Uzun süredir uluslararası ilişkiler alanında naçizane araştırmalarda bulundum. Bu araştırmalar bir süre sonra akademik çerçevede bir çabaya dönüşerek doktora eğitimi ile sonuçlandı.

Doktora tezimde ABD-Çin ilişkilerini eleştirel bir yaklaşım çerçevesinde ele almaya çalıştım. Söz konusu tez daha sonra “Küresel Organik Kriz ve Yeni Soğuk Savaş” adı ile kitaplaştı.

Temel tezim iki ülke arasında kendisini gittikçe daha çok hissettiren yeni ve karmaşık bir rekabet modelinin ortaya çıktığı üzerine idi. Dolayısı ile bu rekabet modelini anlamanın aynı zamanda büyük güç rekabeti ve uluslararası güvenlik alanında beliren eğilimleri idrak etmemizde bize yardımcı olacağını düşündüm.

Mevcut uluslararası düzenin içine girdiği organik kriz ile beraber belirsizliğin karakteristik bir hal aldığı yeni uluslararası sistemin giderek kararsızlaştığı ve çözüm üretemediği görülüyor.

Ortaya koyduğum çalışma Neo-Gramşiyan bir teorik çerçeve içerisinde sistem düzeyinde meydana gelen parçalanmaya dönük eğilimleri tespit etmeye çalışarak ABD ve Çin arasında sınırsız stratejik bir rekabetin belirdiğini ileri sürüyor.

Çin’in yükselişi ve ABD ile rekabet dönemi

Çin’in uluslararası arenada ortaya çıkan belirgin yükselişi mevcut sistemi değiştirme potansiyeline sahip olması nedeniyle ciddi etkiler oluşmasına sebebiyet verdi.

Deng Xiaoping’in başa gelmesinden sonra “kendine özgü sosyalizm” şiarı ile birlikte tamamen pratiğe yönelen ve barışçıl bir kalkınmayı hedefleyen Çin inanılmaz bir momentum ile ölçek büyüttü.

Kalkınma odaklı Çin’in sahip olduğu yoğun ve geniş emek arzı ABD menşeli iş çevrelerinin iştahını kabarttı. Bu vesile ile Çin’e akın eden ABD firmaları bir anlamda Çin’in yükselişinde önemli bir rol oynadı.

2018 yılına gelindiğinde Çin’in ABD’ye 600 milyar doları aşkın ihracat yapıyor olması ve ticari açığın neredeyse 500 milyar dolara yaklaşması ABD cenahında alarmist bir endişeye neden oldu.

ABD Başkanı Trump bu durumun sürdürülemez olduğunu belirterek ticaret savaşlarının fitilini ateşledi. İki ülke 2018 yılından beri yoğun ve sert bir rekabetin içerisine girdi. Bu rekabet öyle bir hal aldı ki hemen hemen her cephede yaşanan bir yeni soğuk savaşa ya da hibrit soğuk savaşa dönüştü.

Aslında Çin’e yönelik endişeler Obama döneminde ortaya çıktı (bkz. Asia Pivot) ancak daha çok Çin’i dengelemeye dönük revizyonist politikalardan öteye geçemedi.

ABD’nin büyük yanılsaması

ABD’nin Çin ile ilgili temel tarihsel yaklaşımı ve algısı Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) giren bir Çin’in zamanla serbest piyasanın da etkisi ile kendisine benzeyeceği idi. Böylece Çin de ABD liderliğindeki sistem içerisine dahil olacak ve böylece “pasif bir devrim” gerçekleşecekti.

Fakat ABD’nin beklediği olmadı ve Çin bu koşulları kendi sistematik modelini ortaya koymak için kullandı. Çin’in özellikle yeni bir uluslararası ilişkiler türünden bahsetmesi ve küreselleşmenin ulus devletlerin kendi öncü rolünü koruyarak da var olabileceğini iddia etmesi çok kutuplu bir sistem tahayyülünün hareketlendiğini gösterdi.

Kitabımın odak noktası, sistemik düzeyde etkisi bulunan ABD-Çin ilişkilerini küresel hegemonya perspektifinden incelemektir. Eleştirel bir teorik çerçevede gelişen çalışma ABD-Çin arasında çıkabilecek olası bir savaş ile Çin’in alternatif düzen tahayyüllerini irdeliyor.

ABD’nin Çin’e yönelik bir çevreleme stratejisine doğru kayması Çin tarafında da kuşkucu bir zeminin ortaya çıkmasına neden oldu. Xi Jinping yönetimi ise Jiang ve Hu yönetimi zamanında teorik düzeyde ortaya konan çabalara ek olarak yüksek profilli bir büyümeye odaklandı.

Çin’in yoğun bir askeri modernizasyon içerisine girmesi ve ticaret savaşları ile başlayıp, Hong Kong, Tayvan vb. krizler üzerinden ilerleyen ilişkiler giderek daha fazla şekilde çatışmaya açık bir döneme girdi. Ekonomiden diplomasiye ve sağlıktan teknolojiye çok geniş alanda cereyan eden bu yeni rekabet modeli stratejik ve sınırsızdır.

Çin’in küresel manevrası ve yeni bir uluslararası düzen

Çalışmada Çin’in sosyalist karakteristiği ile neo-liberal alanı massederek var olan sisteme benzemesi ve sonrasında ortaya koyduğu sistemik mevzi mücadelesi ile onu dönüştürmeye çalışması öne çıkmaktadır.

Bu aynı zamanda devlet aktörlerinin ön planda olduğu alternatif bir küresel düzen fikrine işaret ediyor. Mevcut sistem içerisinde büyüyen ve gelişen Çin, yerleşik mekanizmanın artık devlet aktörlerinin ihtiyaçlarına cevap vermediğini düşünüyor.

Gramsci’nin lidersiz ara dönem (interregnum) ve Robert Cox’un kurumlar, fikirler ve kapasite üzerine yaptığı analizlerin sistemik düzeyde gelişen bu yeni karmaşık rekabetin kökenlerini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Bu nedenle araştırmanın teorik yapısını bu şekilde inşa etmeye çabaladım.

Çalışma dört bölüm halinde tasarlandı. İlk bölümde teorik çerçeve inşa edilirken ikinci bölümde ABD-Çin ilişkilerinin tarihsel kökenlerine değinildi. Üçüncü ve dördüncü bölümde ise ABD ve Çin’in birbirlerine yönelik stratejik yaklaşımları liderlerin söylemleri ve pratikleri üzerinden incelendi. Bu bölümlerde ayrıca teorik ilişkilendirme de yapıldı.

Sonuç olarak Çin’in küresel kapitalizme hibrit bir şekilde eklemlenmesi aynı zamanda yayılmasını ve güçlenmesini sağladı. Böylece ortaya çıkan pasif devrim süreci sistemik düzeyde bir organik krizin de önünü açtı. Çin’in sistemik talepleri ve ABD’nin gerileyen hegemonyası sorunların daha da karmaşık hale gelmesine neden oldu.

Kitabın temel tezi yeni soğuk savaş ya da hibrit savaş olarak da adlandırılabilecek sınırsız bir stratejik rekabetin ortaya çıktığı yönündedir. Çin, ABD ile devam eden rekabeti çerçevesinde sistemik anlamında uzun sürecek bir mevzi savaşına hazırlanıyor. Bunu Mao’nun uzatılmış savaş (protracted war) konsepti ile paralel de düşünebiliriz.

ABD ise Çin’in kendisine tehdit olduğunu teyit ediyor ve söz konusu gücün engellenmesi kapsamında elinden geldiğince sistemik aktörleri yeniden organize etmeye çalışıyor ancak verimli bir sonuç aldığını söylemek zor.

Çin; küresel bir hegemonya inşa etmek için kurumsal kapasite, fikirler ve materyal kapasite alanında organize olmaya çalışıyor. Materyal kapasite alanında sıçrayan Çin’in 2030 yılı itibari ile ABD’yi ekonomik açıdan geçeceği öngörülüyor. Fakat uluslararası kurumsal kapasite ve fikirler alanında henüz istenen düzeye ulaşamadığı aşikâr.

Bu eksikliğini çok kutuplu bir sistemik tahayyül ile kapatmaya çalışan Çin’e karşı ABD’nin muhalefeti küresel çerçevede beklenen etkiyi göstermezken Rusya’nın Çin’e daha fazla yaklaşması ve Avrupa’nın kafasının giderek daha fazla karışması önümüzdeki dönemde Çin’in lehine yaşanacak gelişmelerin işaretleri olabilir.

Bu çerçevede ABD ve Çin ilişkilerinde Tayvan gibi sıcak kriz noktaları ile yeni teknolojilere dayanan bir silahlanma yarışının ön plana çıkabileceğini söylemek mümkün. Sıcak bir savaştan ziyade hibrit ve gri yöntemlerin yoğunlaştığı bir yeni soğuk savaş giderek daha fazla öne çıkıyor.