"Günlük Kişisel Gazete"

Hussoloji Blog

Türkiye'nin en uzun soluklu blog yazarı. (2005-2017)

14.05.2011

Ziya Gökalp-Hars ve Medeniyet

Ziya Gökalp?in önemli eserlerinden birisi olan Hars ve Medeniyet, kültür(hars) ve medeniyet arasındaki ilişki üzerinde durur. Kültürü, Osmanlı ve Türkiye bağlamında analize tabi tutan değerli bir çalışmadır. Çeşitli mecmualarda yazdığı on iki makaleden oluşan kitabın özetine geçmeden önce Ziya Gökalp hakkında biyografik bir giriş yapmak elzemdir.



Mehmet Ziya Gökalp, 1875 Diyarbakır Çermik doğumlu ve yapıtlarıyla Türkçülüğü derinden etkileyen ve Atatürk?ün ?fikir babam? dediği önemli Türk mütefekkirlerinden birisidir.[1] Sosyolog, yazar, şair ve siyasetçi kimliğiyle tanınan Gökalp, Jön Türk hareketinden etkilenmiş ve aynı zamanda İttihat ve Terakki Partisine de üye olmuştur. Gökalp eserlerinde ?Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleri ile batı değerlerinin kaynaşabileceğini ve buradan bir senteze ulaşmanın mümkün olduğu? üzerinde durmaktadır. Ona göre kültürel öğe Türkçülük, ahlaki öğe ise İslamdır. Durkheim?in ?dayanışmacılık? modeli üzerinde duran Gökalp, solidarizm?i savunmuştur.


Solidarizm ya da içtima-i tesanüd; sosyalizm ile liberalizm arasında ılımlı bir yol olmayı hedefleyen sınıf çatışmasının gereksizliğine, toplumun ahenk ve dayanışma ruhu içinde bir arada yaşamasına inanan, ekonomide devlet müdahalesini savunan ama özel teşebbüse de ses etmeyen bir anlayıştır.


Solidarizm bir uzlaşı modelidir. Ziya Gökalp, Osmanlı?nın bıraktığı büyük medeniyetin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti?ne ve kurucu ideolojiye entegrasyonu konusunda önemli fikirler ortaya koymuş ve bir bakıma kurucu ideolojinin teorisyenliğini yapmıştır. Gökalp?a göre kültür(hars); ulusal ve kendi özümüzde olan bir değer. Medeniyet ise evrensel ve tüm ulusların ortak katkısıyla oluşmuş bir kavramdır.


Ziya Gökalp?in ortaya koyduğu fikirlere önemli eleştiriler de getirilmiştir. Özellikle ideolojik eksende düşünceler ortaya koyduğu ve yeni fikirlerden ziyade sentez yaptığı iddia edilmiş; Durkheim, Comte ve Vambery?den çok etkilendiği söylenmiştir. Bu açıdan bakıldığında Ziya Gökalp?in dönem dönem pozitivist maddeci düşünceyi kabul ettiği ve hatta intihara kalkıştığı da bilinmektedir.


Cemil Meriç, Gökalp için ?Ziya Gökalp, batının sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır zaman zaman da kusar? demiştir.[2]


Türk aydınının batılılaşma çabası içine girdiği dönemi ?Bu Ülke? kitabında sert bir şekilde eleştiren Cemil Meriç bir başka konuşmasında ?Ziya Gökalp bütün fikir adamları gibi birçok hataları olan bir fanidir. Hataların ülkenin her sınırından girdiği bir devirde yaşıyordu. Her ideolog gibi bir devrin hatalarını ve sevaplarını aksettirir.? demektedir.[3]


Hars(Kültür) ve Medeniyet isimli kitap Ziya Gökalp?in bu uzlaşı çabası içerisinde çeşitli mecmualara yazdığı hars ve medeniyet ilişkisini analiz eden çeşitli makalelerinden oluşmaktadır. Zaman zaman sosyolojik ve bilimsel zaman zaman da ideolojik yaklaşan Ziya Gökalp bu kitapta sağlam bir harsı(kültürü) olan toplumun medeniyete başarılı bir şekilde intibak edeceği üzerinde durmaktadır.


 

 


Hars(Kültür) ve Medeniyet (Özet)


İnsan toplumlarının bütün fertlerini birbirine bağlayan yani kişiler arasındaki uyumu sağlayan kurumlar hars(kültür) kurumlarıdır. Türklüğün kendine özgü derin bir harsı vardır. Ancak taklitçilik bunu bozmuştur. (Arap ve Fars medeniyeti Etkisi). Şairlerimiz ve yazarlarımız harsçılıkla medeniyetçiliği birbirine karıştırmaya uğraştılar. Osmanlının birçok kurumu Türk harsına göre düzenlenmiştir.


Türk harsı çok eskiden Çin medeniyetinden kurtulup, İran medeniyetinin etkisine girdi. Şimdi ise Avrupa medeniyetinin etkisine girmiştir. Medeniyet, milletler arasındaki ortak kurumlardır. Hakiki unsurları; müspet bilimler, ilim, teknik ve sanatlardır. Musikinin milli olmamasının nedeni harsdan çok medeniyete değer vermemizin bir sonucudur. Batı edebiyatından yalnız usuller ve teknikler almakla yetinsinler bize başka milletlerin zevklerini anlayışlarını getirmeye sakın uğraşmasınlar.


Eski Osmanlılık, teşrifatta ve üniformalarda da milli harsın verdiği ilhama uymuş, başka milletleri taklit etmemişti. Demek ki, eski zamanlarda bizim çok zengin bir harsımız varmış.


Bir hars, içinde bulunduğu medeniyeti temsile çalışmazsa, o medeniyet o harsı bozar ve yok eder. Hars, canlı bir varlık, medeniyet ise o canlıyı besleyen ortamdır. Bu nedenle hars, medeniyeti temsil etmelidir.


Bu makalede Ziya Gökalp, harsın medeniyete uyması gerektiğini eğer bunu yapmazsa bozulacağını iddia etmektedir. Oysa harsın medeniyete uyması ile onu taklit etmesi arasındaki ince ayrım belirsizdir. Medeniyetin (kastedilen Avrupa medeniyeti olsa gerek) ilmi ve sanatsal değerleri ortak kurumlar olarak addedilirse bu kurumların benzerleri zaten Osmanlının ortaya koyduğu Türk-İslam medeniyeti içinde de bulunabilir. O zaman medeniyete uyum göstermekten ziyade medeniyete yapılan katkıdan bahsedilebilir. Buradaki esas soru ise medeniyet diye iddia edilen yapının sizin katkınıza direnç gösterip göstermediğidir.


Hars(Kültür) ve Medeniyet


Hars(kültür) ile medeniyet arasında hem birleşme hem de ayrık noktaları vardır. Birinci olarak kültür, milli olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır. Ülkemizde yan yana iki dil yaşıyordu: Osmanlıca ve Türkçe. Bu iki dilden ikincisi, tabii bir oluşumdu ve günlük hayatta kullanıla kullanıla kendiliğinden meydana gelmişti. Bu yüzden milli kültürümüzün dili idi. Birincisi ise (Osmanlıca) insanlara ait yöntemle ve bilinçle yapılmıştı.


Ülkemizde bundan başka yan yana yaşayan iki müzik türü vardı. Bunlardan biri halk arasından kendi kendine doğmuş olan Türk müziği diğeri ise Farabi?nin Bizans?tan çevirme ve aktarma yoluyla aldığı Osmanlı müziğidir. Bunlardan birincisi (Türk Müziği) milli kültürümüzün, ikincisi ise (Osmanlı Musikisi) medeniyetimizin müziğidir.


Niçin bu ülkede yaşayan iki tip, Türk ile Osmanlı tipi birbirine bu derece karşıttır? Çünkü Osmanlı tipi Türk?ün kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm alanına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf çıkarını, milli çıkarın üstünde gördü.


Kültür, duygulardan medeniyet ise bilgilerden meydana geliyordu. Osmanlı medeniyeti;  Türk, Acem, Arap kültürleriyle İslam dini, Doğu medeniyeti ve son zamanlarda da Batı medeniyeti kurumlarından oluşan bir karışımdır. Bu karışım, hiçbir zaman kaynaşarak, uyuşarak uyumlu bir düzene kavuşamadı. Osmanlı medeniyeti iki sebeple yıkılmaya mahkumdu. Birincisi Osmanlı İmparatorluğu?nun bütün imparatorluklar gibi geçici topluluklardan meydana gelmesiydi. Ölümsüz yaşayacak olanlar ise, geçici topluluklar değil, toplumlardır. İkinci sebep, Batı medeniyetinin, yükseldikçe Doğu medeniyetini ortadan kaldırmak özelliğinde olmasıdır.


Türkçülüğün görevi, bir yandan yalnız halkın arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak; diğer yandan Batı medeniyetinin tekniğini tam ve canlı bir biçimde ele alarak milli kültüre aşılamaktır. Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyeti ile uzlaştırmaya çalışmışlardı. Bir millet ya doğulu olur ya batılı, iki dinli bir insan olmadığı gibi iki medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı bilmedikleri için yaptıkları yeniliklerde başarı sağlayamadılar.


Türkçülere gelince, bunlar, kökü Bizanslı olan Doğu medeniyetini büsbütün bırakarak, Batı medeniyetini bütünüyle almak istediklerinden, girişimlerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler, tam anlamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartı ile Batı medeniyetine kesinlikle girmek isteyenlerdir.


Bu makalede kültür ve medeniyet arasındaki farklar tahlil edilmiş ve bunun üzerinden örneklendirmeler yapılmıştır. Osmanlı toplumu içerisindeki karşıtlıkları ele alarak bunun üzerinden bir toplum tahliline gitmiş ve Osmanlı aristokrasisinin harsı dejenere ederek kendisine Bizans?tan aparma bir hars(kültür) modeli yaratmaya çalıştığını iddia etmiştir. Tanzimatçıların ?uyumlulaşma? çabalarını doğru bulmayan Gökalp kökten bir değişimin gerektiğini belirtmiş ve bunun da ancak gerçek Türk harsının bulunmasıyla gerçekleşebileceğini yazmıştır.


Türk?ün Osmanlı?dan koparak Avrupa medeniyetine tam anlamıyla girmesi gerektiğinin ?taklit?ten ayrılan tarafı yöntemsel açıdan belirsiz kalmıştır. Oysa Osmanlı önemli bir kültürel medeniyettir ve çağına uygun ulaşılması zor bir model örnektir. Bir imparatorluk üzerinden kültürel eleştiri yaparken o imparatorluğun içerisindeki temel parametrelerin de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.


Osmanlı bu kadar büyük ve kozmopolit bir coğrafyayı ancak böyle bir söylemle yönetebilirdi. Bu söylem içerisinde yanlış aramak yerine çağın gerekliliklerinin değiştiğini söylemek bana göre daha doğru bir tesbit olabilir. Osmanlı Medeniyeti kendi rasyonalitesini ortaya koyamadığından Avrupa medeniyetinin etkisine girmiş ve son döneminde değer üretememiştir.


 


 

Hars ile Medeniyet İlişkisi


Hars, cemiyetlerin özdeki gelişmelerinden, medeniyet ise çeşitli harsların birleşmesinden meydana gelir. Harsı meydana getiren bütün ülkücü unsurlar dinden, medeniyeti meydana getiren bütün teknik unsurlar da sihirden çıkıp yayılmış gibidir. O halde maddi ilimler sihirden, manevi ilimler de dinden doğmuştur diyebiliriz.


Hars ile medeniyet arasındaki ilişkilere ait bazı sosyal kanunların varlığını belirleyebiliriz:


1-Bir cemiyette harsın gelişmesi medeniyetin de gelişmesi sonucunu doğurur.


2-Eski cemiyetlerde medeniyetin olağan dışı bir gelişme göstermesi harsın çözülmesine sebep olmuştur.


3-Medeniyet yönünden geri, fakat hars yönünden yüksek olan bir kavim, medeniyeti yüksek; fakat harsı bozulmaya başlamış olan devletlere galip gelir.


4-Emperyalist bir devlet idaresinde, aydınları yüzünden milli dilini ve milli harsını kaybetmiş olan bir cemiyet, eğer halk arasında bu harsı koruyabilmişse, ölümden sonra dirilebilir.


5-Bir cemiyet, dilini ve harsını halk arasında da kaybetmişse, harsına yeniden sahip olmak ve ölümden sonra dirilmek şansından sonsuza kadar yoksun kalır.


Türklerden önce Almanlar, Çekler gibi milletler de milli harslarını uyandırmaya muvaffak oldular.


Bu makalede hars ve medeniyet arasındaki ilişkiyi maddeler halinde ortaya koyan Gökalp, güçlü bir harsa ve hafızaya sahip olan milletlerin emperyalist bir idare ve erozyon altında kalmış olsa bile o kültürü yeniden diriltebileceğine dikkat çekmiştir. Ayrıca olağan dışı bir medeniyet gelişmesinin harsı bozacağını iddia etmektedir. Buradaki gelişme askeri ya da teknolojik ve uluslararası güç dengesini bozan bir gelişme olarak tanımlanabilir. Makaleye göre harsı güçlü olan bir toplum, medeniyeti yüksek ancak harsı bozulmaya başlamış bir topluma karşı galip gelir. Ancak harsı çok güçlü olan Almanların iki dünya savaşında da Medeniyet tarafından yenilgiye uğradığı bu iddiayı gölgelemektedir.


Hars(Kültür) Toplumu, Medeniyet Toplumu


Subjektif bir nitelik taşıyan inançlar, ahlaka ait görevler, güzellikle ilgili şekiller ve bütün mefkureler, bir kültür(hars) topluluğunun inançlarıdır. Objektif nitelik taşıyan ilmi gerçekler, sağlığa ekonomiye ve bayındırlığa ait kurallar, tarım ve ticaret alanındaki aletler ile bütün matematik ve mantık kavramları ise medeniyet toplumunun görüşleridir.


İnsanlık yalnız fertlerden meydana gelen bir medeniyet toplumu olsa idi, olayların genelleşmesini yalnız taklide bağlamak, sosyal hayatta yalnız tekniğe ve aletlere değer vermek belki doğru olabilirdi. Oysa insanlık, bağımsız fertlerden meydana gelen bir medeniyet topluluğundan ibaret değildir: Kişiler, aile, oymak, nahiye, ocak, sınıf, dini cemaat, kavim, ümmet, devlet gibi birçok kültür toplumları içinde yoğrulup gitmişler, kişi olma özelliklerini kaybetmişlerdir. Aşiret(oymak) bir çobanlar topluluğunu, nahiye bir köy veya kasabayı, ocak sanattan olan kişileri, korporasyon bir mesleğin bütün meslektaşlarını, cemaat bir bölgedeki aynı mezhepten olan kişileri yabancılara karşı yekvücut yani bir vücutta bütünleşmiş bir aile haline getirir.


Vicdan bizim ?Niçin Yaşamak?? sorumuza ?Mefkure(ülkü) için? cevabını verir. Akıl ise ?Nasıl Yaşamalı?? sorumuza ?akla uygun bir şekilde? diye cevap verir. Edmond Demolins Anglo-Saksonların gelişmişliklerini ferdiyetçi olmalarına, Doğu milletlerinin gerilemesini ise cemaatçi olmalarına bağlıyor.


Bir medeniyet topluluğu içinde yer alan çeşitli milletlerin her biri üstün bir kültür yapmak üzere iş bölümüne girmişlerdir. Kişisel yeteneklerin başka başka oluşundan bölgesel iş bölümü ortaya çıktığı gibi milli yeteneklerin farklı olmasından da milletler arasında farklı kültürler oluşur. Medeniyet toplumu içerisinde ortak olan bir hayat düzeyinde olmayı istemek ve yaşamak aile ve devlet hayatının özelliklerini hatta millet ve ümmet topluluğunun içinde bulunan kültürel dayanışmalara ters düşmez.


Biz Türkler çağımız medeniyetinin akıl ve bilimiyle donanmış olduğumuz halde bir Türk-İslam kültürü yaratmaya çalışmalıyız.


Bu makalede Gökalp, hars(kültür) ve medeniyet toplumu kavramlarını tanımlamış ve bunun üzerinden nasıl bir toplum olmalı sorusunun cevabını aramıştır. Ona göre harsı güçlü olan bir toplum kendi temel özelliklerini koruyarak medeniyetin akli unsurlarını kendisine örnek alabilir ve bunları uygulaması sıkıntı yaratmaz. Oysa burada ?din? öğesi pek analize tabi tutulmamıştır. Örnekler üzerinden gidersek İslam etkisi altında olan ve kültüründe İslamın önemli bir yer tuttuğu Türk kültürünün Avrupa medeniyetini kendisine intibak ettirmeye çalışması bir takım bağışıklık sorunları yaratabilir. Gökalp her ne kadar dini yardımcı bir kültürel  öğe olarak görse de Hristiyan öğelerin ağır bastığı Avrupa medeniyeti ve modernleşmesinin Türk kültürüne eklemlenmesi teoride kolay gibi gözükse de pratikte son derece zordur. Bu noktada Avrupa medeniyetinin ürettiği değerler ile İslam medeniyetinin ürettiği değerler ve mekanizma yapısı arasında önemli farkların olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.


 

Medeniyetimiz (Batı?ya Doğru)


Toplum bilimi bize şöyle seslenebilir: ?Milletini tanı, ümmetini tanı, medeniyetini tanı!?. Sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri ayrı olan çeşitli toplumlar arasındaki ortak kurumların tamamına medeniyet adını vermemiz uygun olur.


Medeniyeti de din gibi dışından değil, içinden almak gerekir. Medeniyet de tıpkı din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten bağlanmak gerekir. Bu noktayı iyi anlamamış olan Tanzimatçıların, bizi Avrupa medeniyet dairesine dış görünüşü taklit ederek sokmaya çalışmaları bundan dolayı kısır kaldı.


Avrupa?da Rönesans, reform, felsefede yenilik, romantizm gibi ahlak, din, bilim ve estetik sahalarındaki değişiklikler Orta Çağ hayatına son verdi. İslam dünyasında bu yenilikler gerçekleşmediği için, biz hala Orta Çağ?dan kurtulamamışızdır.


Bir milletin Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçmesi için ne gibi usuller denemesi gerektiğini anlamak için, Deli Petro?nun ?Yenileşme Tarihi?ni incelemek yeterlidir. Ruslar, yeteneksiz görünürken, bu zorlama yenilikten sonra, hızla ilerlemeye başladılar.


Din ve vatan tehlikeleri karşısında yalnız bir kurtuluş yolu vardır ki o da bilimlerde, sanayide, askerlik ve hukuk teşkilatında Avrupalılar kadar ilerlemek yani medeniyette onlarla eşit olmaktır. Bunun için de bir tek yol vardır: Avrupa medeniyetine tam olarak girmek.


Japonlar dinlerini ve milliyetlerini korumak şartıyla Batı medeniyetine girdiler. Bu sayede her konuda Avrupalılara yetiştiler. Bunu bizler de yapamaz mıyız? Aristo?nun delilci mantığını bırakarak, Descartes?la Bacon?un mantığını ve bu mantıktan doğan metodolojiyi almanın dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir?


Sosyal inancımızın birinci formülü şu olmalıdır: ?Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, batı medeniyetindenim.?


Bu makalede Gökalp, medeniyet olarak kastettiği yapının Avrupa medeniyeti olduğunu açıklamış ve Avrupa medeniyetine tam olarak girmenin ilerleme ile aynı manada olduğunu iddia etmiştir. Japonlar ve Ruslardan örnekler veren Gökalp, Türklerin de aynı yolu izleyerek başarıya ulaşabileceğini böylece kendi harsını da koruyabileceğini eklemiştir. Medeniyetin sadece teknik ve maddi kısmını almak medeniyet kavramının daralmasına yol açacaktır.


Avrupa medeniyet mekanizması ürettiği değerleri kültürel ekleriyle beraber ihraç etmektedir. Emperyalizm bu şekilde yayılmakta ve diğer medeniyetleri etki alanı içine almaktadır. Bu nedenle Rus ve Japon modernleşmesi tek başına başarılı örnekler olarak gösterilebilir ancak bu sosyal bir kanun oluştu anlamına da gelmeyebilir. Ayrıca tanzimat döneminde de yine batının askeri ve teknik alanda ileri olduğu yanlar uygulanmaya çalışılmış fakat rasyonalite eksikliği nedeniyle başarı sağlanamamıştır.


Medeni Uyanış, Harsi(Kültürel) Uyanış


Önce; Bir millette hars bulunuyorsa, kültürel bir akım, kültürel bir sıcaklık varsa, onun sonucu olarak medeniyet de gelişmeye başlar. Yani medeniyet harsdan sonra olabiliyor. Bir memlekette doğan dini ve milli ülküler ile aşk, harsın özünü oluşturur.



Bütün tarihi olaylarda iki kanun görüyoruz:


1-Önce medeniyet kaynağını harsta buluyor. Cemiyetlerde hars başlamadan medeniyet başlamamaktadır.


2-Medeniyet ilerledikçe de hars bozuluyor. Bozuk harslı milletler ise medeniyetsiz kavimlere mağlup olmaktadırlar.


Eğer bir millet mütecanis (Saf) bir hayat yaşıyorsa, orada hars o derece kuvvetlidir. Yugs adında bir Fransız psikoloğu İngiliz psikolojisinden söz ederken diyor ki: ?İngiltere uzun yıllardan beri homojen bir hayat yaşamaktadır. Çünkü, onlar uzun süre İrlanda ve İskoçya?yı fethetmediler. Oraları fethedinceye kadar asıl İngiltere?de saf ve bozulmamış bir hayat yaşadılar. Oraları fethetmeden sanat, edebiyat, siyaset, parlemento kuruldu. Sonra ise buraları fethettiler. Fakat ruhları çelik gibi olduğundan İngiliz karakteri olduğu gibi bozulmadan kaldı. Sömürgelerde de bozulmadı.?


Şunu iyi bilmelidir ki, bir millette hars esastır. Medeniyet ise alınır.


Burada medeniyetin ortaya çıkması için harsın(kültürün) mutlaka olması gerektiğini ve medeniyetin olağan dışı gelişmesiyle harsın da bozulacağı üzerinde duruyor. Örnek olarak da İngiliz ulusu veriliyor ve saf harsları nedeniyle sağlam kurumlar oluşturduğu üzerinde duruluyor. Oysa İngilizlerin saf ve homojen bir yapıda kalmaları sağlam bir kültürlerinin olmasından ziyade bir ada devleti olmaları ve jeopolitik açıdan güvenli bir pozisyonda olmalarına da bağlanabilir. Uluslararası güç dengesinde uzun süre lider olması ve iktisadi açıdan güçlü olması da harsını sağlamlaştırmış ve harsını ileri seviyeye taşımasına yardımcı olmuştur. Ancak sömürgeci bir anlayışa sahip olan İngilizlerin kültürlerinin sağlam olduğu görüşü görecelidir.


 


Hars ve Siyaset


Her cemiyette hars ve siyaset adı verilebilecek iki sosyal irade vardır. Hars adı verdiğimiz şey, bir milletteki düşünceyle ilgili görüşlerle, duygusal alandaki bütün manevi değerlerin tamamıdır. Siyaset dediğimiz şey ise bir millette var olan uygulama alanındaki bütün uğraşlardır.


Kültürel gerilememizin en önemli sebebi, siyasetin harsa karışması olmuştur. Bugün gelişmiş Avrupa milletlerinde de ilerlemeler sonucu olarak hars ile siyasetin tamamıyla ayrıldığını görüyoruz.


Harsi fikirlere ve teorilere siyasi bir nitelik verilmesi doğru bir hareket değildir.


Hars ve siyasetin birbirinden ayrılması gereği üzerinde duran Gökalp bu bölümde adeta sekülerizm üzerinde durmuş ve din ile devlet işlerinin ayrılması konusunu belli belirsiz bir şekilde ele almıştır. Ona göre ne zaman hükümet müftüleri atamaya başlar o zaman harsta problem çıkmaya başlayacaktır. Oysa bu tarz işler harsın içinden kopup gelen bilge insanlar tarafından gönüllü bir şekilde yapılmalıdır. İşte o zaman hars siyasetten daha güçlü olacaktır. Bir bakıma doğal işbölümünün toplumu yükselteceğini ve harsı sağlamlaştıracağını iddia etmektedir.


Hars ve Tehzib (Kültür ve Olgunluk)


Kültür ve olgunluk arasındaki farklardan birincisi, kültürün demokratik, olgunluğun ise aristokratik olmasıdır. Olgunluk özel bir eğitimle oluşturulmuş, özel bir duyuş, düşünüş ve yaşayış biçimidir.


Hars milli, olgunluk ise milletlerarasıdır. Milletlerarasıcılığa, medeniyet topluluğu da denilebilir. Midesine düşkün olanlar, her gün yemek listelerini değiştirdikleri gibi, olgunluk kazanmış adamlar da zaman zaman başka kültürlerin çeşnileriyle ağız tatlarını değiştirmeye ihtiyaç duyarlar.


Fransız kültürü öteden beri, sırf edebiyat gücüyle evrensel bir olgunluk niteliği kazanmıştır. Almanlara göre güya Alman kültürü de orduları yenilmemiş olsaydı, askeri ve ekonomik güçle bütün dünyaya hakim olacaktı.


Birçok kötülüklerini gördüğümüz milletlerin bile, siyasi örgütlerini sevmemekle birlikte medeni ve kültürel eserlerine hayran, düşünürleriyle sanatçılarına karşı da saygılı kalacağız.


Gökalp?e göre kozmopolit insan milliyete önem vermez ve Türkçülüğün esaslarını kabul etmez. Bu nedenle olgunluk ona göre bir nevi kozmopolitliğe giden tehlikeli bir yoldur. Oysa kültür demokratiktir ve kimsenin tekelinde değildir. Aristokratik yapılar eninde sonunda kültürü(harsı) hapseder ve gelişmesini durdurur. Ona göre evrensel nitelik kazanmak isteyen bir kültür genel olarak olgunluğa erişmeli ve kendisini kanıtlamalıdır.


Hars ve Irk


Cemiyet, fertleri arasında ortak değer duyguları ve ortak kavramlar bulunan bir insan topluluğudur. Bazı filozoflara göre bu ortak duygularla kavramlar, fertlere, baba ve analarından kalıtım yolu ile geçer.


Cemiyet kendine özgü bir ırk değil, ayrı bir hars topluluğudur. Cemiyetlerin temelini, kalıtıma dayanan örfler değil, öğretilen terbiyeye dayanan harslar teşkil eder. Basit değişimler kalıtımla geçebildiği halde, basit olmayan karışık değişimler ise kalıtım yolu ile geçmez.


Avrupalılar tarafından Mongol ırkına mensup sayılan Türklerin, tarihin çeşitli devirlerinde meydana getirdikleri cihangirane saltanatları orijinal harsları, bu ırkın beyaz ırktan hiçbir yönden aşağı olmadığını gösterir.


Her cemiyetin onu diğerlerinden ayıran bir karakteri, kendine özgü bir şahsiyeti vardır. Fakat bu kavmi karakter, bu milli şahsiyet, kalıtım ve ırkın bir neticesi değil, halk arasında kuvvetli bir şekilde yaşayan, seçkinlerin ise haberdar olmadığı yaygın kurumların, sözlü geleneklerin, şuursuz oluşmuş mefkurelerin bütünü olan milli harstan kaynağını almaktadır.


Türk boyları çeşitli devirlerde mekan yönünden birbirinin uzağına düşmeye mecbur oldular. Fakat ortak hars, her boyda kuvvetli bir şekilde devam ettiği için, sosyal hayat yönünden birbirinden uzak düştükleri halde bile hepsi toplu halde İslam ümmetine girdiler.


Bu makalede Gökalp, harsın kalıtım yoluyla geçebileceği fikrine karşı çıkmış ve öğretilen terbiye kavramı üzerinde durmuştur. Ona göre öğretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan terbiye sayesinde hars oluşur ve gelişir.


 

Hars ve Eğitim


Cemiyetin fertlere yaygın terbiye yolu ile verdiği kurumların bütününe ?hars? denildiği gibi, eski neslin yeni nesle organlaşmış terbiye yolu ile devretmeye çalıştığı kitaplaşmış bilgilerin bütününe de ?maarif? eğitim adı verilmektedir. Gerçekte eğitim, tabii halde, büyük iki unsurdan yani hars ile milletlerarası medeniyetin toplamından meydana gelmektedir.


Rousseau?nun tabiat dediği şey, bugün ?hars? adını verdiğimiz tabii hayatımızdan başka bir şey değildir.


Hayatçılık (romantizm) yaygın cemiyetin organlaşmış cemiyete karşı bir isyanı, bir tepkisidir. İnsanların organlaşmış maariften yaygın harsa ve hür ilme doğru kaçmasıdır.


İşte harsi Türkçülüğün (kültürel Türkçülük) ilk gayesi de budur. Yani maarifimizi bir yandan beynelmilel medeniyete, diğer yönden de milli harsa uydurmaktır.


Gökalp, Hars ve Eğitim arasındaki ilişkiyi analiz ettiği kitabındaki son makalede ise Türkçülüğün gayesinin maarifi, uluslararası medeniyete ve Türklerin kendi harsına uygun bir şekilde entegre etmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. Maarif yararlı olabildiği gibi harsı yok etmek ya da bozmak için bir silah olarak da kullanılabilir. O nedenle maarif konusuna gerekli önem verilmeli ve üzerinde durulmalıdır.


Yazarın kitabında işlediği konuyu ?modernleşme? kavramı çerçevesinde ele alabiliriz. Modernleşme üzerinde yaşadığımız toprakların son üç yüz yıldır yüz yüze kaldığı bir süreçtir. Osmanlı mütefekkirlerinden Türk aydınlarına aynı konu üzerinde düşünülmüş ve çözümler aranmıştır. Türkiye?nin kurucu ideolojisinin fikir babalarından birisi olan Ziya Gökalp de bu konu üzerinde kafa yormuş ve bu eserinde bir anlamda Türkiye?nin modernleşme çabalarına yön vermiştir.


Tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma süreci modernleşme olarak tanımlanabilir. İşte Osmanlı bu sürece ayak uyduramamış ve kurumlarını bu süreç içinde çağa entegre edememiştir. Ziya Gökalp eserinde bunun başarılabileceğini ancak başarmak için küçük değişimler değil, köklü değişimler gerektiğini belirtmiştir. Ancak Gökalp bu önerileri yaparken ?sanayileşme? kavramı üzerinde fazla durmamıştır. Medeniyetin kökeninde ?sanayileşme? vardır ve beraberinde getirdiği sosyal, siyasal ve toplumsal değişiklikler bir anlamda modernleşmenin de anahtar kelimeleri olarak söylenebilir. Medeniyetin teknolojisini ve ilmini alan bir şekilde o teknolojinin ortaya çıkardığı sosyal ve toplumsal değişimleri de transfer etmiş olacaktır. Gökalp?in batının iyi yanlarını alalım ve ilerleyelim anlayışı göründüğünden daha karmaşık ve içinden çıkılması zor bir denklemdir.


Modernleşme ya da çağdaşlaşma toplumun, evrensel yasalara bağlı bir biçimde ?birbirini izleyen ve sonrakinin öncekine oranla daha üstün olduğu aşamalı bir evrim niteliğinde? anlaşılmakta ve temelinde bir ?ilerleme düşüncesi?ni barındırmaktadır. Oysa bu görüş görecelidir. Ziya Gökalp bu eserde Türk kültürünün ?batılılaşma? ile kurtulabileceği üzerinde durmakta ve çeşitli örneklerle savını güçlendirmeye çalışmaktadır. Oysa genelde Avrupa ve Kuzey Amerika kökenli kabul edilen medeniyetlerin ulaştığı noktalar kendi iç dinamikleri ve tarihsel süreçlerinin bir sonucudur. Osmanlı ve İslam medeniyeti ise farklı dinamiklere ve farklı bir tarihsel sürece sahiptir. Bu nedenle Ziya Gökalp?in önermeleri her ne kadar samimi olsa da bir süre sonra taklide dönüşecektir.


Önemli olan sizin kültür mekanizmanızın sosyal, siyasal ve toplumsal değerleri kendiliğinden üretebilme kapasitesidir. Yoksa dışardan ihraç ederek niteliksel bir büyüme ve ilerleme yakalamak zor olarak gözükmektedir.










[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Ziya­_Gokalp




[2] "Nesillerin Mirası" Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, Türkiye Yazarlar Birliği Yayını, Ankara 1986, s.586-594.




[3] Kültür ve Medeniyet (Kubbealtı Konferansı), http://www.cemilmeric.net/sosyoloji/kultur.htm



 

Paylaş:

0 yorum:

Yorum Gönder

Popüler Yazılar

Tweet