"Günlük Kişisel Gazete"

Blog Yazarı

Hussoloji, 2005 yılından beri blog yazmaktadır.

18.05.2018

Küresel Hegemonya Mücadelesi ve Çin



Küresel hegemonya mücadelesinde Çin giderek daha fazla ön plana çıkmaya başlıyor. Napolyon'un Çin uykusundan uyandığında "dünyayı hayrete düşürecek" öngörüsü artık bir gerçeklik olmaya başladı. Dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında ikinci olan Çin farkı kapatıyor.

Ekonomi uzmanları tarafından hazırlanan gelecek listelerinde 2030-2050 sıralamalarında Çin’in ABD’yi geride bırakabileceği düşünülüyor. Çin her ne kadar askeri anlamda küresel güç olma iddiasını düşük yoğunluklu tutsa da bu yaklaşımı 19.yüzyıl başındaki ABD'yi hatırlatıyor. ABD de uzun süre izolasyonist bir politika gütmüş, Monroe doktrini ile bunu tahkim etmiş ama akabinde dünya savaşları ile beraber dünyanın jandarmalığınasoyunmuştu.

Çin'in liderleri Deng Xiaoping'den beri derin hegemonik dürtülere karşı direnmek için özel bir çaba sarf ediyorlar. Çin'in ihraç edebileceği mesiyanik bir ideolojisi yok, istisnai bir ulus olduğuna dair doktrini de yok. Hatta Çin’in dış politikası ile ilgili sadece ticaret üzerine yükselen dipten gelen bir hegemonya konsepti tanımlaması yapsak sanırım yanlış olmaz.

Çin'in kendi sınırlarının ötesinde bir askeri güç projeksiyonu bulunmuyor. Ayrıca askeri müdahaleler tarihine de sahip değil. Tam aksine "barışçıl yükseliş" diye adlandırılan bir konsept ile Çin'in geçmişte oynadığı ticari ve kültürel rolü restore eden bir tavra sahip.

Çin'in ulusal çıkarları konusunda çok ikna edici bir açıklaması var. Devam eden modernizasyonu ve ekonomik kalkınmasını sürdürmek için sınırlarında iç huzur ve barışa ihtiyacı olduğunu söylüyor.

Çin; barış ve ekonomik büyümenin hüküm sürdüğü çok kutuplu bir dünya dengesinin istikrarlı bir dünya düzenine dönüşeceğini düşünüyor. Ancak burada asıl soru Çin'in "yükselişi" ile beraber sistemin güçlü unsurlarının buna vereceği yanıtların nasıl olacağı?

Çin'in gelecekte küresel bir hegemonya peşinde olup olmayacağına dair emin olmak zor ancak tarihsel tecrübeleri diplomasiye daha çok önem verdiğinin kanıtı. Hong Kong, Macau ve Taiwan konusunda yıllarca diplomatik çabalar içerisinde oldu ve hala buna devam ediyor.
Çin'in ulusal güvenlik yaklaşımı; ihtiyatlı, savunmacı ve içe dönük olarak dikkat çekiyor. Ancak güney Çin denizindeki faaliyetleri ve siber uzay çalışmaları ABD'nin bölgedeki çıkarları ve hedeflerini erozyona uğratıyor.

Çin, içerde meşruiyetini hızlı ekonomik büyümeyi sürdürme yeteneğinden alıyor. Ekonomik başarılarına ve artan savunma yeteneklerine rağmen, Çin'in uluslararası etkisi, cazip bir yaklaşım geliştirene kadar sınırlı olacaktır. Bunun sınırlı olmasının nedeni uluslararası ilişkilerin anarşik doğasının hala güçlü bir şekilde devam etmesinden kaynaklanıyor. Askeri güç uluslararası ilişkilerde belirleyici bir unsur olarak ön planda olmaya devam ettikçe Çin’in askeri ve teknolojik gelişiminin önem kazandığını söylemek mümkün. Ancak Çin bu alanda nasıl ve hangi hızda bir dönüşüme uğrayacak sorusu da önemini korumaya devam edecek.

Sonuç olarak ABD'nin politik küresel hegemonyası sürekli aşınmaya devam ediyor. Fakat ABD’nin hala dünyanın en güçlü ve manevra kabiliyeti yüksek ordusuna sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor. Artan askeri maliyetlerin ABD’nin hegemonik yaklaşımına zarar verdiğini de eklemek lazım.

Politik ve ekonomik anlamda oluşan çatlakların giderek derinleştiği de bir başka gerçeklik olarak ortada duruyor. Çin'in bu politik/ekonomik alandaki hegemonik boşluğu nasıl bir modelle ve hangi yoğunlukta bir motivasyonla dolduracağı sorusu tartışmaya değer görünüyor.

Paylaş:

0 yorum:

Yorum Gönder

Copyright © Hussoloji | Powered by Blogger Design by ronangelo