandı ve yapımı 2021 yılında sona erecek. Shanghai International isimli firma aynı zamanda 25 yıl bu limanı işletme hakkına da sahip. Söz konusu proje var olan limanın genişletilmesini içeriyor. 

Aslında projeyi Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında değerlendirmek gerekiyor. Ortadoğu üzerinden Doğu Akdeniz’e açılan Haifa limanı hat olarak Yunanistan’daki Pire limanı (Bu liman da Çinli firmalar tarafından satın alındı) ile birleşince ciddi ve önemli bir jeo-stratejik hat ortaya çıkmış olacak.

Böyle bir hattın oluşumuna ise İsrail ile geçmişten günümüze derin bir muhabbete sahip olan ABD kesinlikle karşı çıkıyor. Bu karşı çıkış sadece stratejik bir evham değil bilakis Bolton; "Çin’in bu liman yatırımı ile Ortadoğu’ya daha fazla yerleştiğini, yerini sağlamlaştırdığını ve bu tarz stratejik pozisyonları istihbarat amaçlı kullanabileceğinden şüphe duyuyor." 

Bu şüphesini de İsrail devlet ricaline aksettirdiği son dönemde yoğunlaşan haberlerden anlaşılıyor.

Hatta The Jerusalem Post gazetesi ABD 6.filosunun Haifa limanındaki operasyonlarını değiştirebileceğini de yazmış durumda. Söz konusu filo limanı lojistik anlamda sık kullanıyor. 

Çin tarafı ise bu konuda stratejik bir tavır takınmaya devam ediyor. ABD donanmasına ait filoların Hong Kong limanı gibi bölgeleri lojistik açıdan kullanmasına ses çıkarmayan Çin yönetimi en son Kasım 2018’de USS Ronald Reagan’ın Hong Kong limanına uğraması ile ilgili, ilişkilerin kritik bir seviyede seyretmesine rağmen, sorun çıkarmadı.

Konu ile ilgili Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hua Chunying; ABD’nin normal ticari ilişkileri ulusal güvenlik gerekçeleriyle karalamaya çalıştığını belirtirken, ABD’nin nereye bakarsa baksın orada düşman gördüğünü ekledi.

Aslında bu baskılar yeni değil geçmiş dönemlerde de İsrailliler Çin’e erken uyarı ve radar sistemleri satmak istemelerine rağmen ABD buna karşı çıkmıştı. Hatta İsrail’in Çin’e o dönem ciddi miktarda bir tazminat ödediği de biliniyor. Bütün bunlar Çin-İsrail ilişkilerinde ABD’nin ciddi bir çatlak olarak ortaya çıktığını gösteriyor.

Çin her ne kadar İran ve İsrail arasında diplomatik anlamda mükemmele yakın bir ahenk yakalamış olsa da ABD baskısının artması ile beraber özellikle İsrail ile ilişkilerini yeniden gözden geçirebilir. The Jerusalem Post’un haberine göre İsrail içerisinden bir cenahın da ABD ile benzer görüşlere sahip olduğu biliniyor. Ancak resmi yaklaşım ile ilgili net bir yaklaşım henüz ortaya çıkmadı. İsrail’in bir önceki Çin büyükelçisi Matan Vilna’nın anlaşmayı “yeniden düşünmeliyiz” dediğini not olarak ekleyelim. Onun gerekçesi de yine bu limanın bir “ulusal güvenlik unsuru” olduğu yönünde.

ABD tarafından İsrail’e Çin ile ilgili yapılan eleştiriler Bolton'dan sonra da devam etti. 15 Ocak’ta bu sefer Dan Brouillette, İsrail'i özellikle Çin'den yapılan dış yatırımlar için sıkı tarama prosedürleri uygulamaya çağırdı.

İsrail Çin’i stratejik bir rakip olarak değil tam tersine ideal bir ticaret ortağı olarak değerlendiriyor. Ya da Kuşak ve Yol Girişiminin kapsayıcı etkisinin dışında kalmak yerine onu değerlendirmek ve işin merkezinde yer almak istiyor da denebilir. İsrail bölgede hem siyaseten hem de güvenlik açısından çeşitli riskler ile karşı karşıya bu nedenle ABD’nin de Suriye’den çekildiğini iddia ettiği bir konjonktürde Çin ile ilişkileri geliştirmeyi daha rasyonel ve pratik buluyor olabilir.

Tabi burada İsrail’in diplomatik anlamda ABD’ye olan bağımlılığı ve ilişkilerin genelde ortak çıkarlar etrafında modellendiğini unutmamak gerekiyor. İsrail bu gerçekliği dışarda tutup Çin ile sadece “ekonomik” ilişkileri geliştirerek Çin’in Doğu Akdeniz için farklı alternatifleri değerlendirmesini de engellemeye dönük bir strateji inşa etmeye çalışıyor olabilir.

Soğuk Savaş sırasındaki Sovyet-Amerikan mücadelesine benzer şekilde, Washington ve Pekin de kontrol ve himaye alanlarında rekabet ediyor.

Burada Çin açısından çok önemli olan nokta ise ABD ile çok derin bağlara sahip olan bir ülkenin Çin ile yakınlaşması aynı zamanda ABD’nin Çin ile olan gergin ilişkilerinde Çin’e bir avantaj sağlayacağıdır. Çin böylece ABD’ye çok yakın olan müttefiklerini etkileyerek bu rekabet mücadelesinde ciddi bir motivasyon kazanabilir.

Öte yandan bu ilişki tarzı Çin’in “hegemonya peşinde koşmadığını” teyit etmesine ve ABD’nin en yakın müttefikleri ile bile stratejik işbirliğine girerek ABD’ye bir mesaj verdiğine de işaret edebilir.

Ya da ABD ve İsrail’in uzun yıllardır inşa ettiği tarihsel bloku parçalamaya dönük gizil bir stratejik adım olarak da değerlendirilebilir.

Kontrol alanları üzerindeki mücadeleler daha geniş bir ticaret savaşına ve hatta askeri güç kullanımına yol açabilir.

Sözün özü ekonomi ve politika arasındaki bariyerler parçalanırken ideolojik ve stratejik yaklaşımlar silikleşmeye başlıyor.

Çin-İsrail arasındaki ilişkilerin daha kapsamlı bir ortaklık modeline dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu şu an için “imkansız” olarak cevaplansa da ilerde Ortadoğu’nun geleceğini kimin şekillendireceği sorusu önemini korumaya devam edecek gibi görünüyor. 
Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo