Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm’ın 20.yüzyıla tanıklık ettiği kitabına verdiği isim gibi “Tuhaf Zamanlar”da yaşıyoruz. 

20. Yüzyılda yaşanan dünya savaşları, siyasal devrimler, imparatorlukların parçalanması, kültürel yıkımlar, toplumsal çatışmalar, ekonomik düzensizlikler ve bütün bunların etrafında ortaya çıkan “zamanın ruhu” (zeitgeist) kavramı bize önemli bir anlama zemini sağlıyor.

Tarihsel dinamiği anlamak açısından bu tarz kavramsallaştırmalar bize zihinsel karmaşanın ortasından bir kaçış sağladığı gibi öte yandan söz konusu ani kırılmalar ve dönüşüm durumuna yönelik mantığa dayalı anlamlar inşa etmek için önemli bir fırsat sunuyor.

Zamanın ruhu değişiyor lafını sık duyarız. Özellikle küreselleşme ile beraber iyice dönüşen dünyamızda bu deyim anlamlı görünüyor. Söz konusu dönüşüm küresel düzen açısından da söylenebilir.

Dünya tarihine bakıldığında küresel düzenlerin belirli periyotlarla birbirini takip ettiği ve genellikle ciddi kırılmalar ve çatışmalar yoluyla dönüştüğünü söylemek mümkün. Bu dönüşümlerin kökeninde gerek imparatorluklar döneminde olsun gerekse de ulus-devletler çağında olsun şedit bir jeopolitik yaklaşımın olduğunu görebiliriz.



Jeopolitik kavramını Yves Lacoste “bölgeler arasındaki güç rekabetini inceleyen bilim dalı” olarak nitelerken Haushofer, jeopolitik için “devletin yeni ulusal bilimi” der. Ona göre coğrafyaya, özellikle de siyasi coğrafyaya dayanan bütün siyasi hareketleri belirleyen kuramdır.

Hatta Ratzel, tarihin bile coğrafi etkenlerle açıklanabileceğine inanır. Coğrafi olanın siyasala ve toplumsala olan etkisini kabul etmekle beraber coğrafi bir determinizmin tuzağına düşmemek adına diğer faktörlerin de inşa edilen ya da oluşan küresel düzen üzerindeki etkilerini hesaplamak zorundayız.

Mackinder’in ya da Mahan’ın “dünya hakimiyeti” konusunda ortaya koydukları iştahlı teoriler açıklayıcı gibi görünse de ideolojik, kültürel ve toplumsal birikimin ve çatışmaların etkilerini öteleyerek eksik bir bakış açısına neden olabilir. Özellikle de günümüzde giderek karmaşıklaşan ilişkiler 21.yüzyılı anlama noktasında jeopolitik yaklaşımın yöntemlerini genişletmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu nedenle zamanın ruhunu anlamak için geçmişte yaşanan jeopolitik mücadelenin yanında, tarihsel kopuşları, ideolojik yanılgıları ve toplumsal çöküşleri de değerlendirmek bize farklı bir anlama seçeneği sunabilir. 



Bu bağlamda Amin Maalouf’un “Uygarlıkların Batışı” isimli son eserinde yakın tarihin önemli kırılmalarına değindiği satırlar dikkat çekiyor. Maalouf’a göre İran’da Şubat 1979’da yaşanan devrim ve İngiltere’de Başbakan Margaret Thatcher tarafından Mayıs 1979’da gerçekleştirilen muhafazakar devrim ciddi tektonik dönüşümlerin başlangıcı kabul edilmelidir.

Thatcher’ın İngiltere’de iktidara gelmesi ve sonrasında ABD’de Reagan yönetimine sıçraması basit bir olay gibi görünmüyor. Hükümetin ekonomik hayata müdahalesini en aza indirgemek ve sosyal harcamaları olabildiğince kısmak Maalouf’un deyimiyle “mülk sahiplerinin başkaldırısı” olarak okumak mümkün.

Reagan döneminden sonra giderek serpilen ve Soğuk Savaşın sona ermesi ile beraber “tarihin sonunun” geldiğini iddia eden bu başkaldırı, ABD öncülüğünde küresel liderliğe soyunduğu kısıtlı bir dönemi bütün şatafatıyla yaşadıktan sonra geçirdiği derin krizler nedeniyle kendisine sığınacak yeni bir liman arıyor gibi.

Modern yaşamın inşasında öncü rolü oynayan “batı”nın kültürel egemenliğinin görünürde evrensel ancak işlevsel açıdan zayıf olan liberal tahayyüle dayanması illüzyona bağlı bir güce işaret ederken komünist rejimlerin otoriterliğe kayan eğilimleri ütopik savrulmalara açık bir durumu akla getirmektedir.

Bugün batısızlığın ciddi anlamda tartışıldığı bir ortamda tarihsel bloklar ideolojik anlamda parçalanırken çok kutuplu merkezsiz bir küresel düzen daha olası bir alternatif olarak öne çıkıyor. Bu noktada ABD ve yükselen Çin’in küresel rekabet açısından jeopolitik bir alacakaranlığın içinde olduğunu söylemek mümkün.

Bu jeopolitik alacakaranlık COVID-19 salgını ile küresel bir fırtınaya yakalanmışken sistemin öncüleri konumundaki ülkelerin işbirliği yerine çatışmaya dönük bir yaklaşımı benimsemesi küresel düzenin çatırdadığına dair görüşleri kuvvetlendiriyor. 



Salgın ile beraber “batı menşeli” ülkelerin ciddi bir yönetişim krizine girmesi ve ABD gibi ülkelerin bırakın “küresel liderliği” içeride bile yeterli organizasyonu yapamıyor oluşu önemli ölçüde soru işaretlerine neden olurken Çin bu yeni durumu “dünyaya” yardım etmek ve salgın karmaşasını çözmek için kullanmaya çabalıyor. Kuşak ve Yol gibi küresel girişimlerin “Sağlık İpek Yolu”na dönüşebileceği yolunda yorumlar ortaya atılıyor.

Bu noktada ulus devletlerin öne çıkması ve içe kapanma bir ara form olarak salgın sonrası dönemde ortaya çıkabilir diye düşünüyorum. Birçok ülke refleksif olarak böyle bir akıma yönelebilir. 

Özellikle Trump’un uzun süredir uygulamaya koyduğu hali hazırda devam eden korumacı ve popülist politikalar da şiddetlenerek devam edebilir. Ancak dediğim gibi bu buhran döneminde belirmesi muhtemel bir refleks olabilir. Söz konusu bu ara dönem Çin ve Rusya gibi ülkeler tarafından bir fırsat olarak görülebilir.

Tabi bu süreçte söz konusu küresel rekabetin hangi safhaya geçeceği ve ABD-Çin ilişkilerinin seyrini de izlemek gerekiyor. ABD’nin söz konusu rekabeti salgın sonrasında bırakacağı ya da geri çekileceğini düşünmek de naif bir yaklaşım olacaktır. Trump’un bu dönemde de aşırı hamleleri olacaktır ancak öncesinde kazanması gereken bir seçim olduğunu da eklemek gerekiyor.



Fotoğraf: The White House

Sonuç olarak şu artık netleşiyor ki liberal tahayyül açısından küresel düzeni sürdürmek ve restore etmek için küresel salgın son bir şans olabilir. Ancak salgınla boğuşan batının şu an için küresel işbirliğini tetikleyecek mecali bulunmuyor gibi. Düzenin sürdürülmesi için daha fazla çaba ve güç gerekiyor.

Yazının başında değindiğim zamanın ruhu dönüşüyor sanırım. Tarihin derinliklerinden gelen dip akıntılar “tuhaf zamanlar” yaşadığımız bu dönemi daha da düzensizleştirecek gibi görünüyor. Tarihin içinde olanların hemen hissedemeyeceği küresel salgın gibi olayların tetiklediği ve hızlandırdığı bir dönüşüm yayılmaya başlıyor. 

İleride tarihçilerin daha net tanımlar yapabileceği günlerden geçiyoruz. Tarih düz bir çizgi üzerinden ilerlemiyor. Ayrıca değerlendirmek açısından zorlukları içerisinde barındıran ve insan ömrünü aşan bir doğası mevcut. 

Bu nedenle erken bir yargıya varmak zor ancak Kavafis’in bir şiirindeki şu dizeler ile yazıyı sonlandırmak mümkün.

“Tehlike işareti verirler bazen
Derin bir düşünce anında kulak zarları
Yaklaşan olayların gizli uğultusu ulaşır onlara.”

YAZAR
Hüseyin KORKMAZ

Not: Bu yazı 5 Nisan 2020 tarihinde jeopolitikdenge.com web sitesinde yayınlanmıştır.