"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

18.12.2014

Eleştirel Teori ve Hegemonya

        Bilimsel düşünce, olguların analizinde felsefi yaklaşımların bir anahtar gibi kullanılması sonucunda ortaya çıkar. Deney ve gözlemin yanında olaylara ve olgulara nasıl yaklaştığınız yani kullandığınız yöntem büyük bir önem taşır. İşte burada teoriler devreye girer. Bir problemi çözmek için bir yöntem gerekmektedir ve bu yöntemin seçimi bilimsel düşünceye ulaşacak yolun tarifini ortaya koyar.


            Hegemonya konusu da tarihsel açıdan ele alındığı takdirde farklı şekillerde onlarca tanımı yapılabilecek bir kavramdır. Ancak hegemonya kavramını felsefi ve politik bir bağlama oturtmadıktan sonra o kavramdan anladıklarınız tarihsel bir indirgemeciliğin gölgesinden kurtulamayacaktır.


            Ben bu yazıda hegemonya kavramına eleştirel teorinin çizdiği bir çerçeveden bakmayı deneyeceğim ve bu minvalde kavramın katmanları arasında bir salınım ya da gezintinin yapılabilirliği üzerinde bir denemede bulunacağım. Eleştirel teori yukarıda bahsettiğim tarihselcilik bağlamında Marksizmi, aydınlanmanın bir ürünü olarak yargılamış ve pozitivizmi ise deney ve gözleme dayalı bilgi üretim şeklini ve tarihe verdiği önemin derecesini eleştirmiştir. (Jay, 2001:131). Bunun yanında eleştirel düşüncenin görevi sadece çeşitli olguları tarihsel gelişmeleri içinde anlamak değil, olgu kavramının ötesini görebilmek, olgunun ortaya çıkışını ve dolayısıyla göreceliliğini anlamaktır. (Horkheimer, 1998:111). Eleştirel teorinin asıl sihri de burada ortaya çıkmaktadır. Eleştirel teori bir alternatif yaratma peşindedir ve bunun için olguların ötesiyle ilişki kurarak çözüm arayışı içerisine girmektedir.


            Buradan hareket eden eleştirel teori örneğin ABD’nin yeni dünya düzenini bir imparatorluk inşası olarak görebilir ve bunun eleştirisini yaparak aynı zamanda realist kuramı yıkmaya çabalar. Alternatif bir arayış her zaman vardır ve olacaktır. Gramsci’den başlayan ve Robert Cox’a uzayan bu arayış içerisinde bir dünya düzeni eleştirisi mevcuttur. Özellikle Gramsci’nin hegemonya tanımı önemlidir ancak hegemonyanın tanımını anlamadan önce yine Gramsci’nin “tarihsel blok” kavramını anlamak gerekmektedir.


            Gramsci’ye göre tarihsel blok kısaca, belli bir zaman ve mekândaki, belli bir altyapı-üstyapı bütünlüğüdür. Bir yanda üretim ilişkilerini ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal sınıfları kapsayan bir altyapı, diğer yanda ise ideolojik ve siyasal öğelerden oluşan bir üstyapı söz konusudur. Hegemonya ise, bir seçkin grubun dayatması değil, ona tabi (subordinate) grupların, bu seçkin grubun değerlerini ve önderliğini kabul etmesine ve bunun gereğine inanmalarına dayanmaktadır (Anderson, 1988:71-72). Hegemonya aracılığıyla, hegemonik sınıf liderliği kendisini, halk ulusun (people-nation) çıkarlarının canlı simgesi olarak sunabilir.(Frank ve Gills, 2003:242). Gramsci, hegemonyanın kurulup sürdürülebilmesi için ideolojiye ve bunun da oluşturulması ve toplumun diğer kesimlerine yayılması için entelektüel kavramına başvurmaktadır.


            Gramscian yaklaşım bu noktada hegemonya kavramına ciddi bir perspektif katmaktadır. Buna karşılık bir başka teorisyen Robert  Cox, hegemon olma gücü ve kapasitesine sahip ülkelerin, öncelikle kendi içlerindeki toplumsal ve ekonomik devrimlerini gerçekleştirmiş ülkeler olduklarını belirtmektedir. Gramsci’nin Fransız Devrimi örneğine karşılık olarak Cox, 20. yüzyıl için ABD ve SSCB örneklerini önermiştir (Cox, 1993:59).


            Burada karşımıza bir başka önemli kavram olarak hegemonik meşruiyet çıkmaktadır. Hegemonyanın sağlanmasında “rıza” unsuru denen kabulün sağlanması için bu meşruiyetin sağlanması gerekmektedir. İşte bu nedenle söz konusu hegemonik meşruiyetin gerek kuruluşunda gerek yeniden üretilmesinde, “uluslararası Örgütler" olarak tanımlanan kurumsal yapı çok temel bir rol oynamaktadır. Bundan dolayıdır ki, Cox'a göre, bu kuruluşlar ve örgütler, “bizzat hegemonik dünya düzeninin ürünleridir”. Zira söz konusu hegemonik vizyon dahilinde oluşturulmuşlardır (Cox, 1993:61). Aynı zamanda bu örgütler küresel sistem içerisinde ortaya çıkabilecek rakip fikirlerin absorbe edilmesinde de önemli bir rol oynamaktadır. Fakat burada bu hegemonik meşruiyetin küresel düzeyde uygulanması sorunu gündeme gelmektedir. Uluslararası örgütlerin ulus devletler üzerinde kurduğu hegemonik meşruiyet uluslararası antlaşmalar ve süper güçlerin dünyanın farklı bölgelerinde yer alan askeri üsleri aracılığıyla sağlanmaktadır. Bu nedenle biz hegemonyayı aktörün yerel ve küresel anlamda bunu sağlamasına ve yönetebilme yeteneğine bakmak zorundayız. İç siyasetten dışarıya taşan bir yönetişim söz konusudur ve bunun yayılma yeteneği askeri güç gibi şiddet unsuru bir takım yapılar aracılığıyla vücut bulabilmektedir. Ancak askeri güç zora dayalı bir hegemonya kurmaktan başka bir işe yaramamaktadır ve sürekliliği yoktur.


            Burada AB, Dünya Bankası ve IMF gibi kurumları gayri resmi hegemonlar olarak adlandırabiliriz. Ama çok kutuplu dünya yapısında bu kurumlar ölçeksel anlamda etkilerini yitirmiş olabilirler. Bu nedenle küreselleşmenin de hegemonya kavramına etkisini farklı perspektiflerden yeniden analize tabi tutmak gerekmektedir. Wallerstein’e (1984) göre hegemonya, salt "liderlik" ile dışa dönük bir imparatorluk arasındaki bir noktayı temsil eder.(38). Robert D. Keohane(1984) ise hegemonyayı, bir devletin devletlerarası ilişkileri düzenleyen kuralları ayakta tutabilecek kadar güçlü ve bunu yapmaya istekli olduğu durum olarak tanımlamaktadır.(34). J. Mearsheimer’a(1984) göre ise bir hegemonun temel amacı, dünya üzerinde kendi bölgesinde hegemonyasını inşa ederken, rakip bir büyük gücün başka bir bölgede hakimiyet kurmasını önlemektir.(1).


Ian Clark’ın(2009) tanımladığı, üç tip hegemonya mevcuttur: Kollektif hegemon olarak Avrupa uyumu, Tekil hegemon olarak İngiltere, Koalisyonel Hegemon Olarak ABD, İşlevselci yaklaşım ve hegemonik istikrar teorisi. Hegemonya kavramının işlevselci bir bakış açısına göre değerlendirilmesi hegemonik istikrar teorisi ile ifade edilmektedir. Teorinin içindeki genel vurgu, düzenin sürdürülmesi için devamlı bir hegemonyanın gerektiğidir.(24). Son bir tanım olarak eleştirel teorinin içerisinde yer alan Robert Cox’un hegemonyayı, “tüm ülkelerin içine giren ve daha aşağı üretim biçimlerini kendine tabi kılan baskın bir üretim biçimini içinde barındıran bir dünya ekonomisiyle birlikte kurulan düzen olarak tanımlaması önemlidir. Cox’a göre, dünya hegemonyası bir sosyal sınıf tarafından oluşturulan iç hegemonyanın dışa doğru yayılmasıyla oluşmaya başlar. (Cox, 1981:141)


Sonuç olarak hegemonya kavramının aktörler nezdinde tanımlarının değiştiğini ve sağlanan uzlaşmanın bütün aktörlerin katılımıyla ortaya çıktığını görmekteyiz. Ancak sistemin sürdürülebilmesi için gerekli olan devamlılığın sağlanmasında askeri güç ve uluslararası örgütler gibi çeşitli aktörlerin günümüzde kullanıldığı görülebilmektedir. ABD’nin imparatorluğa benzeyen küresel askeri üs networkü bunu doğrulamaktadır. Dünyanın her yerinde var olan üsleri ve bu ülkelerle kurduğu askeri-ticari ilişkiler hegemonyanın oluşumunda önemli bir yer tutmaktadır. Afganistan ve Irak örneklerinde görüldüğü gibi böyle kurulmaya çalışılan hegemonyanın zora dayalı olması nedeniyle problemli olduğu ve gerek Irak ve gerek Afganistan’da ciddi etnik ve mezhepsel sorunlar yaşandığı bize Cox’un hegemonya tanımını hatırlatmaktadır. Bir ülkede ya da bölgede hegemonya sağlanması için önce içerde bir uzlaşma yaratılmalı ve bu dışarı sirayet etmelidir. Ayrıca hegemonyanın inşasında ülkedeki tarihsel bloktan yararlanmalı ve bunun küresel tarihsel blokla olan uyumu göz ardı edilmemelidir. Hegemonya bu şartlarda oluşmakta ve devamlılığı için de buna ihtiyaç duymaktadır.

Paylaş:

0 yorum:

Yorum Gönder

Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo