"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

30.05.2020

Çin’in dış politikasında realist dönüş: ‘Savaşçı kurt diplomasisi’


Kuruluşundan bu yana ÇHC’nin dış politikasında izlediği yaklaşımları belirli dönemlere ayırmak mümkündür. 1949-79 arası Mao’nun tahkim ettiği ‘devrimci diplomasi’ dönemi olarak nitelenebilir. 1979’dan 2009’a kadar geçen süre ise “kalkınma diplomasisi” şeklinde tanımlanabilir. 2009’dan bu yana geçen süreci ise Çin’in yükselişinin iyice belirmesi ve küresel rekabetin keskinleşmesine koşut olarak daha reel ve atılgan bir aşama olarak betimleyebiliriz.

Özellikle Xi Jinping ile beraber iyice belirginleşen “atılgan ve iddialı” yaklaşım geçmiş diplomatik yaklaşımlardan bir kopuşu tercih etmemekle beraber daha iddialı bir güç projeksiyonu ile bu iki yaklaşımın füzyonunu daha makul görüyor. Yani Çin, barışçıl yükselişin devam etmesi konusunda aynı kararlılığa sahip ancak uluslararası ortamın gidişatı hususunda “reel bir gözlem” yapmayı da ihmal etmiyor.

ABD’nin diplomasi retoriği Çin’in retoriğini keskinleştiriyor

2018’den bu yana ABD ve Çin arasında artan rekabet iyice ayyuka çıkarken virüs salgını sonrasında oluşan küresel düzendeki ‘tektonik değişim’ beklentisi iki güç üzerinde ciddi bir stres biriktirmiş durumda. Özellikle küresel virüs salgını ile beraber ABD medyası ve devlet ricalinin Çin'i sürekli eleştirmesi ve virüsü "Çin virüsü" şeklinde sunmaları Çin tarafında bardağı taşıran hamleler olarak görülüyor.

Wall Street Journal gibi batının amiral medya kuruluşlarının "Asya'nın hasta adamı" şeklinde manşetler atması ise batı tahayyülündeki geçmiş Çin algısının yeniden hortladığını gösteriyor. Buna koşut olarak son dönemde Çin'in kullandığı diplomatik dilin değişimi ile ilgili "savaşçı kurt diplomasisi" tartışmaları yapılmaya başlandı. Son on yıldır genelde resmi metinler üzerinden giden diplomatik dil daha çatışmacı bir eğilime sahip gibi görünüyor.

‘Savaşçı kurt diplomasisi’, Çin'in ulusal çıkarlarını savunmak adına Çin'e yapılan herhangi bir eleştiriye karşı genellikle sert bir tutum benimsemek olarak adlandırılıyor. Çin ise aynı fikirde değil. Çinli diplomatlara göre kurtların olduğu yerde diplomasinin bu şekilde bir eğilime sahip olması son derece normal. Bazı uzmanlar ise bu eğilimi Xi Jinping’in önderliğinde ortaya çıkan şiddetli bir milliyetçi dönüşün simgesi olarak görüyor.

Çin'in alçakgönüllü seçkin diplomat ekolünün zarar gördüğünü savunanlar Çin'in bu şekilde "güven kaybı" yaşayacağını iddia ediyor.

Dünya siyasetinin ve modern jeopolitiğin son derece karmaşık olduğundan dem vuranlar ise Çinli diplomatların “çok erken davranıp çok yüksek ses çıkardıklarını” belirterek Çin'in malum stratejik sabrının devreden çıktığını düşünüyorlar.

‘Savaşçı Kurt mu Kung-Fu Panda Diplomasisi mi?”

Çin dışişleri bakanı Wang Yi ise “savaşçı kurt diplomasisi” ile ilgili sorulan sorulara “Çin asla kavga etmeyi ya da başkalarına zorbalık yapmayı seçmedi. Çin’in ilkeleri ve cesareti var ve ulusal haysiyetini kararlı bir şekilde savunmak için kasıtlı hareketleri geri püskürtecektir” şeklinde yanıt verdi. Bu da Çin dışişleri bakanlığının söz konusu eğilimi desteklediğini gösteren bir işaret olarak okunabilir.

Çin'in İngiltere Büyükelçisi Liu Xiaoming ise “etrafınızda kurtlar olduğu sürece onlarla savaşmak için kurt savaşçılar olmalı. Kurtlarla karşı karşıya kaldığımızda güçlü bir şekilde mücadele etmeliyiz; ama halkla karşılaştığımızda onlara gösterdiğimiz şey barışçıl, işbirliğine dayalı ve dostça bir Çin”derken Çin’in İtalya Büyükelçisi Li Junhua "Kung-fu Panda" muhtemelen Çinli diplomatlar için ‘Kurt Savaşçısı’ ile karşılaştırıldığında daha doğru bir metafor” dedi.

Çin diplomasisinde son dönemde özellikle ABD, Avustralya ve diğer ülkelere karşı giderek sertleşen bir tavır dikkat çekiyor. Bu arada söz konusu yaklaşımın Çin'de popüler olduğunu söylemek mümkün. Bu durum aynı zamanda Çin diplomasisinin muhafazakar, pasif ve düşük profilden daha proaktif ve yüksek bir profile geçişine işaret ediyor.

"Kurt Savaşçı" (Wolf Warrior) terimi aslında Çin'de çok popüler olan ve Çin özel kuvvetlerini anlatan bir film serisinden geliyor.

Çin tarafında bu diplomatik dili en çok kullanan ve dikkat çeken isimler Çin dışişlerinden Hua Chunying ve Zhao Lijian. Özellikle Twitter'ın bu yeni diplomatik yaklaşımın kullanılmasında önemli bir yeri olduğu görülüyor. Xi Jinping'in son yıllarda "savaş ruhundan" sıklıkla bahsetmesi de dikkat çekiyor.

Bu arada bu eğilimin ortaya çıkması ve güçlenmesinin altından yatan sebeplerden birisi Çin’in Batı medyasının Çin ile ilgili ideolojik ve önyargılı bir yaklaşım içerisinde olduğuna inanması. Bu bakımdan savaşçı kurt diplomasisini Çin'in “Çin hikayesini anlatma” çabasının bir parçası olarak görmek mümkün.

Ancak Çin diplomatlarının tamamı bu yeni normali kabul etmiyor. Mesafeli yaklaşanlar ve eleştirenler de var. Örneğin ABD büyükelçisi Cui Tiankai savaşçı yaklaşımı benimsememiş ve Zhao’nun virüsü 'ABD ordusu getirmiş olabilir' şeklindeki teorisini “çılgınca” bulmuştu. Bir diğer kıdemli diplomat Fu Ying ise Çinli diplomatların “alçakgönüllülük ve hoşgörü ruhunu desteklemeleri" gerektiğini söyledi.

‘Savaş yazgısından’ kaçınmak ve realist dönüşün maliyeti

Bütün bu bulgulardan hareketle Çin'in küresel olarak zayıf kalan yumuşak gücünü yeni söylemsel pratiği ile daha da zayıflattığını söyleyebiliriz. Ancak bununla beraber batı medyasında çıkan ve kanıta dayanmayan ön yargılı haberlerin de bu eğilimi pekiştirdiğini söylemek mümkün. Çin; ulusal çıkarları sıkı bir şekilde savunmak ve yumuşak gücünü muhafaza etmek arasında bir denge kurmak zorunda. Bu ciddi bir zorluk getiriyor. ABD'nin sürekli çevrelediği ve her cepheden sıkıştırdığı bir konjonktürde Çin, daha fazla ne kadar manevra yapabilir sorusu önem kazanıyor.

Çin dışişleri bakanının her yıl yapılan “iki toplantı”nın ardından yaptığı açıklamada “yeni bir soğuk savaştan” kaçınmanın gerekliliği üzerinde durması Çin tarafının manevra sahasının daralması ile ilgili önemli bir işaret. Bu noktada küresel hegemonya bağlamında Graham Allison’un “Destined for War : can America and China escape Thucydides' Trap?” isimli kitabını hatırlamak mümkün. Kitap özetle ‘yükselen bir güç, yerleşik gücü yerinden etmekle tehdit ettiğinde en olası sonuç savaştır.’ tezini savunuyor.

İki güç “savaş yazgısının” önüne geçebilir mi? Buradan hareketle Thucydides’in “The History of Peloponnesian War” isimli eserinde “insanlar savaşa girdiklerinde işleri yanlış şekilde yaparlar. İlk önce eylem gelir ve sadece acı çekmeye başladıklarında düşünmeye başlarlar” cümlesini hatırlamak gerekiyor. ABD-Çin ilişkileri de bu açıdan bakıldığında son derece bağımlı ve küresel ekonomiyi bu bağımlılık üzerinden hassas bir şekilde etkileyebilecek bir kapasiteye sahip.

İki güç, en olası sonucun getireceği yıkım ve zarara direnebildiği ölçüde rekabetin yine içerisinde olduğu yeni bir işbirliği zemini yaratabilir mi bunu zaman gösterecek. Ancak görünen o ki hem ABD’nin hem de Çin’in “kaçınmaya” pek de çabalamadıkları bir anafora doğru sürüklendikleri kesin. Sonuç olarak Çin’in dış politikasında “agresif bir yaklaşımın” ağır bastığını söylemekten ziyade Çin'in küresel ağırlığının artması ile beraber diplomatik yaklaşımının ‘barışçıl yükselişe bağlı’ ancak uluslararası koşullara uygun bir ‘realist dönüş’ içerisinde olduğunu söyleyebiliriz.

Paylaş:

2.03.2020

Yeni koronavirüs küresel ekonomiyi tehdit ediyor



Yeni koronavirüs (COVID-19) salgını Ortadoğu ve Avrupa’da yayılmaya devam ediyor. Çin’de vaka sayılarında bir gerileme mevcut iken İran, İtalya ve G.Kore gibi ülkelerde vaka ve ölüm sayıları artıyor.

Virüs salgınının ekonomiye verdiği zarar ise günden günde artmaya devam ediyor. Örneğin Çin ekonomisinde büyüme hızının 1.1 puan daha düşük olacağı söylenirken 140 milyar dolar bir ekonomik kayba uğrayacağı yolunda tahminler var.

Bazı uzmanlarca Çin’in ilk çeyrekteki büyümesinin yüzde 4 civarına düşebileceği şeklinde yorumlar da dillendiriliyor.

Ayrıca Çin’de yaşanan tedarik sorunları ve bunun küresel ekonomiye yansıması nedeniyle dünya ekonomisinde 1 trilyon dolar civarında bir daralma olacağı da söyleniyor.

Salgın küresel bir borç krizini tetikleyebilir

Salgın öte yandan ülkeler ve şirketler bazında uzun zamandır biriken küresel borcu da olumsuz anlamda tetikleyebilir. Böyle bir borç krizi koronavirüsten daha hızlı yayılabilir.

Uzman kuruluşların raporlarına (The Institute of International Finance) göre küresel borç 2019'un ilk üç çeyreğinde 9 trilyon dolar arttı. 2020 yılında da artmaya devam ediyor. Mart ayı sonunda muhtemelen 257 trilyon ABD dolarına ulaşacak.

Çin, yüzde 157 gibi yüksek bir kurumsal borç oranına sahip. Onu Singapur, Güney Kore ve Japonya takip ediyor. ABD’de bu oran yüzde 74. Güney Kore ve Malezya ise ciddi bir döviz borcuna sahip.

Çin’deki borçlanmanın temelinde ise devlet destekli şirketler yer alıyor.

Ekonomik açıdan tablo giderek kötüleşirken virüs salgınının Avrupa’da özellikle İtalya’da yayılması Avrupa kıtasındaki gerginliği artırıyor. Son rakamlara göre Almanya 117, Fransa ise 100 virüs vakası bildirmiş durumda. İtalya’da 34 kişi hayatını kaybederken Fransa’da ise şu ana kadar 2 ölüm vakası var.

Ülkelerin salgınla mücadele ederken rasyonel ve soğukkanlı davranmaları önem arz ediyor. Bu noktada söz konusu salgın birçok ülke ekonomisi ve sağlık sistemi için de ciddi bir test alanı haline gelecek gibi görünüyor.

Ancak burada şunu da söylemek de yarar var ki söz konusu salgının ekonomilere vereceği zarardan kaçınmak zor. Salgınla mücadele eden ülkelerin ve küresel ekonominin ciddi ekonomik kayıplara yönelik hazırlıklı olması gerekiyor.

Küresel bilinç ve eylem birlikteliği

Tüm ülkelerin temennisi salgının biran önce ortadan kalkması iken aksi durumda ciddi problemlerin ortaya çıkması olası gibi görünüyor. Özellikle ülkeler arasındaki seyahat rejimlerinin yeniden düzenlenmesi ve küresel tıbbi malzeme sorunlarının ortaya çıkması gibi hususlar söz konusu salgına küresel bir cevap verilmesi gerekliliğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Görünen küresel toplumun söz konusu salgın için henüz yeknesak bir tavır geliştiremediği ve bu bilinci oluşturamadığı yönünde. ABD’de vaka sayıları son gelen rakamlara göre (90) rakamını bulmuşken ve (1) ölüm vakası gerçekleşmiş olmasına rağmen ABD’nin salgına yönelik ideolojik bakış açısı pek değişmiş gibi görünmüyor.

Salgının ortaya çıktığı günden bu yana ABD’nin genel tavrı Çin’i çevrelemek yönünde seyrederken vaka sayılarının ABD, Avrupa ve Ortadoğu’da artmaya başlaması bu meselenin “küresel bir sorun” olduğu hususunu yeniden hatırlatıyor.

Bu noktadan hareketle özellikle Dünya Sağlık Örgütünün, söz konusu salgının kontrol altına alınabilmesi için tüm ülkelerle ortak bir bilinç ve eylem birlikteliği geliştirmesi hem küresel sağlık hem de küresel ekonomi açısından önemini korumaya devam ediyor.

Paylaş:

22.01.2020

Ticaret savaşlarında barışın ‘ilk aşaması’



ABD ve Çin arasında geçen hafta yapılan ‘ilk aşama’ ticaret anlaşması iki ülke arasında bir ateşkese işaret ederken Çin’in anlaşma kapsamında verdiği taahhütler konusunda soru işaretlerine neden oldu. Söz konusu anlaşmanın küresel ekonomiye güven vermesi bekleniyor ancak tarifelerin devam etmesi kafa karışıklığına neden olmuş durumda.

ABD, 120 milyar dolarlık Çin mallarına uyguladığı tarife oranını % 7,5'e indirirken 250 milyar dolar tutarında Çin malına uyguladığı %25'lik tarife ise değişmiyor.

Anlaşmada ticaret savaşlarına yol açan yapısal ekonomik sorunlar çözülmezken, elde edilmesi zor ithalat/ihracat hedeflerinin koyulduğu görülüyor. Özellikle Çin’in iki yıl içerisinde ABD’den yapacağı 200 milyar dolarlık ürün alımına yönelik taahhüt uzmanlar tarafından ‘zor’ olarak nitelendiriliyor.

Asimetrik ticaret anlaşması

Çin’in baş müzakerecisi Liu He’nin CCTV’ye verdiği demeçte Çinli şirketlerin ABD'nin tarımsal ürünlerini tüketicilerin ihtiyacına, piyasadaki talep ve arza göre ithal edeceğini belirttiğini not edelim. Bu durumun anlaşma kapsamında verilen taahhüde uymadığı takdirde ne olacak sorusunun cevabı henüz belli değil.

Öte yandan ABD’den yapılacak ithalatın artması durumunda diğer ülkelerden yapılacak ithalat oranlarının değişmesi gündeme gelirken özellikle AB, Çinli şirketlerin Avrupalı şirketlerden daha fazla mal ve hizmet almaya zorlanacağından endişe ediyor.

Bu noktada söz konusu ilk aşama ticaret anlaşmasını ABD'nin Çin'e bir şey vermediği ama çok şey aldığı bir anlaşma olarak tanımlamak mümkün. Buradan hareketle anlaşmayı ‘asimetrik bir ticaret anlaşması’ olarak tanımlayabiliriz.

Çin’in hedefi ABD’yi ‘yatıştırmak’ mı?

Bu arada Liu He'ye göre bu anlaşma 'ekonomik barıştan ziyade aynı zamanda dünya barışı ve refahı üzerinde etkili olan bir anlaşma'.

Liu He'nin açıklaması Çin tarafının bu anlaşmayı ABD'yi 'yatıştırmak' amacıyla imzaladığını gösteren bir bulgu olarak okunabilir. ABD tarafından her alanda çevrelenen Çin'in ilk aşama (phase one trade deal) adı verilen kısmi anlaşmayı bir 'çıkış yolu' olarak gördüğünü söylemek mümkün.

Öte yandan Trump'un da seçim ihtiyaçları bu tabloyu ortaya çıkarmış durumda.

Anlaşmaya genel olarak bakıldığında esas yükün Çin tarafında olduğu görülüyor. Hong Kong, Tayvan seçimleri, Rusya ile yakınlaşmanın ortaya çıkardığı sonuçlar ve Çin’in yıllık büyümesinde yaşadığı sorunlar Çin'i anlaşma masasına yaklaştırmış görünüyor. Çin'in ekonomik büyümesi 2017 yılında 6.8 iken 2018 yılında 6.6'ya, 2019 yılında ise 6.1'e indi.

2018 yılında başlayan ‘ticaret savaşlarının’ bu düşüşte etkili olduğu düşünülüyor. Biraz da ekonomik büyümede yaşanan bu düşüş Çin’i anlaşma konusunda daha esnek bir pozisyona itmiş olabilir.

ABD süreci provoke edebilir

Yapılan anlaşma kapsamında Trump tarafından uygulanan tarifelerin önemli bir kısmı hala yürürlükte ve bununla birlikte Çin tarafının iki yıl boyunca ABD'den 200 milyar dolar ürün ve hizmet alımı yapması gerekiyor.

Çin'in böyle asimetrik bir anlaşmayı kabul edilebilir bulması, büyük güç rekabetinde bir nefes alma ihtiyacından kaynaklanıyor.

Ancak Çin'in ABD'yi yatıştırmayı hedefleyen yaklaşımı tutarlı bir sonuç verir mi sorusuna olumlu bir cevap vermek zor. ABD özellikle askeri ve jeopolitik konularda Çin ile ilgili ihtilafları provoke etmeye devam edebilir.

Bu durumda ikinci aşama görüşmeler önem kazanacaktır.

Kaldı ki 'devlet destekli şirketler' gibi daha kritik konu başlıkları ikinci aşama kapsamında görüşülecek.

Çin'in ABD ile diğer alanlarda hissedilir bir rahatlama yaşamaması durumunda görüşmeler tıkanabilir. Bu bağlamda Trump'un ani manevraları nasıl sonuç verir izlemek lazım.

Küresel rekabet görüşmeleri ‘sarsabilir’

Trump "çok uzak olmayan bir gelecekte" Çin'i ziyaret edeceğini ve ikinci aşama için görüşmelere başlayacağını dile getirirken Çin devlet başkanı Xi Jinping tarafından konu ile ilgili güçlü bir mesaj gelmemesini de not etmek gerekiyor. Ayrıca Liu He’nin de ‘ikinci aşama’ için acele edilmeyeceğini söylediğini belirtelim.

İlk aşama ticaret anlaşması Çin açısından kısa vadede istikrarlı bir dış ortam yaratacağı tahayyülünden hareketle kabul görürken iki ülke arasındaki ticaret dengesizliği ve farklı kalkınma modelleri arasındaki rekabet önümüzdeki görüşmelere yansıyabilir.

İki ülke arasında devam eden küresel rekabet ticaret görüşmelerine yansıyabileceği gibi özellikle jeopolitik alanda yaşanacak gelişmeler belirleyici olacak gibi görünüyor.

Paylaş:

14.01.2020

Tayvan seçimleri Çin için ne anlama geliyor?


Tayvan seçimlerini DPP lideri Tsai Ing-wen’in kazanması Çin karşıtı cephede “zafer” şeklinde nitelenirken, Çin ise Tayvan ile "barışçıl birleşmenin” kaçınılmaz olduğu şeklindeki söylemini tekrarlıyor. Öte yandan Hong Kong ve Tayvan arasında beliren ‘yakınlaşma’ dikkat çekiyor.  

Çin’in ‘barışçıl birleşme’ ısrarı

Pekin, 'tek Çin" politikası gereği Tayvan'ı kendi bütünlüğünün bir parçası olarak görüyor ve gerekirse birleşme için 'askeri seçeneğin' masada olduğunu söylüyordu.

Çin devlet başkanı Xi ve diğer yöneticiler, Hong Kong'da uygulanan 'bir ülke iki sistem' modelinin Tayvan için de kullanılabileceğini defaatle belirtmişti. Buna karşılık Hong Kong'da aylardır yaşanan gösteriler 'bir ülke iki sistem'in uygulanabilirliği konusunda şüpheler yarattı.

2018 Kasım ayında Tsai ve partisi DPP'nin lokal seçimlerde yaşadığı kayıp ve rakip parti KMT'nin Pekin ile 'ılımlı' ilişkileri süreci dönüştürmeye başlarken, Hong Kong’da yaşanan olaylar süreci tekrar eski haline çevirdi. Tayvanlı lider Tsai, güçlü bir şekilde Hong Kong protestocularını destekledi.

Tayvan'lı seçmenlerin Hong Kong’da yaşanan olaylar sonrasında 'bir ülke iki sistem' modelinden fazlası ile endişelendikleri biliniyor. Bunun seçimlere yansıması beklentiler arasındaydı. Ayrıca KMT lideri Han'ın Çin'e bağımlı bir ekonomik vizyon çizmesi işin tuzu biberi oldu.

Hong Kong’da yaşanan seçimlerde özellikle protestocuların destekledikleri isimlerin yüksek oy almasının ardından şimdi de Tayvan'da Tsai'nin seçimleri kazanması Pekin'de alarm zillerini çaldıracaktır.

Pekin’in endişesi artıyor

Pekin'in kriz potansiyeli yüksek olan bu noktalara yönelik endişesi artıyor.

Pekin, Tsai’nin zaferinin hemen ardından yanıt olarak 'Tayvan'ın bağımsızlığına “kararlı bir şekilde karşı” olduğunu ve Tayvan ile ilgili “bir ülke, iki sistem” ve “barışçıl birleşme” politikasını sürdürmeye devam edeceğini' belirtti.

Bu arada Tsai seçim zaferi sonrası yaptığı konuşmada; 'Hong Konger’ların seçim sonuçlarından memnun olacağını ve ayrıca Pekin'i Tayvan'a yönelik tehditlerini sona erdirmeye çağırdı.

Seçimler için ülke dışından da birçok Tayvan'lının oy kullanmak için ülkeye geldiği belirtiliyor.

Çin dışişleri bakanlığı resmi açıklamasında: "Tayvan'da içerde ne değişiklik olursa olsun, dünyada sadece bir Çin olduğu ve Tayvan'ın Çin'in bir parçası olduğu temel gerçeği değişmeyecek" dedi.

Seçimden sonra Tayvanlı lider Tsai; ABD'nin Taipei'deki 'de facto büyükelçiliğinden' Brent Christensen ile görüştü ve şöyle dedi: "Demokrasi ve özgürlük gerçekten Tayvan'ın en değerli varlığı ve uzun vadeli Tayvan-ABD ortaklığının temelidir."

Tayvan'ın Anakara İşleri Konseyi, "Çin'in seçim sonucuna saygı duyması ve adaya baskı yapmayı bırakması gerektiğini" söyledi. Ayrıca “Hükümetimiz Çin Cumhuriyeti'nin egemenliğini ve Tayvan’ın demokrasisini ve özgürlüğünü sıkı bir şekilde savunacak” dedi.

Çin, olası bir Tayvan krizine yönelik stratejik bir hazırlık içerisinde

Bu arada Xinhua'da çıkan bir yazıda "Anakaranın elinde gerek Tayvan'ın ayrılıkçı faaliyetlerini engellemek gerekse Tayvan vatandaşlarına fayda sağlamak için içi dolu bir politik alet çantası var" dedi.

Aslında aylar önce yapılan anketlerde KMT lideri öne çıkmaya başlamış özellikle Hong Kong'da yaşanan protesto olaylarından sonra Tsai anketlerde yeniden öne geçmişti.

Tsai'yi destekleyen seçmenler "Wang Guo Gan" gibi ifadeler kullandı. Yani "gözden kaybolan, tarihe karışan ülke hissi".

Aslında ABD ve Çin'in Tayvan seçimlerini 'vekil savaşların cephesi' olarak kullandığını söylemek mümkün. Çin, diplomatik alandan askeri alana kadar farklı yöntemler kullandı. Örneğin Pasifik'teki Solomon Adaları ve Kiribati, Tayvan ile diplomatik ilişkileri kopardı.

Çin bununla da kalmadı Anakara'dan Tayvan'a yapılacak bireysel seyahatleri askıya aldı. Bu hamle Tayvan'ın turizmini önemli ölçüde etkiledi. Ayrıca Çin'in ilk yerli uçak gemisi Tayvan boğazından geçti.

Çinli uçak gemisinin boğazdan ‘geçişi’ Tayvan’a askeri bir uyarı olarak algılandı. Çin devlet medyasında Tayvan seçimleri ile ilgili sert yazılar çıkmaya devam ediyor. Xinhua, Tayvanlı liderin seçimi kazanmak için “kirli taktiklere” başvurduğunu belirtirken, Global Times gazetesi ise Çin’e karşı daha ılımlı olan KMT içerisindeki sorunların seçimleri kaybetmesine neden olduğunu işliyor.

Bu arada Çin sosyal medyası, ‘Tayvan’ın güç kullanılarak anakaraya katılması gerektiği’ şeklindeki yorumlarla dolup taşıyor.

Çin’i ‘kuşatmanın’ bir parçası olarak Tayvan 

Çin’i stratejik bir rakip olarak gören ABD ise Tayvan’da ortaya çıkan seçim sonucunu büyük bir memnuniyetle karşıladı. Hali hazırda Hong Kong’da aylardır devam eden gösteriler nedeniyle iyice sıkışan Pekin, Tayvan’da ayrılıkçı cenahın seçimleri güçlü bir şekilde kazanması sonucu stratejik açıdan biraz daha zora girmiş durumda.

Bu yeni gelişme aynı zamanda ABD’yi Tayvan konusunda daha duyarlı hale getirdi. ABD, son senelerde Tayvan ile özellikle askeri alanda bir yakınlaşma içerisindeydi.

İçinde tankların ve F-16'ların da bulunduğu askeri ürünleri geçen Temmuz ayında Tayvan'a satmaya karar verdi. Bu Tayvan iktidarına açık bir destekti.

Mike Pence "Tayvan'ın zor kazanılmış özgürlüklerini savunmak için yanındayız" dedi.

Seçimlerin hemen ardından ABD dışişleri bakanı Pompeo, “acımasız baskı karşısında” istikrar arayışından dolayı Tsai’yi kutlarken Tayvan’ın demokratik sisteminin ve serbest piyasa ekonomisinin “Hint-Pasifik bölgesi için bir model ve dünyada iyilik için bir güç” haline geldiğini söyledi.

Tayvan seçimleri bölgede Hong Kong'dan sonra Çin'e indirilmiş ikinci darbe ve bu durum Çin'in kuşatılmasını biraz daha yoğunlaştırıyor. 

Bu kuşatılmışlık, Çin'in agresifleşmesine neden olabileceği gibi daha detaylı bir stratejik planlamaya yönelebileceğine de işaret edebilir.

Sonuç olarak bu seçim Tayvan tarafından 'bir ülke iki sistem modelinin' reddi anlamına geliyor.

Ayrılıkçı yaklaşım güçleniyor. Bu durum ABD açısından Çin’e karşı pazarlık unsuru olarak kullanabileceği yeni bir manevra alanı yaratıyor.

Öte yandan Xi'nin 'askeri opsiyon' bulunan açıklamaları ve Hong Kong'da yaşanan olaylar bu süreci keskinleştirmiş gibi görünüyor.

Hong Kong'dan sonra Tayvan'da ortaya çıkan bu yeni durum karşısında giderek daha fazla sıkışan Pekin, 'stratejik ve diplomatik' bir çözüm arıyor. 


Paylaş:

10.12.2019

Yeni Soğuk Savaşın Kaotik Cephesi Hong Kong



Hong Kong, suçluların iadesi anlaşması ile başlayan ve yaklaşık altı aydır devam eden protestolar sonrasında yoğun bir şiddet sarmalının içerisine girerken aynı zamanda kalıcı gibi görünen bir kaosa da gömülmüş durumda. Çin tarafında şehrin ABD ve İngiltere tarafından karıştırıldığına yönelik algı son derece güçlenmiş durumda. Hatta söz konusu karmaşayı ABD ve Çin arasında devam eden bir tür yeni soğuk savaşın cephelerinden birisi olarak tanımlayanlar da giderek artıyor.

Öncelikle ABD ve Çin arasında giderek gerilen ilişkilerin Hong Kong üzerinden kristalize olan ve genişlemeye başlayan bir modele doğru evrildiğinin altını çizmek gerekiyor. Bu kaotik genişlemeyi yeni dönemin karmaşık biçimli soğuk savaşı olarak tanımlamak mümkün. Finansal açıdan önemli bir cazibesi olan şehrin iki ülke arasında kalmış görüntüsü vermesi Çin açısından hem içeride hem de dışarıda önemli zorlukları beraberinde getiriyor.

Şehir ekonomik açıdan cazibesini giderek daha fazla kaybediyor. IMF, altı ay süren protestoların ardından ekonominin teknik durgunluk içinde olduğunu ve bu yıl % 1.2 oranında daralacağını belirtti.

Hong Kong açısından kilit bir sektör olan turizmde de durum iç açıcı değil. Geçen sene Ekim ayında gelen turist sayısına göre bu yıl aynı ayda yüzde 44’lük bir düşüş yaşandı.

Şehirde Haziran ayından bu yana yaklaşık altı aydır devam eden protestolarda toplamda dokuz yüz (900) gösteri ve miting düzenlenirken altı binden (6000) fazla protestocu tutuklandı.

Pekin’in amacı protestoları soğutmak

Yakın zamanda belediye meclisleri için düzenlenen seçimlerde protestocuların desteklediği siyasi kanadın temsilcileri daha fazla oy alırken Hong Kong yönetimi sorunu zamana yayarak soğutmanın en stratejik seçenek olduğunu düşünüyor.

Bununla beraber Pekin’in de benzer bir düşünceye sahip olduğunu söylemek mümkün.

Protestocular yerel seçimleri her ne kadar bir zafer alayına dönüştürse de aslında durum tam da göründüğü gibi değil. Çünkü 2016 yılında yapılan yasama meclisi (LegCo) seçimlerinde demokrasi yanlısı gruplar yüzde 55 civarında bir oy oranına ulaşırken yeni yapılan ve protestocular tarafından bir referandum olarak nitelenen bu seçimlerde söz konusu gruplar toplamda yüzde 57’lik bir orana ulaşabildiler.

Önemli bir oran ancak geçmiş dönemlere nazaran büyük bir fark görünmüyor.

Protestocuların hibrit taktikleri radikalleşiyor

Hong Kong hükümeti her ne kadar yaptığı açıklamalarla “Hükümet dersini aldı ve eleştirileri dinleyecek…” tarzında açıklamalar yapsa da protestocular daha geniş bir talep listesi ile sokakları doldurmaya devam ediyor.

Bu talepler arasında özellikle genel oy hakkı talebi ve polislerin sorumluluğu ile ilgili yapılması istenen bağımsız soruşturma dikkat çekiyor.

Protestocular olayların başından beri stratejik ve taktiksel değişimler gösteriyor. Olayların başında kitlesel mitingler düzenleyen kalabalıklar bir süre sonra “be water” (su gibi ol) sloganı ile sokak aralarında oluşturulan küçük gruplar şeklinde polis ile çatışmayı da göze alan radikal bir dönüşüm yaşamıştı.

Daha sonra ara ara kitlesel mitinglere geri dönen Hong Kong’lu protestocuların havaalanı ve Politeknik Üniversitesi gibi kamuya açık kurumları işgal ederek alan tutmaya yönelik stratejik bir değişikliğe gittikleri görüldü.

Öyle ki Politeknik üniversitesindeki eylemler sırasında bir polis memurunun “ok” ile vurulması gibi gerçeküstü olayların yaşanması protestocuların giderek daha fazla radikalize olduklarını ve sürekli farklı yöntemler denediklerini gösteriyor.

“Uzlaşma yok”

Bu olaylar olurken özellikle Çin devlet medyasının “uzlaşma yok” şeklindeki çıkışları da devam ediyor. Çin’in geri adım attığı takdirde stratejik açıdan kaybedeceği özellikle Çin cenahında kesin bir algıya dönüşmüş durumda.

Hong Kong polisinin müdahalesi ile Politeknik Üniversitesi gibi alanlar boşaltılırken protestocuların yeniden kitlesel mitinglere yöneldikleri görülüyor.

Haziran ayında iki milyon insanın katıldığı mitingin ardından bu hafta sekiz yüz bin kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlendi. Bu rakamlar genelde göstericilerin verdiği rakamlar, Hong Kong polisinin verdiği rakamlar daha düşük.

Örneğin son gösteri için Hong Kong polisi yüz seksen üç bin (183.000) rakamını açıkladı.

Bu arada ABD Başkanı Trump’un onayladığı Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası da ABD ve Çin arasında ciddi problemlere neden olmuş durumda.

Söz konusu yasanın onaylanmasının ardından ABD’nin, Hong Kong ile ilgili yıllık değerlendirmeler yapabileceği gibi aynı zamanda yaptırım da uygulayabileceği belirtiliyor.

“Pekin artık bıktı”

Çin ise bu yasaya cevap vermekte gecikmedi ve ABD savaş gemilerinin Hong Kong’da bulunan limanlara erişimini yasakladı. Çin Dışişleri Bakanlığı ayrıca Amerikan sivil toplum kuruluşlarına da cezai yaptırımlarda bulunulacağını açıkladı. 

Bu noktada Çin tarafının yasayı onaylayan ABD Başkanı Trump ile ilgili öne çıkan eleştirilerde bulunmadığı görülüyor. Bunu da Çin’in sorunu daha esnek ve yönetilebilir bir diplomatik zeminde çözmeye çalıştığı şeklinde okumak mümkün.

Uzmanlara göre hafta içinde düzenlenen mitinge güçlü bir katılım olması Pekin’in protestolara karşı daha sert bir yol izlemesi gerektiği görüşünü pekiştirecek. Pekin’de bu şekilde düşünen kanat, Hong Kong’da okullarda “vatansever” bir eğitim verilmesini ve bölgeye anakaradan Çinlilerin göç etmesi gerektiğini savunuyor.

Hong Kong’un Çin’e devredilmesinden sonra geçen yirmi iki yıl Çin’in şehirde gönüllere ve zihinlere etkide bulunamadığını gösteriyor. Pekin’in resmi tutumunu yansıttığı düşünülen China Daily gazetesinin yakınlarda çıkan bir başyazısında “Hong Kong’da yaşayan pek çok kişi, şehri aylardır rahatsız eden şiddet ve huzursuzluktan bıktı” yorumu dikkat çekiyor.

Stratejik Sabır Zorlanıyor

Pekin de olayların gidişatından bıkmış durumda ancak stratejik bir kilitlenme söz konusu. Olaylar bir kısır döngü şeklinde devam ederken Pekin; Hong Kong hükümetinin ve polisinin olayları kontrol altına alabileceğine dair inancını korumaya devam ediyor.

Bu arada Hong Kong polis şefinin şiddet içeren olaylara karşı sert ancak barışçıl gösterilere karşı daha esnek davranacaklarını açıklamış olması olayların zamana yayılarak soğutulması stratejisinin bir parçası gibi görünüyor.

Sonuç olarak Pekin, Hong Kong olaylarına karşı stratejik sabrını sonuna kadar zorluyor. Yerel seçimler sonucunda özellikle Hong Kong yönetiminden kesintili bir şekilde gelen yumuşama mesajları büyük gürültünün içerisinde kaybolurken protestocular kararlı bir şekilde gösteriler yapmaya devam ediyor.

Pekin, protestocuların kararlılıklarının sona ermesini bekliyor olabilir.

Ancak bu bekleyiş protestocular üzerinde oluşacak öfkenin daha da birikmesine ve yeni bir şiddet dalgasının ortaya çıkmasına da neden olabilir. Sonucu iki tarafın stratejik sabrı belirleyecek.

Paylaş:

15.10.2019

Ticaret Savaşlarında Teyakkuz Dönemi



ABD Başkanı Donald Trump’un “ticaret savaşları iyidir” düsturu ile başlattığı ve yaklaşık 20 aydır ABD-Çin ilişkilerini küresel ekonomiyi etkileyecek bir anafora doğru sürükleyen süreç, olumlu bir şekilde nihayete erme belirtileri göstermeye başladı.

İki ülke arasında devam eden ticaret müzakerelerinin Washington’da yapılan 13.turunda “kısmi ve sınırlı bir anlaşma” sağlandı. Trump sürecin birkaç aşamadan oluşacağını deklare ederken, söz konusu kısmi anlaşmanın “ilk aşama”sının (Aşama-1) sonuçlandığını belirtti.

İki tarafın hemfikir olduğu nokta “önemli bir ilerleme kaydedildiği” yönünde. Ancak genel problemlerin çözümsüz kalması nedeniyle bir belirsizlik bulutu oluşmuş gibi görünüyor.

Geçen sene Buenos Aires’te gerçekleşen Trump-Xi zirvesinden çıkan 90 günlük ateşkes kararının ardından yakın zamanda Osaka’da gerçekleşen ikinci zirvede de benzer bir ateşkes kararı alınmıştı.

Üçüncü Ateşkes Dönemi

Buradan hareketle bu kısmi anlaşma ile birlikte aslında ticaret savaşlarında “üçüncü ateşkes dönemine” girildiğini söyleyebiliriz. Ya da Arjantin ve Japonya’da sağlanan konsensüsün bir devamı olarak da okumak mümkün.

Anlaşma sonucunda imzalanan herhangi bir resmi belge yok. Trump’un ünlü geri dönüşleri hesaba katıldığında kırılgan bir sürece işaret ediyor.

Önümüzdeki ay Şili’de yapılacak Asya-Pasifik İşbirliği Ekonomik zirvesinde bir araya gelmesi beklenen Trump ve Xi’nin daha kapsamlı bir anlaşmaya imza atması bekleniyor. En azından Trump’un beklentisi ve temennileri bu yönde.

Yapılan kısmi anlaşmadan çıkan en önemli sonuç Çin’in önümüzdeki iki yıl içerisinde ABD’den yaklaşık 50 milyar dolarlık soya fasulyesi alması olacak. Bununla beraber ABD, 15 Ekim 2019 tarihinde arttıracağı tarife artışını yeniden erteledi.

Ancak Aralık ayında 160 milyar dolarlık Çin ürününe yapılacak tarife uygulamasının kaldırılıp kaldırılmayacağı konusunda Trump sessiz. Sürecin gidişine göre karar verecek gibi görünüyor.

Çin basınında anlaşma ile ilgili şüphe duyan yorumlar bolca mevcut. Müzakerelerin “yapıcı” olduğu, ancak iki tarafın anlaşmazlıklarına uzun vadeli bir çözüm bulmaya çalıştıkları için büyük belirsizlik oluştuğunu belirten yorumlar var. Aslında Çin tarafı tarifelerin tamamen kaldırılmasını temel ilke olarak belirlemişti ve müzakereleri bu minval üzerinden yürütüyordu. Fakat özellikle ekonomisinde belirmeye başlayan yavaşlama işaretleri kısmi bir anlaşmanın gerekliliğini ortaya koydu.

ABD’nin Trump ile beraber Çin’i stratejik bir rakip statüsüne yükseltmesi ve küresel hegemonya rekabetinde yaşanan kırılmalar Trump ve şürekasını proaktif önlemler almaya yöneltti. Böyle bir alarmist bağlam üzerinden ortaya çıkan “tarife savaşları ya da ticaret savaşları” ilk değil.

Küresel Ekonomi Smoot&Hawley Yasasını Hatırlatıyor

1929'da yaşanan ekonomik krizin ardından dönemin Senatörü Reed Smoot ve Kongre Üyesi Willis C. Hawley Amerikan ticaretini yabancı rekabetten korumak için yirmi bin ürünün ithalatına yüzde 20 ila 60 arasında gümrük tarifesi koyan bir yasa tasarısı hazırladı.

Başkan Herbert Hoover 17 Haziran 1930'da yasaya imza attı. Yasa Smoot&Hawley yasası olarak biliniyor.

Peki bu tarihsel tecrübe nasıl sona erdi dersiniz?

Söz konusu yasanın yürürlüğe girmesinin ardından ABD ithalatı yüzde 40 geriledi. İhracat yüzde 75 daraldı. Küresel ticaret çökme noktasına geldi. Amerikalı çiftçiler; buğday satışlarının yüzde 20'sini, tütün satışlarının yüzde 40'ını ve pamuk satışlarının yüzde 55'ini kaybetti.

Dünya ticareti iki yıl içinde yüzde 67 oranında daraldı ve kırk yıllık küresel ekonomik entegrasyon bir anda tersine döndü. ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sonrasında serbest ticareti teşvik etmeye iten işte bu tarihsel deneyim oldu.

Kendi deyimi ile büyük bir iş bitirici (deal-maker) olan Trump bu tarihsel tecrübeye vakıf mı bilmek zor. Ancak bugün de küresel ekonomik veriler bir takım benzer sorunların işaretlerinin ortaya çıktığını gösteriyor.
Çin'in 2016-2019 yılı GSYİH büyüme hızı.

Çin’in ihracat miktarları geçtiğimiz yıl yüzde 4 düştü ve ithalat miktarları yüzde 5 düştü. Bununla birlikte istihdam yatırımları ve tüketici harcamalarında düşüş görülüyor. Ekonomik sıkıntı nedeniyle Çin, yurtdışı borç vermeyi geri azaltmış durumda. 2019 yılında 2017 yılına göre dörtte bir oranında bir azalma var.

Ekonomik verilerde yaşanan gerileme Çin’de imalat sektörüne zarar vermeye başladı. Çin'de sınai üretim artışı bu yaz 17 yılda en düşük seviyesine geriledi. Bununla beraber birçok şirket Vietnam ve Endonezya gibi bölgenin diğer ülkelerine kaymış durumda.

Öte yandan ekonomist Arthur Kroeber tarifelerin Çin'den ithal edilen ürünleri daha pahalı hale getirdiğini söylüyor. Kroeber "Tarife yükünün sıkıntısı ABD'deki tüketiciler tarafından karşılanıyor" diyor.

Çin ekonomisinde vasıflı işçi eksikliği, imalat sektörüne aşırı güvenmek ve yaşlanan işgücü gibi yapısal konular ağırlığını koruyor. Bir yandan da bu yapısal zorlukların kendisini hissettirmesi işleri daha da karmaşık hale getiriyor.
ABD'nin 2019 yılı GSYİH büyüme hızı.

Washington'daki Uluslararası Finans Enstitüsüne göre küresel büyüme bu yıl yüzde 2.6'ye düştü. Geçen yıl yüzde 3.2 idi. 2012 yılından beri yaşanan en düşük oran. Dolayısıyla küresel ekonomik durum ciddi bir resesyona doğru gidiyor.

Savaşırken Konuşmak Yeni Norm Haline Gelebilir

Anlaşma ile ilgili özellikle Çin basınında çıkan yorum ve haberler “belirsiz” bir durumun hakimiyetini gösteriyor. Trump’a olan güven düşük seviyelerde olduğu için ihtiyatlı bir iyimserlik söz konusu. Halkın Günlüğü (People’s Daily) gazetesinde çıkan bir yorumda sürecin bundan sonra nasıl yürütüleceği önemli hale gelmiştir denildi.

Savaşırken konuşmak “norm haline gelebilir ve mümkün olan en kısa sürede normlara uyum sağlamalıyız” diyen yoruma göre kesif bir belirsizlik belirmiş durumda.

Global Times gazetesinin editörü Hu Xijin; Pekin’in temkinli olduğunu halkın beklentilerini boşa çıkarmamak için bekleyeceğini söyledi. Ayrıca Trump yönetiminin taahhütlerini yerine getireceğinden şüphelendiğini belirtti.

Küresel ekonomik büyümede yaşanan yavaşlama Pekin’i kısmi bir anlaşmaya zorlayan en önemli motivasyonlardan birisi olarak okunabilir. Bununla beraber anlaşmanın kazananları tartışmasız ABD’li çiftçiler olacak gibi görünüyor.

Anlaşmanın duyurulmasının hemen ardından Trump’ın “çiftçilerimiz daha fazla arazi ve daha fazla traktör alsınlar” şeklindeki sevinç dolu tweeti bunun en önemli tezahürlerinden birisi.

Bu arada Trump yapılan anlaşmanın Hong Kong için de “çok olumlu” olduğunu ve kentteki hükümet karşıtı protestoların önemli ölçüde azaldığını söyledi.

Anlaşmada özellikle öne çıkan konular; fikri mülkiyet konusu, kur savaşları ve Çin pazarına ABD’nin finansal hizmet araçlarının girebileceği şeklinde idi. Çinliler para birimlerinin değerini belirleme yöntemleri konusunda daha şeffaf olmayı kabul etti. Mnuchin, Çin’in pazarlarını ABD bankalarına ve diğer finansal hizmet sağlayıcılarına açmayı kabul ettiğini belirtti.

Trump yönetimi, Huawei’nin anlaşmanın bir parçası olmadığını ve ayrı bir süreç ile ele alınacağını belirtti. Huawei ile ilgili konular müzakerelerin ikinci aşamasında görüşülecek.

Anlaşma ile ilgili yorumlar genelde belirsizlik olduğu yönünde. Çin uzmanı Derek Scissors, anlaşmanın yaşanan ihtilafta geçici bir duraklama olacağını belirtti.

Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde ABD-Çin ekonomik ilişkileri konusunda uzman olan Scott Kennedy “Nesnel olarak anlaşma olarak adlandırılabilecek bir şey olabileceğinden şüpheliyim” dedi. Trump’ın eski ekonomi danışmanı Clete Willems ise “ABD-Çin ilişkisini veya aramızdaki ticaret koşullarını değiştirmeyecek ancak iki ülkenin önemli bir konuda birlikte çalışabileceğini gösteriyor.” dedi.

Bu arada Çin Ticaret Bakanlığı, Çin ile ABD arasında bir ticaret anlaşması olması durumunda, tüm diğer ABD tarifelerinin kaldırılması gerektiği ilkesini vurguladı.
Küresel Ekonomi Teyakkuz Halinde

Yapılan anlaşma bazı uzmanlar tarafından Çin’in zaferi olarak nitelendirildi. Çünkü Pekin'in başından beri “sınırlı” bir anlaşma istediği vurgulandı. Çin’in amacı zaten daha geniş bir konuya değinmeden, bazı tarımsal ürünlerin ihracatı karşılığında gümrük vergisi indirimi sağlamaktı denilen yorumlar Çin’in istediğini aldığı yönünde.

Sonuç olarak ABD-Çin arasında devam eden ticaret savaşları küresel ekonomiyi kritik bir kavşağa getirmiş durumda. En azından bir takım belirtiler buna işaret ediyor. Tarihsel tecrübeler de bu durumu teyit ediyor.

ABD kurulduğundan beri küresel pazarlara büyük ölçüde erişim sağlayarak kazanç sağlamıştır. Keza yine Çin son 40 yılda 700 milyon insanı küresel ticaret sayesinde yoksulluktan kurtardı. Bu nedenle söz konusu ülkelerin yararlandığı bu refahın büyük bir kısmı, ulusal sınırların ötesinde özgürce mal ve hizmet satma kabiliyetine bağlıdır. İki ülke arasında devam eden gerilimli ilişki küresel ekonomiyi bir teyakkuz haline sokmuştur.

ABD ve Çin arasında müzakere edilen ve belirsizliğini koruyan kısmi anlaşma küresel büyümeye ancak sınırlı bir destek sunabilir. Buna karşılık çok boyutlu bir ticaret savaşının küresel ekonomiyi durgunluğa sokma potansiyelinin yüksek olduğu görülmektedir.

Paylaş:
Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo